<?xml version='1.0' encoding='UTF-8'?><?xml-stylesheet href="http://www.blogger.com/styles/atom.css" type="text/css"?><feed xmlns='http://www.w3.org/2005/Atom' xmlns:openSearch='http://a9.com/-/spec/opensearchrss/1.0/' xmlns:georss='http://www.georss.org/georss' xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'><id>tag:blogger.com,1999:blog-3087259184057784916</id><updated>2011-11-27T15:41:57.506-08:00</updated><category term='İlkyardım ve Uygulamaları'/><category term='albümin'/><category term='albüminemi'/><category term='aldolaz'/><category term='Şifalı Bitkiler'/><category term='ilk yardım nasıl yapılır'/><category term='anoreksia'/><category term='anjiyopati'/><category term='anjiyotensin'/><category term='alçıya alma'/><category term='direnç'/><category term='bademcik'/><category term='anjin'/><category term='antihemofilik A faktörü (faktör VIII)'/><category term='anjiyografi'/><category term='anjiyonöroz'/><category term='ilk yardım vikipedi'/><category term='akustik'/><category term='anjiyoloji'/><category term='anti-HBc'/><category term='anhidroz'/><category term='anosmi'/><category term='anteversiyon'/><category term='hastalık'/><category term='anti-delta'/><category term='antihemofilik B faktörü (faktör IX)'/><category term='cinsellik'/><category term='Enfeksiyonlar ve Asalaklar'/><category term='ankiloz'/><category term='anevrizma'/><category term='anti-DNA antikorlar'/><category term='seks'/><category term='ATELEKTAZİ'/><category term='anjiyospazm (vazospazm)'/><category term='anjiyosarkom'/><category term='anne karnında kan değişimi'/><category term='antidot (panzehir)'/><category term='anomali'/><category term='anti-HBs'/><category term='albüminüri'/><category term='aldosteron'/><category term='ilk yardım nedir'/><category term='anizokori'/><category term='bronşit'/><category term='anjiyom'/><category term='anizometropi'/><category term='alçılı sargı'/><category term='anjiyokardiyografî'/><category term='anerji'/><category term='anti-HBc  IgM'/><category term='anti-HBe'/><category term='anestezi öncesi (preanestezi)'/><category term='heyecan'/><category term='antidiüretik hormon (ADH)'/><category term='anjiyokolit (kolanjit)'/><category term='ilk yardımın önemi'/><category term='ATEBRİN'/><category term='kaplıca'/><category term='anestezi'/><category term='antibiyogram'/><title type='text'>Sağlık Kaynağı</title><subtitle type='html'>Sağlık , hastalıklar ve tedavileri , cinsellik , güzellik</subtitle><link rel='http://schemas.google.com/g/2005#feed' type='application/atom+xml' href='http://saglik-kaynagi.blogspot.com/feeds/posts/default'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3087259184057784916/posts/default?max-results=100'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://saglik-kaynagi.blogspot.com/'/><link rel='hub' href='http://pubsubhubbub.appspot.com/'/><link rel='next' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3087259184057784916/posts/default?start-index=101&amp;max-results=100'/><author><name>muhammetbektas</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16412053910753007465</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><generator version='7.00' uri='http://www.blogger.com'>Blogger</generator><openSearch:totalResults>148</openSearch:totalResults><openSearch:startIndex>1</openSearch:startIndex><openSearch:itemsPerPage>100</openSearch:itemsPerPage><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3087259184057784916.post-683356976977257758</id><published>2011-08-23T05:00:00.001-07:00</published><updated>2011-08-23T05:00:25.603-07:00</updated><title type='text'>Tüp Bebek(Microenjeksiyon)</title><content type='html'>Geçmişte spermin yada embriyonun laparoskopi eşliğinde tüplerin içine verilmesi (GIFT/ZIFT) gibi teknikler uygulanırdı. Artık modern tıp, yardımcı üreme teknikleri, tüp bebek (IVF) ve mikroenjeksiyonu (ICSI) tercih ediyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;TEDAVİNİN AŞAMALARI:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;GÖRÜŞME&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlk görüşmede IVF doktorunuz sizfen detaylı bir sağlık öyküsü alır, daha önce yapılmış tüm tetkik ve tedavilerinizi inceler. Gerekli gördüğü taktirde ek tetkikler isteyebilir, genetik ya da başka bölümlerden konsültasyon isteyebilir. Daha sonra bazal bir ultrason incelemesiyle rahim ve yumurtalıkların durumu hakkında bilgi sahibi olur. Bu inceleme sonunda herhangi bir patoloji saptanırsa buna yönelik tedaviye öncelik verilir. Problemin nedeni anlaşıldıktan sonra doktorunuz tedavinizin planını çizer ve YÜT programına alınıp alınmayacağınıza karar verir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;HORMONLARIN BASKILANMASI&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;IVF programında ilk hedef yeterli sayıda döllenme yeteneğine sahip yumurta hücresi elde edebilmek. Bu hedefe ulaşmak ve kontrolü ele alabilmak için vücudun kendi ürettiği hormonların zamansız ve düzensiz etkilerinin ortadan kaldırılması gerekir. Bu amaçla hormonları baskılayıcı ilaçlar kullanılır. GnRH analogları adı verilen ve enjeksiyon ya da burun spreyi olarak kullanılan bu ilaçlar değişik protokollere göre uygulanabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;KISA PROTOKOL&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;GnRHa uygulamasına adet kanamasının ilk günü başlanıp tedavi sonuna kadar (çatlatma iğnesinin yapıldığı gün) devam edilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ULTRA KISA PROTOKOL&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Adet kanamasının ilk günü GnRHa başlanır ve üç gün verildikten sonra kesilir. Tedaviye hMG ya da FSH ile devam edilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;UZUN PROTOKOL&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;GnRHa uygulamasına bir önceki döneminin yirmibirinci günü başlanır. Takip eden adet kanamasının üçüncü gününde baskılanmanın olup olmadığı yapılacak olan kan testi ile anlaşılır. Kan östrojen düzeyi azalmış ise baskılanma sağlanmış demektir. Bu durumda uyarı tedavisine başlanır ancak GnRHa uygulaması sona erdirilmez. Çatlatma iğnesinin yapılacağı güne kadar devam edilir. Hangi protokolün size uygun olacağına karar verilir. Planlanan protokol, hangi ilacı ne zaman ve nasıl alacağınız size anlatılır ve yazılı yazılı belge olarak size verilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;YUMURTALIKLARIN UYARILMASI&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tüm protokollerde adet kanamasının ikinci ya da üçüncü gününde temel ultrason incelemesi ve kanda östrojen tayini yapılır ve kullanılacak ilaç dozuna karar verilir. Uyarı tedavisi başladıktan sonra hasta belirli aralıklarla kontrole çağrılır. Bu kontrollerde vajinal ultrasonografi yapılarak gelerek gelişen folliküllerin sayısı ve büyüklüğü kontrol edilir. Zaman zaman yumurtalıkların durumuna göre kanda östrojen incelemesine gerek duyulabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tedavide amaç mümkün olduğunca fazla sayıda 16-20 mm çaplı follikül elde etmektir. Takipler esnasında kan östrojen düzeyleri kontrol edilerek ilaç dozu ayarlaması yapılabilir. Hedef 14 mm’den büyük follikül başına 200 pg/ml östrojen düzeyine ulaşmaktır. Folliküller yeterli büyüklüğe ulaştığında son olgunlaşnayı sağlamak için 5.000 -10.000 ünite human chorionic gonadotropin (hCG) enjeksiyonu yapılır. Tedavinin süresi değişken olmakla birlikte ortalama 10.4 # 1.7 gündür. Çatlatma iğnesinden 32-36 saat sonra yumurta toplama işlemi yapılır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ultrason takipleri sırasında değerlendirilen bir diğer faktör de rahimin içini döşeyen ve endometrium adı verilen tabakanın yapısı ve kalınlığıdır. Gebelik oluştuğunda endometriuma yerleşeceğinden bunun yapısı son derece önemlidir. hCG gününde endometrium 6 mm veya daha ince olduğunda gebelik şansı azalmaktadır. Kendi uygulamalarımızda bu tür hastalardaki klinik gebelik oranı %11.8’dir. Endometrial kalınlığın 14 mm’den fazla olması da olumsuz etki yaratmakta ve gebelik elde edilse bile düşük olma olasılığı artmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;YUMURTA TOPLAMA&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;OPU vajinal ultraonografi ile oldukça kolay ve konforlu bir şekilde gerçekleşmektedir. Hasta jinekolojik muayene pozisyonunda yatar ve üzeri steril örtüler ile örtüldükten ve vajina temizliği yapıldıktan sonra lokal anestezi vajinaya uygulanır ve ardından vajinal ultrosonsgrafiye başlanır. Vajinal uktrosonografi probu üzerinde bulunan, kılavuz içinde geçirilen bir iğne ile overlere ulaşılır. Her bir follikül çine girilerek içeriği özel bir aspiratör yardımı ile boşaltılır. Alınan sıvı hemen labarotuara yollanarak yumurta içirip içermediği mikroskop altında incelenir, eğer yumurta hücresi varsa ayrılır. Eğer follikülden yumurta elde edilemez ise aynı iğne içinden özel sıvı verilerek follikül boşluğu yıkanır ve içinde kalmış olabilecek yumurta alınmaya çalışılır. Bu şekilde tüm folliküller aspire edilinceye kadar işleme devam edilir. Her iki yumurtanın aspire edilmesi yaklaşık 15-30 dakika sürer. Işlem sonrası hasta dinlenme odasına alınarak bir süre istirahat etmesi sağlanır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Lokal anesteziyi tolere edemeyen, ya da yumurtalıkların ve/veya folliküllerin özel durumu nedeni ile işlemin teknik olarak zor geçeceği düşünülen vakalarda genel anestezi tercih edilebilir. Bazen follikül sayısı fazla olmasına karşın içlerinde yumurta hücresi çıkmaz. Boş follikül sendromu adı verilen bu durumun en önemli nedenlerinde biri hatanın hCG yaptırmak ve 24 saat sonra OPU işlemini diğer yumurtalıkta tekrarlamaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;OPU işlemi sırasında aspire edilen follikül içeriği hemen labaratuara gönderilir. Özel bir mikroskop ile incelenen bu sıvının içinde bulunan yumurta kültür sıvısının içine konarak inkübatöre kaldırılır. İnkübatör, sıcaklığı 37 C, karbondioksit oranını da %5-6 düzeyinde sabit tutar. Olgun yumurta hücreleri 4-6 saat sonra döllenme için hazır hale gelmektedir. KOH sonrası çapı 18-22 mm arasında olan folliküllerin yaklaşık %80’inden döllenmeye uygun yumurta elde edilebilmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;FERTİLİZASYON (Döllenme)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kadından oositlerin (yumurta) toplandığı esnada erkek de sperm verir. Sperm alınması için en ideal yöntem mastürbasyondur. Menisinde canlı sperm bulunmayan kişilerde ise cerrahi olarak sperm alınır. Elde edilen meni özel bir kap içersine alınır ve likefiye olması(sıvılaşması) belklenir. Likefiye olan meni , sperm sayısı, hareketliliği ve şekli yönünden incelenir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tüp bebek planlanan hastalarda en önemli kriter hareketli sperm sayısıdır. Incelenen sperm döllenme için hazırlanır. Sperm hazırlanmaı iki nedenden dolayı önemlidir. Bunkardan birincisi menide bulunan yabancı proteinleri, temizlemek, ilncisi ise bazı reaksiyonları tetikleyerek spermin hiperakif olmasını sağlamaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yumurta kültürü ve sperm hazırlanması tamamlandıktan sonra fertilizasyon işlemine geçilir. Spermler ile yumurtalar bir arada bırakılırlar. Her bir yumurta hücresi için 20.000 sperm kullanılır. Sperm parametrelerinin bozuk olduğu durumlarda bu sayı arttırılabilir. Erkek faktörü varlığında veya nedeni açıklanamamış infertilite olgularında mikroenjeksiyon (ICSI) tercih edilmelidir. Işlemden 16-18 saat sonra döllenme olup olmadığı kontrol edilir. Döllenmiş yumurtada tek olan hücre sayısı ikiye çıkmıştır Döllenmiş yumurtalar tekrar kültür ortamına konur ve ileri aşamalara ulaşmalaları beklenir. Uygun aşamaya gelindiğinde embriyolardan kaliteli olanlarından belirli sayıda alınarak kadının rahmi içine transfer edilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;EMBRİYO TRANSFERİ&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Embriyolar iki hücreli aşamadan blastokist aşamasına kadar herhangi bir dönemde transfer edilebilmekle beraber, en sık tercih edilen transfer zamanı 4-8 hücreli aşamadır. Embriyolar bu aşamaya genellikle iki yada üçüncü günde ulaşmaktadırlar. Embriyo transferi iki-altıncı günler arasında yapılabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yardımcı üreme tekniklerinde transfer edilen embriyo sayısı ile klinik gebelik oranları arasında direkt bir ilişki mevcuttur. En iyi klinik sonuçlar 2-4 embriyonun transfer edilmesiyle alınmaktadır. İkiden fazla sayıda embriyo transfer edildiğinde çoğul gebelik oranları oldukça yükselmektedir; ancak bu risk artan kadın yaşı ile birlikte azalmaktadır. Çoğu gebeliklerin koplikasyon oranlarının yüksek olması ve erken doğum gibi nedenler ile maliyetin artması nedeniyle pekçok ülkede transfer edilen embriyo sayısının kısıtlanması yoluna gidilmektedir. İkiden fazla sayıda embriyo ancak 37 yaşından büyük ve daha önceki IVF/ICSI denemelerinin başarısız olduğu hastalarda yapılmaktadır. Günümüzde 35 yaşından genç her hasta sadece bir tane blastokist transfer edilmesi önerilmektedir.embriyo transferi yapılırken hasta jinekolojik muayene pozisyonunda yatırılır. Vajinaya spekulum takıldıktan sonra steril serum fizyolojik ile temizlik yapılır. Ardından özel kültür sıvıları ile rahim ağzı temizlenir. Embriyolog transfer edilecek embryoları katater içinde labaratuvardan getirir. İşlemi yapacak olan hekim karından yapılan ultrason eşliğinde embriyoları rahim içine bırakır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Embriyo transferi işlemi ağırlıklı bir işlem değildir ve anastezi gerektirmez. İşlem sonrası endometriumu desteklemek için hastaya enjeksiyon, fitil ya da krem şeklinde hormon ilaçları verilir. Luteal faz desteği adı verilen bu tedavi eğer gebelik oluşursa 10. Haftaya kadar devem eder. Gebelik oluşmayıp adet kanamasının olduğu durumlarda ise kanamanın başlamasıyla birlikte tedavi kesilir. Embriyo transferi sonrası 12. günde gebelik testi için çağrılır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;GEBELİK TESTİ&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlk önce idrarda daha sonra ise kanda gebelik testi (beta-hCG) yapılır. Kanda yapılan testin sonucuna göre gebelik olup olmadığına karar verilir. Testi pozitif olanlar iki gün sonra yeniden kanda gebelik teti için çağrılır. İki testin sonuçları arasında ilişki değerlendirilerek gebeliğin sağlıklı olup olmadığına karar verilir. Sağlıklı bir gebelikte iki gün sonra kan beta-hCG değeri yaklaşık iki kat artmalıdır. Bazı durumlarda bir süre sonra kan beta-hCG değeri sıfıra iner. Bu durum biyokimyasal gebelik olarak adlandırılır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bete-hCG’nin beklenenden daha farklı artışları ise, ektopik gebeliği(dış gebelik) dütündüren bulgulardan birisdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;12 ve 14. günlerdeki beta-hCG değerleri istenilen şekilde artan vakalar klinik gebelik olarak kabul edilir ve 2 hafta sonra ilk gebelik ultrasonu için çağrılır. Bu ilk ultrasonda rahim içindeki gebelik kesesinin olup olmadığı ve eğer kese var ise kaç tane kese olduğu araştırılır. İkiz, üçüz yada daha fazla sayıda fetus bu ilk ultrasonda görülebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ÖZEL UYGULAMALAR&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;CERRAHİ SPERM ARAMA (PESA, PTSA, TESE)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Erkeğin menisinde hiç sperm olmaması durumunda (azospermi) mikroenjeksiyon işleminde kullanılacak olan spermin testislerden alınması gündeme gelmektedir. Bu uygulamanın başlaması ile erkek kısırlığı konusunda devrim yaşanmıştır. Tıkanıklığa bağlı azospermi olgularında kanalların içine ince bir iğne ile girilerek sperm aranır (PESA). Bu tür olgularda kendi kliniğimizde sperm bulma oranımız %99.6’dır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tıkanmanın olmadığı durumlarda ise problem daha karışıktır. Bu durumlarda erkek yumurtalığının çeşitli bölümlerinde çok kısıtlı da olsa bir üretim söz konusu olabilmektedir. Yumurtalığın çeşitli bölümlerinden çok sayıda küçük parça alınarak bu parçaların içerisinde sperm hücresi aramak gerekmektedir. Parça iğne ile (PTSA) ya da açık cerrahi ile alınabilir (TESE). Bu teknikle hastaların yaklaşık %60’ında sperm bulunabilmektedir. Üretim bozukluğuna bağlı azospermi olgularında gebelik oranları biraz daha düşüktür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;DESTEKLİ YUVALAMA&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yardımcı üreme tekniklerine başvuran çiftlerin yarasından fazlasında embriyo gelişmesine rağmen gebelik olmamaktadır. Döllenme olmasına rağmen gebelik oluşmamasının kaynağı muhtemelen embryonun rahime yerleşme safhasındadır. Embriyonun rahim içine yerleştirilmesini takiben değişik olaylar oluşmaktadır. İlk olarak embriyo bölünmeye ve büyümeye devam etmekte belli bir boya erişince kendisini çevreleyen zarı (zona pellusida) yırtarak endometriumolarak adlandırılan rahim içindeki dokunun derinliklerine yerleşerek büyümesine burada devam etmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gebeliğin oluşmamasının en önemli nedeni embriyonun bu zarı yırtarak dışarı çıkmaması ve dolayısı ile rahim duvarına yerleşmemesi olduğu kabul edilmektedir. Bu problemi çözmek için embryoyu, çevreleyen bu zarda transfer işlemi öncesi kimyasal veya mekanik yötemlerle küçük bir delik açılarak embriyonun bu zarı yırtması ve rahim duvarına yerleşmesi sağlanmaktadır. Yapılan bilimse çalışmalar bu yöntemle gebelik oranlarında hissedilir bir yükselme olduğunu göstermektedir. VKV Amerikan Hastanesi Yardımcı Üreme Teknikleri Merkezi’nde bu teknik kısaca şu şekilde uygulanmaktadır: İlk olarak embriyo mikroskopik bir iğne ile embriyo duvarından teğet geçilerek iki noktada delik açılır. Embriyo rahim içinde büyümesine devam ederken zayıf olan bu noktalarda zarını delebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;PREİMPLANTASYON GENETİK TANI (PGT)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Preimplantasyon Genetik Tanı (PGT), ailesinde genetik hastalıkları olan çiftlerin ya da uygulanan tedavilere cevap vermemiş intefil ailelerin tüp bebek yöntemi kullanılarak sağlıklı bebeğe kavuşmalarını sağlayan yeni bir genetik tanı yöntemi olup bu yöntemle çiftlerden elde edilen embriyolar tek tek incelenerek genetik olarak sağlıklı olan embriyolar anormal embriyolardan ayrılır ve anne adına genetik olarak normal olduğu saptanan embriyolar transfer edilir. Bu sayede genetik bozukluğu olan çocuğa sahip olma riski yüksek olan çiftler için hamilelik en başından kontrol altına alınmış olur. IVF’de olumsuz sonuçların başlıca sebeplerinden biri kromozom anomalisi dolayısıyla meydana gelen düşüklerdir. Bu nedenle PGT, özellikle ileri yaştaki IVF hastalarına ait oositlerde %43.1’lik gibi yüksek oranda kromozom anomalisine rastlanması sebebi ile ileri yaş anne adaylarına önerilmektedir. Ayrıca ülkemizde sıklıkla görülen talasemi ve orak hücreli anemi genetik hastalıkların gebelik öncesi analizi de PGT ile yapılabilmektedir. Gelişen genetik teknikler ve bilgiye ulaşma olanaklarının artması çiftlerin, PGT ve diğer prenatal tanı yöntemleri hakkında sağlık merkezlerine başvurmalarını kolaylaştırmıştır. Asıl amacı aileleri sağlıklı bebeklere kavuşturmak olan IVF, Preimpantasyon Genetik Tanı’nın uygulanması ile birlikte başarıya ulaşma konusunda bir daha atılmasını sağlamıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;BLASTOKİST TRANSFERİ&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Son dönemlerde geliştirilmiş medium sistemleri kullanılarak embriyo canlılığı laboratuar ortamında daha da uzatılmış ve buna bağlı olarak günümüzde tüp bebek merkezlerinde, daha yüksek gebelik oranlarının elde edildiği 5. ya da 6. gün transferleri yaygınlaşmaya başladı. Buna blastokist transferi adı verilir. Embriyonun ana rahmine tutunmadan önce ulaştığı en son aşamaya blastokist aşaması denir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Blastokist Transferlerinin Avantajları Şunlardır:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gelitim potansiyeli daha iyi olan embriyoları seçebilme&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Canlılğı yüksek olan daha az sayıda embriyo transfer ederek çoğul gebelik olasılığını azaltması&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Embryo gelitimini daha iyi gözleyebilme&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Embryoları en yüksek gelişim potansiyeline sahip oldukları dönemde yani blastokist aşamasında doldurabilme&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Preimplantasyon genetiği uygulayan merkezlerde trophectoderm (blastokiste ait hiç hücre tabakaları) biopsisi uygulayabilmek ve bu doku embriyonik olmadığı için ethik problemleri ortadan kaldırabilmek&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Embriyo canlılığının incelenebileceği metodlara fırsat tanıması.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;EMBRİYO DONDURMA&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsan gametlerinin ve embriyolarının dondurulmasının tüp bebek pratiğinde büyük önemi vardır. Tüp bebek uygulamalarında çoğul gebelik riskini en aza indirmek için genel yaklaşım en fazla üç embriyo transfer etmektir. Bu durumda akla gelen ilk soru elde edilen fazla embriyoların ne şekilde değerlendirileceğidir. Bu şekilde elde edilen fazla embriyoların dondurulması hastaya hem ekonomik, hem de psikolojik bir avantaj sağlar. Ayrıca dondurulan embriyolar transfer edileceği zaman hasta herhangi bir tedaviye gereksinim duymaz. Embriyo dondurma işlemi tüp bebek uygulamalarında başarı şansını arttıran bir işlem olarak da değerlendirilebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Emriyo dondurma ve çözme işlemi, embryolar kimyasal maddelerle (kriyoprotektan) dengelendikten sonra soğutulması ve -196 C sıvı nitrojen içinde depolanması, çözüldükten sonra da krioprotektan ortamından uzaklaştırılarak ileri gelişimi sağlamak için özel kültür ortamlarının içine alınmasıdır. Her iki işlemde çok dikkatli yapılır. Rutin tüp bebek ve mikroenjeksiyon uygulamalarında embriyo dondurma ile gebelik oranları %15-25 arasında değişir. Aynı siklusda gebelik elde edilmiş ve kalan embriyolar dondurulmuş ise bu kez gebelik oranı %40 kadar olur. Çiftlerden izin belgesi alınarak dondurulan embriyolar Türkiye’de 1997 yılında yürürlüğe giren bir yasa ile üç yıl boyunca sıvı nitrojen içerisinde saklanabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;TEDAVİ SIRASINDA KARŞILAŞILAN SORUNLAR&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tedavinin İptal Edilmesi:&lt;br /&gt;Hastaların tedaviye beklenen yanıtı vermemesi, yeterli sayıda follikül gelişmemesi gibi nedenlerle tedavi iptal edilebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yumurta Bulunamaması:&lt;br /&gt;Özellikle yaşı ileri ve yumurtalık rezervi düşük kadınlarda folliküller yeterli büyüklüğe ulaşmasına karşın aspirasyon sırasında hiç yumurta bulunamayabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Döllenmenin Olmaması:&lt;br /&gt;Yumurta ve spermler normal olmasına karşın bazı yumurtalarda döllenme gerçekleşmeyebilir. Döllenme oranı %70 civarındadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Transfer Zorluğu:&lt;br /&gt;Bazı durumlarda kadının genital organlarının anatomik yapısı nedeniyle transfer çok zor olabilir. Bu gibi durumlarda gebelik şansı düşmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sperm Bulunamaması:&lt;br /&gt;TESE uygulanan hastaların %40’ında sperm bulunamaz ve tedavi iptal edilmek zorunda kalınır. Gebelik Testi Öncesi Kanama: Test gününden önce kanaması olanlarda gebelik şansı düşmekle birlikte gebelik olmadığı anlamına gelmez.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ovarian Hiperstimülasyon Sendromu (OHSS)&lt;br /&gt;Yumurtalıkların tedaviye aşırı cevap vermesi ve karın boşluğu ile diğer vücut boşluklarında sıvı toplanmasıyla ortaya çıkan bir tabloolup şiddetli durumlarda hastanede yatarak tedavi gerekli olabilir. OHSS açısından riskli oaln kişilerde embryo transferi ertelenip embriyolar dondurulabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;GEBELİK ORANLARI&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yabancı üreme tekniklerinde gebelik oranları hasta yaşı, infertilite süresi infertilite nedeni, yumurta sayısı gibi pek çok değişkene bağlıdır. Bunlardan en önemlisi kadının yaşıdır. İlerleyen yaşla birlikte gebelik oranlarında da düşme görülür. VKV Amerikan Hastanesi Yardımcı Üreme Teknikleri Merkezi’nde 1996-2001 yılları arasında yapılan 7000’den fazla uygulamada transfer başına ortalama gebelik oranı %45 civarındadır. Yaşı 30’un altında olan hastalarda bu oran %60’lara kadar çıkarken, yaşın 40 ve üzerinde olduğu durumlarda %15’ler düzeyine indiği gözlenmiştir. İleri yaş sadece gebelik oranlarını etkilemez. Bu hasta gurubunda gebelik elde edilse bile, bu gebeliğin bir düşük ile sonuçlanma olasılığı genç yaştaki hasta gurubuna göre daha yüksek olur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tüp Bebek ile ilgili sitemizde yer alan Tüp Bebek ve Tüp Bebek Başarısızlığı başlıklı makalemizi okudunuz mu?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tüp Bebek hakkında detaylı bilgileri Tüp Bebek – Mikroenjeksiyon – Aşılama başlıklı forum sayfamızda bulabilirsiniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;kaynak: ntvmsnbc.com&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3087259184057784916-683356976977257758?l=saglik-kaynagi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3087259184057784916/posts/default/683356976977257758'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3087259184057784916/posts/default/683356976977257758'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://saglik-kaynagi.blogspot.com/2011/08/tup-bebekmicroenjeksiyon.html' title='Tüp Bebek(Microenjeksiyon)'/><author><name>maniac1987</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3087259184057784916.post-4531835882158003816</id><published>2011-08-23T04:59:00.005-07:00</published><updated>2011-08-23T04:59:58.307-07:00</updated><title type='text'>Yağ Aldırma hakkında nedir nasıl yapılır</title><content type='html'>YAĞ ALDIRMA ( LİPOSUCTİON )&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hareketsiz hayat, stres ve fast food tarzı beslenme insanın hayatını olumsuz yönde etkileyen faktörler. Bunların sonucu olarak da kilo alma ve yağlanma. Bu aşamada Liposuction, çoğu kişinin kendini umutsuz vaka olarak gördüğü anda bir umut kapısı olmuştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Liposuction, kişide birikmiş olan yağların, daha doğrusu yağ hücrelerinin alınmasını amaçlayan, son yıllarda çoğu kişide başarı ile uygulanan bir operasyondur. Liposuction uygulandıktan sonra operasyon yapılan bölge eskisi kadar yağ depolayamaz, tüm vücuda dağılan dengeli bir yağlanma olur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yağ aldırmada amaç zayıflama değil, görüntü ve şekil bozukluğunu gidermektir. Operasyon alınacak yağın durumuna göre 6 saat kadar sürebilir, hastanede yatış genellikle gerekmez. 4 gün içinde de hasta işine dönebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;LİPOSUCTİON UYGULANAN BÖLGELER&lt;br /&gt;Başta karın ve bel olmak üzere, bunları kalça, uyluk iç ve dış yanı, dizlerin birbirlerine bakan yüzleri, boyun, üst kol, erkek ve kadındaki meme bölgesine uygulanabilmektedir. Daha az olmak üzere diz altı ve popoya uygulanmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ameliyat doktorunuzun uygun gördüğü şekilde genel anestezi ile yapılabildiği gibi lokal anestezi ile de yapılabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;AMELİYATI SONRASI GELİŞEN ŞİKÂYETLER&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her ameliyatta olduğu gibi bu ameliyat için de korkulan komplikasyonların başında, kanama ve enfeksiyon var.&lt;br /&gt;Deride dalgalanma, gevşeme&lt;br /&gt;Deri kaybı&lt;br /&gt;Deride his kayıpları&lt;br /&gt;Deri yanığı&lt;br /&gt;Karın duvarının delinmesi&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Liposuction’da ciddi bir kanama olmaz fakat basit morarmalar belirebilir. İlaveten birkaç gün sonra kızarıklık, ateş ve şişlik görülürse enfeksiyon habercisi olabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ameliyattan sonra meydana gelen sertlik ve şişliklerin büyük kısmı 2. ayda azalır. Ama tam sonucun alınması 6 -9 ay civarında olur. Yukarıda belirlenen şikâyetler doktorunuz kontrolünde giderilebilecek komplikasyonlardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;AMELİYAT SONRASI NELERE DİKKAT ETMELİYİZ?&lt;br /&gt;İlk iki hafta sigara içilmemeli&lt;br /&gt;İstirahat edilmeli&lt;br /&gt;Fazla ayakta durmamalısınız&lt;br /&gt;Banyo doktorunuzun size söyleyeceği ilk pansumandan sonra yapılır&lt;br /&gt;Korse kullanımı yapılmalı ( yaklaşık 3–4 hafta )&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3087259184057784916-4531835882158003816?l=saglik-kaynagi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3087259184057784916/posts/default/4531835882158003816'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3087259184057784916/posts/default/4531835882158003816'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://saglik-kaynagi.blogspot.com/2011/08/yag-aldrma-hakknda-nedir-nasl-yaplr.html' title='Yağ Aldırma hakkında nedir nasıl yapılır'/><author><name>maniac1987</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3087259184057784916.post-4953699345071702163</id><published>2011-08-23T04:59:00.003-07:00</published><updated>2011-08-23T04:59:39.367-07:00</updated><title type='text'>E Vitamini ve faydaları – yararları nelerdir? – Eksikliğinde görülen rahatsızlıklar ? – Hangi yiyeceklerde bulunur ?</title><content type='html'>Göz sağlığı için hayati önem taşıyan E vitamini; Retina gelişimi için önemli bir oynar. Katarak yapıcı etkilere karşı önemli bir koruyucu biridir. Vücuda alınan ağır metaller, zehirli bileşikler, radyasyon ve bazı ilaçların yarattığı toksinlere karşı koruma sağlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Virüslerden kaynaklanan hastalıklara karşı vücudun direncini yükseltir. Timus bezi ve alyuvarları korur. Bağışıklık sistemi için önemli vitaminlerden biridir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yapılan araştırmalar E vitamininin yaşlanmaya bağlı hafıza kayıplarının önlenmesinde olumlu etkisi olduğunu kanıtlamıştır. Ayrıca yaşlanmaya karşı koruyucu etkisi de bulunur. Toksin maddelerin vücutta yarattığı tahribatı da azalttığı ortaya çıkmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kırmızı kan hücrelerinin sağlıklı gelişimi ve çoğalması için gereklidir. Kalbe yararlı olan HDL kolesterol oranını yükseltip, zararlı olan LDL kolesterolünü azaltır. Kandaki kolesterol oranını dengeye sokar. Kaslar ve cilt sağlığı için de önemli bir vitamindir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hava kirliliğinden dolayı akciğerde ve ağızda oluşan olumsuz etkiyi azaltır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kalp krizine, kansere, Alzheimer’e, katarakta karşı koruyuculuğu olduğu üzerinde ciddi veriler toplansa da, henüz bu konudaki yararlan kanıtlanmamıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Biber ve diğer yeşil sebzeler E vitamini açısından zengin besinlerdendir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çok fazla alkol tüketenler, doğum kontrol hapı kullananlar, yeterli miktarda oksijen alamayanlar, E vitamini açısından riskli gruba girerler. Her vitamin gibi E vitaminin de uygun miktarda alınması gerekir. Çok fazla alındığı takdirde, uyuşturucu kullanılmış gibi kişinin hareketlerinde değişikliklere yol açabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;E vitamini eksikliği: E vitamini özellikle metabolik hızın arttığı ergenlik çağında vücuttaki zararlı maddeleri temizleyici etkisi ile oldukça önemlidir. E vitamini eksikliğinde kansızlık ve vücutta sıvı toplanmasına bağlı şişkinlikler görülmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;E vitamini hangi yiyeceklerde bulunur:Buğday, pirinç, mısır, darı, çavdar, marul, soya, yerfıstığı, kabak çekirdeği, badem, susam, ceviz, zeytinyağı, ayçiçek yağı, mısırözü yağı&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3087259184057784916-4953699345071702163?l=saglik-kaynagi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3087259184057784916/posts/default/4953699345071702163'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3087259184057784916/posts/default/4953699345071702163'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://saglik-kaynagi.blogspot.com/2011/08/e-vitamini-ve-faydalar-yararlar.html' title='E Vitamini ve faydaları – yararları nelerdir? – Eksikliğinde görülen rahatsızlıklar ? – Hangi yiyeceklerde bulunur ?'/><author><name>maniac1987</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3087259184057784916.post-1144913698509400283</id><published>2011-08-23T04:59:00.001-07:00</published><updated>2011-08-23T04:59:20.127-07:00</updated><title type='text'>Sağlıklı kilo vermenin püf noktaları</title><content type='html'>Uzmanlar, kilo verme konusunda kulaktan duyma yöntemlere başvurulmaması konusunda uyarıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Doruk Sağlık Grubu diyetisyenlerinden Rabia Yıldız, kilo vermek isteyenlerin her duyduğu zayıflama yöntemine inanmamaları gerektiğini belirterek, “Eğer şimdiye kadar duyduklarımızın hepsi doğru olsaydı, diyetle verdikleri kilonun daha fazlasını alanların sayısı bu kadar çok olmazdı. Kilo vermek isteyenler önce kendilerini buna inandırmalıdır. Kararlı ve sabırlı olmalıdır. Diyete başladıktan sonra hemen pes edilirse istenilen neticeyi elde etmek imkansız olur” açıklamasını yaptı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her diyetin sağlıklı kilo verdirmediğinin altını çizen Yıldız, “Şu an ki durumunuzu düşünmelisiniz. Fazla kilolarımızı verdiğimizde neler kazanacağımızı, vermezsek ne kaybedeceğimizi, kilomuzu verip tekrar aldığımızda ne düşüneceğimizi gözden geçirelim. O yüzden başımızdan geçecek süreçleri düşünerek, planlarımızı iyi yapmalı, sağlam adımlarla ilerleyecek şekilde hedefler koymalıyız. İlerleyeceğimiz yolda iyi veya kötü olayların karşımıza çıkabileceğini göz önünde bulundurmalıyız. Diyete başlayıp, dayanamayıp, canımızın çok istediği şeyi hemen yemeye başlamak, normalden fazla abur-cubur tüketmek, kararınızda ciddi olmadığınızı gösterir. Gerçekten kararlı olup olmadığınızı gözden geçirin. Sık sık diyete başlayıp bırakmak, kendinize olan güveninizi olumsuz etkiler” dedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Sağlıklı kilo verme ve sonra o kiloyu koruma konusunu çok iyi araştırmalı, mutlaka güvenilir bir beslenme ve diyet uzmanından, bir diyetisyenden yardım almalısınız” diyen Yıldız, “Müracaat ettiğiniz diyetisyeniniz, işini severek yapıyor olmalı. Eğer danışmanlık hizmeti aldığınız uzman, size standart zayıflama listeleri veya zayıflama ilaçları veriyorsa, kafanızda doğru adreste olup olmadığınıza dair soru işaretleri olmalıdır. Unutmayın, siz diyet yaparken aslında her türlü besini, doğru bir şekilde yemeyi öğrenmiş olacaksınız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O yüzden tatlıdan tutun, lahmacuna kadar her türlü kaçamağı yemek istediğinizi diyetisyeninize rahatlıkla söylemelisiniz. Diyetisyeniniz zaten size, bu tarz besinleri ne sıklıkta, ne miktarda, hangi öğünde ve neyin yerine yiyeceğinizi size zamanla anlatacaktır. Zayıflama hizmeti aldığınız diyetisyeniniz, sizi belirli aralıklarla takip etmeli, hem kilo ölçümünüzü ve hem de diyetinizi değerlendirmelidir. Siz de diyetisyeninizle yapmakta zorlandığınız ve canınızın istediği şeyleri paylaşacak rahatlıkla olabilmelisiniz. Unutmayın, siz sağlıklı beslenmeyi öğrendiğiniz sürece, kalıcı kilo verimi mümkün olacaktır. O yüzden aklınıza takılan her şeyi diyetisyeninize sormalısınız” diye konuştu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ZAYIFLAMANIN PÜF NOKTALARI&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kilonuzu çok kısa bir sürede almadığınızı unutmayın. Çok yavaş kilo veriyorum diye yakınıp, diyeti bırakıp, vereceğiniz kilolardan da olmayın. Unutmayın, herkesin farklı metabolizma hızı vardır, bazı kişiler 2 haftada 3 kg verirken, bazıları aynı süreçte 1.5 kg verebilir. Aynı zamanda, diyetinizi ve sporunuzu düzenli yapıp yapmamanıza göre de kilo verme hızınız değişecektir.&lt;br /&gt;HARCADIĞINIZ ENERJİYİ ARTTIRIN&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gün içindeki hareketleriniz, kilo verme hızınızı etkiler. Düzenli spor yapmak, kilo verme hızınızı diyet kadar arttırır. Kilo vermek için en uygun, en ucuz, en pratik ve kolay spor yürüyüş yapmaktır. Bunun yanında işyerinde asansörü çok kullanmamak, ofiste hareketlerinizi arttırmak, ev hanımları için ev işlerini arttırmak, yakın yerlere yürümek enerji harcamanızın arttırılmasında yine etkili olacaktır.&lt;br /&gt;DİYETİ CEZA GİBİ GÖRMEYİN&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Diyetimiz bitince, hayatımdan uzaklaştırıp yiyemediğim her şeyi sınırsızca yiyeceğimizi düşünmek çok yanlış olacaktır. Çünkü siz zaten, diyetiniz süresince, her türlü besini, nasıl ve ne düzende yemeyi öğrenmiş olacaksınız. Birden her şeyi unutup, kendimizden geçercesine yemek yemeye başlarsak, sonuç yine kilo alımı olacaktır. Sağlıklı beslenmenin bir dönemlik değil, hayatınızın her döneminde gerekli olduğunu unutmayın. Diyetimiz bitince, o süreçte yiyemediğimiz besinlerden intikam alırcasına yemek yemenin çok yanlış olduğunu öğrenmemiz gerekir. Gıdalardan intikam alma düşüncesi, sağlıklı beslenmenin mantığının anlaşılmadığını gösterir. Sağlıklı beslenme, hayatımız boyunca uygulayacağımız bir eylemdir.&lt;br /&gt;MUTLAKA KİLO KORUMA PROGRAMI UYGULAYIN&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kilo fazlalıklarınızı verdikten sonra, işimizin bittiğini düşünüp, beslenmenizi oluruna bırakmayın. Diyet yapar gibi beslenmememiz gerektiği gibi, birden fazlaca yemek yeme durumundan da kaçınmak gerekir. Destek aldığınız diyetisyeniniz size kilo koruma ile uyumlu bir beslenme planı hazırlayarak, sizin var olan yeni kilonuzun korunmasını sağlayacaktır. Sizin bu kilo koruma programına uymanız ve diyetisyene yine belirli aralıklarla gitmeniz gerekir. Bu süreçte, danışmanlık hizmeti aldığınız diyetisyeninizden yavaş yavaş uzaklaşmaya başlayacak, kendinizi tek başına takip etmeye başlayacaksınız.&lt;br /&gt;VE MUTLU SON&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Artık sizin sağlıklı bir beslenme tarzınız oluşmuş durumdadır. Beslenme şeklinizi yaz-kış, tatil-çalışma dönemi, düğün-sünnet ve bayramlar gibi her süreçte geliştirme ve renklendirme durumunuz ortaya çıkabilir. Önemli olan, diyetisyeninizden öğrendiğiniz temel beslenme kavramlarını yapmayı ihmal etmemenizdir. Kilo koruma sürecinde sporu yine ihmal etmeyin. Kilo verme sürecindeki gibi her gün olmasa da haftada 2-3 gün düzenli faaliyette bulunun. Bu aktiviteleri hayatınızın bir parçası hale getirin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kaynak : Haber7&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3087259184057784916-1144913698509400283?l=saglik-kaynagi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3087259184057784916/posts/default/1144913698509400283'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3087259184057784916/posts/default/1144913698509400283'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://saglik-kaynagi.blogspot.com/2011/08/saglkl-kilo-vermenin-puf-noktalar.html' title='Sağlıklı kilo vermenin püf noktaları'/><author><name>maniac1987</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3087259184057784916.post-1383415831677518269</id><published>2011-08-23T04:52:00.002-07:00</published><updated>2011-08-23T04:53:48.192-07:00</updated><title type='text'>Grip Aşısı – Grip Aşısı Faydalımıdır?</title><content type='html'>Sonbaharın gelmesiyle birlikte, grip aşısı da yeniden gündeme geldi. Uzmanların, gribin etkisini göstermeden yapılması gerektiğini söylediği grip aşısı için geç kalmadınız. Bir sağlık kuruluşuna başvurarak grip aşısı yaptırabilirsiniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Havaların soğuması ile birlikte kapalı alanlarda daha fazla vakit geçiriyor, çok sayıda insanla bir arada oluyoruz.  Aksırık ve öksürük seslerinin arttığı bu günlerde, grip herkesin kapısını çalabilir. Vakit kaybetmeden grip aşısı yaptırmanızda fayda var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nezle ve soğuk algınlığı gibi viral solunum yolu enfeksiyonları, grip olarak adlandırılsa da grip; virüslerin sebep olduğu mikrobik ve bulaşıcı bir hastalıktır. Çoğunlukla hasta kişilerin öksürük ve aksırığıyla bulaşan gribin 1-4 günlük bir kuluçka dönemi var. Grip kuluçka evresinin ardından; ateş, halsizlik, kırgınlık ve kuru öksürüğün yanı sıra, baş, kas ve boğaz ağrıları ile devam ediyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Grip Aşısını Kimler Yaptırmalı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Uzmanlar grip aşısını&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* 65 yaşın üstüneki herkese;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* kalp, akciğer, karaciğer, böbrek, kan ve hormon hastalığı olanara;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* bağışıklık sistemi zayıf olanlara;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* gebeliğinin ilk üç ayı grip mevsimine rastlayan kadınlara;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* öğrencilere;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* halka sürekli bir arada olan sağlık personeli ve kamu çalışanlarına tavsiye ediyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aşının seyrek de olsa alerjik reaksiyona sebep olma ihtimali var. Bu durum, aşının yapılmasından birkaç dakika ya da birkaç saat sonra kızarıklık, deride kabarmalar şeklinde kendsini gösteriyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Grip Aşısı Ne Zaman Yaptırılmalı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Grip aşısının yapılması için en uygun zaman, havaların soğumasından hemen önceki dönemdir. Buna göre eylül-kasım ayları arasında aşının yapılması şart. Çünkü aşının etkisini göstermesi için ortalama 15 günlük bir zamana ihtiyacı var. Sonrasında ise bir yıla yayılan bir koruma süresi sizi bekliyor. Ancak sadece grip aşısının tek başına sizi gripten koruyamayacağını da unutmayın.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3087259184057784916-1383415831677518269?l=saglik-kaynagi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3087259184057784916/posts/default/1383415831677518269'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3087259184057784916/posts/default/1383415831677518269'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://saglik-kaynagi.blogspot.com/2011/08/grip-ass-grip-ass-faydalmdr.html' title='Grip Aşısı – Grip Aşısı Faydalımıdır?'/><author><name>maniac1987</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3087259184057784916.post-5558983514128779248</id><published>2011-08-23T04:52:00.001-07:00</published><updated>2011-08-23T04:52:31.466-07:00</updated><title type='text'>Nasıl Zayıflarım? – Zayıflama Gerçekleri Nelerdir?</title><content type='html'>Diyet&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Obezite ya da halk arasında bilinen adıyla şişmanlık vücutta fazla miktarda yağ birikmesi sonucu ortaya çıkan ve mutlaka tedavi edilmesi gereken bir hastalıktır. Obezite besinlerle alınan enerji miktarının metabolizma ve fizik aktivite ile tüketilen enerji miktarını aştığı durumda ortaya çıkar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Obezite insan vücudunda kalp ve damar sistemi solunum sistemi hormonal sistem sindirim sistemi gibi sistemleri etkileyen ve birçok önemli rahatsızlığa zemin hazırlayan bir hastalıktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kalp hastalıkları yüksek tansiyon şeker hastalığı yüksek kolesterol solunum rahatsızlıkları eklem hastalıkları adet düzensizlikleri kısırlık iktidarsızlık safra kesesi hastalıkları taş oluşumu bazı kanser türleriobezite ile doğrudan ilişkili hastalıklardan birkaçıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonuç olarak obezite insan yaşamını kısaltan ve yaşam kalitesini olumsuz yönde etkileyen bir hastalık olarak tanımlanabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yapılan araştırmalara göre obezite özellikle son 20 yılda bütün dünyada süratle artmakta ve bir salgın hastalık gibi yayılmaktadır. Bu salgından ülkemiz de etkilenmektedir. Kadın nüfusumuzun yaklaşık üçte biri erkek nüfusumuzun da yaklaşık beşte biri obez yani şişmandır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;NASIL SAĞLIKLI ZAYIFLARIM?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Vücut nasıl kilo kaybediyor?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Alınan enerji = Harcanan enerji kilo sabit&lt;br /&gt;Alınan enerji &amp;gt; Harcanan enerji kilo artışı&lt;br /&gt;Alınan enerji &amp;lt; Harcanan enerji kilo kaybı&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu denklemden çıkartmamız gereken sonuç harcadığımız enerjiyi arttırmamız gerektiği yada aldığımız enerjiyi azalmamız gerekir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1-Spor yaparak harcadığımız enerjiyi artırmış oluruz ama sporun düzenli yapılması günlük yürüyüşler ve basit egzersizler şeklinde yapılması gerekir bu durum birçok çalışan insan için çok zordur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2-Diyet yaparak konusunda uzman bir diyetisyen ile görüşüp sizin bünyenize yaşam tarzınıza uygun hazırlanacak diyetleri uygulayarak zayıflayabiliriz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;3-Kalori açığı oluşturacak ürünler ile bu konuda SAFRAN ZAYIFLAMA ÇAYI size bağırsaklardaki yağ emilimini asgariye indirerek ve vücutta oluşturacağı kalori açığına bağlı olarak zayıflamanızda yardımcı olacak bir üründür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ZAYIFLAMA NASIL OLMALI?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sağlıklı zayıflamanın temel esası yağ kitlelerinin yakılmasıyla gerçekleştirilmelidir. Bu konuda piyasada bir çok ürün vardır ki vücuttan sadece su ve kas kaybına yol açarak zayıflama gerçekleşmektedir bu şekilde verilen kilolar hem sağlıklı değildir hem de kalıcı değildir. Vücut bu atılan suyu bir kaç ay gibi kısa bir zamanda toplayacağı için uğraşınız boşa gidecek ve sağlığınız tehlikeye girecektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;BÖLGESEL ZAYIFLAMA :&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zayıflamanın bölgesel gerçekleşebilmesi için yağların yakılarak gerçekleşmesi gereklidir. SAFRAN ZAYIFLAMA ÇAYI bağırsaklardaki yağ emilimini asgariye indirerek fazlalık olan bölgelerden (göbek-basen) zayıflama gerçekleştirmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;KALICI ZAYIFLAMA:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kalıcı yani uzun soluklu bir zayıflama için vücuttaki fazla yağların yakılmasıyla gerçekleşen kilolar kalıcıdır. SAFRAN ZAYIFLAMA ÇAYI diğer bir çok bitkisel üründen farkı yağ emilimini engelleyip yağların yakılmasına yardımcı olduğu için vermiş olduğunuz kilolar kalıcı olacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;SAĞLIKLI ZAYIFLAMA:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zayıflama ciddi bir konudur bu konuda gıda mühendisi ve diyetisyen arkadaşlarımızın hassas çalışmaları sonucu üretilmiş olan SAFRAN ZAYIFLAMA ÇAYI &amp;amp; SAFRAN ZAYIFLAMA KAPSÜLÜ size sağlıklı zayıflamanın kapılarını açmaktadır. Zayıflamak isterken sağlığınızı değil kilolarınız kaybetmek istiyorsanız sizlere SAFRAN ZAYIFLAMA ÇAYI &amp;amp; SAFRAN ZAYIFLAMA KAPSÜLÜ yardımcı olacaktır.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3087259184057784916-5558983514128779248?l=saglik-kaynagi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3087259184057784916/posts/default/5558983514128779248'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3087259184057784916/posts/default/5558983514128779248'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://saglik-kaynagi.blogspot.com/2011/08/nasl-zayflarm-zayflama-gercekleri.html' title='Nasıl Zayıflarım? – Zayıflama Gerçekleri Nelerdir?'/><author><name>maniac1987</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3087259184057784916.post-8552657060887644558</id><published>2011-08-23T04:51:00.001-07:00</published><updated>2011-08-23T04:51:15.300-07:00</updated><title type='text'>Balık ve Balık Yağı Nedir? Balık Yağının Özellikleri Nelerdir?</title><content type='html'>Balığı düzenli olarak tüketenlerde hastalık oranlarının düştüğü ve daha yüksek sağlık standartlarında yaşadıkları bilimsel olarak kanıtlanmıştır. Üstelik balığın nasıl pişirileceğinin de hiç önemi yoktur.&lt;br /&gt;Balık bunama, depresyon gibi rahatsızlıklar yanında astım gibi çok sık rastlanılan rahatsızlıkları da tedavi edici özelliktedir.&lt;br /&gt;Çocuklarımıza da sık sık balık yedirmeli, onların gelişimine katkıda bulunmalı, ayrıca onları da balık ile besleyerek bağışıklık sistemini kuvvetlendirmeliyiz.&lt;br /&gt;Balığı haftada en az 2 kere soframıza getirerek sağlıklı bir yaşama kavuşabiliriz.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3087259184057784916-8552657060887644558?l=saglik-kaynagi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3087259184057784916/posts/default/8552657060887644558'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3087259184057784916/posts/default/8552657060887644558'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://saglik-kaynagi.blogspot.com/2011/08/balk-ve-balk-yag-nedir-balk-yagnn.html' title='Balık ve Balık Yağı Nedir? Balık Yağının Özellikleri Nelerdir?'/><author><name>maniac1987</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3087259184057784916.post-8246694308991432173</id><published>2011-08-23T04:49:00.002-07:00</published><updated>2011-08-23T04:50:11.288-07:00</updated><title type='text'>SAÇ DÖKÜLMESİNİN SEBEPLERİ NEDENLERİ NELERDİR?</title><content type='html'>Olağan Saç Dökülmesi:&lt;br /&gt;Genellikle geri dönüşümlü olan bu saç dökülmesi yeni doğan ‘ bebeklerde görülen ani saç dökülmesi yada kadınlarda doğum sonrası görülen yaygın saç dökülmesini tanımlar. Ömrünü tamamlamış saç kendiliğinden veya dış etkilerle (tarama, şampuanla yıkama, fırçalama, saça şekil verme çalışmaları) dökülür. Bunun yerine yeni saç çıkar. Günde ortalama 100 adet saç dökülür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Anagen Effluvium :&lt;br /&gt;Radyasyona veya bazı kimyasal maddelere maruz kalındıktan sonra görülen ani saç kaybıdır. Bu tip saç dökülmesi en çok kanser nedeniyle kemoterapi ve radyoterapi uygulanan hastalarda görülür. lşleme maruz kalınmasını takiben 1-3 hafta içinde ani saç kaybı meydana gelir. Kemoterapiye bağlı saç dökülmeleri genellikle geri dönüşümlü iken radyoterapinin neden olduğu dökülmelerde geri dönüş imkansız gibidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Telogen Effluvium :&lt;br /&gt;Sağlıklı bir kişide saçların %85-90’ı anagen fazda iken %10-15’i dinlenme fazındadır (telogen faz). Yani saçlarımızın bir kısmı dökülürken bir kısmı yenilenir. Bu olağan saç siklusu esnasında günde ortalama 50-1 00 saç teli normal olarak dökülür. Bazen dış etkenlere bağlı olarak dinlenme fazına giren saç oranı artar. Böylece telogen effluvium olarak adlandırılan ve uzun bir süre boyunca saçın yaygın bir şekilde incelip döküldüğü dönem başlar. Telogen effluviumun nedenleri kısaca şu şekilde sınıflandırılabilir:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;a) Tiroid anormallikleri: Hipo veya hipertroidizm&lt;br /&gt;b) Proteinden yoksun ağır diyetler&lt;br /&gt;c) Fiziksel veya duygusal stres&lt;br /&gt;d) Geçirilen büyük ameliyatlar&lt;br /&gt;e) Demir eksikliği anemisi&lt;br /&gt;f) Menapoz&lt;br /&gt;g) Bazı ilaçlar: Heparin, beta blokerlar, vitamin A, warfarin, doğum kontrol hapları….&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bazı araştırmalar ise saç siklusunun farklı fazlarında gelişen değişiklikler temelinde tanımlama yapmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1. Erken anajen terk. Normal anajen faz 2.7 yıl sürer. Bu tip saç dökülmelerinde ise saç folikülleri bu süreyi doldurmadan telojen faza girer. İlaç alımında, yüksek ateş esnasında oluşan saç dökülmeleri bu tiptir.&lt;br /&gt;2. Gecikmiş anajen terk. Burada anajen faz uzun sürer. Normalde belli bir sayıda saç folikülü anajen fazdan telojen faza geçmesi gerekiyorken, bu işlem gerçekleşmez ve neden ortadan kalkınca normalden çok fazla saç kökü telojene geçer (Birikmiş anajen fazdaki saç folikülü nedeniyle) ve bir anda çok miktarda saç dökülür. Gebelik sonrası saç dökülmesi bu tiptir.&lt;br /&gt;3. Kısa anajen. Bazı vakalarda anajen faz kısa sürer bu da anajen/telojen oranını yükseltir. Bir anda dökülen saç sayısı artar.&lt;br /&gt;4. Erken telojen terk.&lt;br /&gt;5. Gecikmiş telojen terk. Mevsimsel saç dökülmesi bu yolla olmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Telojen effluvium daha sıklıkla kadınlarda görülür. Akut telojen effluvium 2-6 ay sürer ve tam iyileşir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Trikotillomani (Saç yolma takıntısı):&lt;br /&gt;Psikolojik kökenli olan bu rahatsızlıkta kişi kendi saçını yolma eğilimindedir. Tipik olarak saç yamalar halinde görünmektedir. Kalıcı saçsız alanlara neden olan bu durumda mutlaka psikoterapiye ihtiyaç vardır. Aksi taktirde saç ekimi sonuç vermez.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Traksiyon Alopesisi:&lt;br /&gt;Saçın sıkı şekilde geriye doğru bağlanması sonucunda kıl foliküllerinde oluşan hasara bağlı olarak ortaya çıkan kalıcı saç dökülmesidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Alopesi Areata:&lt;br /&gt;Nedeni tam bilinmemekle birlikte otoimmün kökenli (vücudun savunma sistemi hastalığı) olduğu düşünülen bir rahatsızlıktır. Saçlı derınin herhangi bir bölümünde dairesel alanlar halinde saç dökülmeleri meydana gelir.Halk dilinde saç kıran olarak adlandırılır. Bazen de bütün kafa derisindeki saçın, hatta bütün vücuttaki kılların kaybıyla seyreder. Bunların dışında yara dokusu oluşturmayan, geri dönüşümlü, ve yaş, cinsiyet ve ırk tercihi olmayan bir hastalık olarak tanımlanır. Çocuk ve erişkin her yaşta görülebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Diffüz alopesi :&lt;br /&gt;Diffüz alopesi, bütün kafa derisi üzerinde yayılan jeneralize veya global saç dökülmesidir. Ciddi boyutlarda saç kaybı olana kadar genellikle farkedilmez. Diffüz alopesinin gidişatı değişkendir ve nedene bağlı olarak devamlı veya dönem dönem artan şekilde olmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sikatrisiyel alopesi :&lt;br /&gt;Sikatsiriyel alopesi saç foliküllerinin kalıcı yıkımından ve fibrozisinden (yara dokusu oluşumu) kaynaklanmaktadır. Genellikle dairesel şekilde oluşurken, yaygın bir şekilde de olabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Herediter ve konjenital alopesi :&lt;br /&gt;Bu tip saç dökülmeleri çeşitli kalıtımsal hastalıklardan veya gebelik ve doğuma bağlı hastalık veya komplikasyonlardan kaynaklanmaktadır. saç dökülmesinin genetik nedenlerini, genetik yatkınlık zemininde başka nedenlerin eklenmesiyle oluşan bir durum mu yoksa tamamen genetik dışı başka nedenlerle mi geliştiği konusu son derece önemlidir. Zira tamamen genetik nedenli bir saç dökülmesinin tedavisi farklı olacak, salgı sistemine bağlı bir nedenle oluşan saç dökülmesi tedavisi farklı olacaktır. Anemiye veya salgı sistemine bağlı bir hastalığa veya ağır geçirilmiş ateşli hastalığa bağlı saç dökülmesinin tedavi yaklaşımı ayrı ayrı olacaktır. Androgenetik Alopesi (erkeksi saç dökülmesi) cinsiyetten etkilenen Otosomal dominant bir durumdur. Erkekler hastalık genini sadece tek ebeveynlerinden de alsalar hastalığı gösterirler, ancak kadınlar androjen hormonları erkeklerden daha az olduğundan heterozigot durumunda hastalığı göstermezler. Kadınlar ancak homozigot olurlarsa (her iki ebeveynden de geni alırlarsa) hastalığı gösterirler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Androjenik Saç Dökülmesi:&lt;br /&gt;Androgenetik alopesi erkeklik hormonuna bağlı genetik saç dökülmesi olarak ta adlandırılmaktadır. Bu sex hormonuna bağlı genetik durum sadece erkeklerin değil kadınlarında en sık saç dökülmesi nedenleri arasındadır.Onlu yaşların ortalarından itibaren, testesteronun DHT’a dönüşümü ile başlar. Miniatürizasyon ile başlayan süreç saç foliküllerinin dökülmesi ve kellikle sonuçlanır. Androgenetik saç dökülmesi genetik olarak meyilli saç folikülleri üzerinde sex hormon etkileri sonucu meydana gelir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Saç dökülmesi birbirinden bağımsız 3 ayrı etki ile oluşur. Aşağıda bu etkileri ayrı ayrı inceleyeceğiz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Genler:&lt;br /&gt;Spesifik genlerin varlığı olmadan yaygın kellik gerçekleşmez.Bu genler anne ya da babadan geçebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hormonlar:&lt;br /&gt;Tüm normal erkek ve kadınlar erkeklik hormonu üretirler.Bunlar daha sık olarak Testesteron, androstenodione ve Dihidrostestesterondur. Erkeklerde testis ve adrenaller, kadınlar da over ve adrenal gland tarafından üretilir. Bu hormonlar her iki seks içinde önemli olup, farklı konsantrasyonda bulunur. Erkeklerde daha dominant bir role sahip olup cinsiyet farklılaşmasından sorumludur.Testesteron 5-alfa-redüktaz isimli enzim aracılığı ile Dihidrotestesterona(DHT) dönüştürülür. DHT, genetik olarak yatkın kişilerde belli bir zaman sonra androgenetik saç dökülmesinin kadın veya erkek paterninin oluşumundan sorumludur.İşte kafamızın arka ve yan bölümlerinde yerleşmiş olan saç köklerimizin bu hormondan etkilenen reseptörleri (algılayıcıları) içermemesi estetik cerrahi saç ekiminin gelişmesinin temelini oluşturmaktadır. Genetik olarak saç azalmasına meyilli insanlar için saç ekimi sevindirici bir durum oluşturur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaş:&lt;br /&gt;Saç dökülmesinin kesin bir başlama yaşı yoktur. Bu basit, fakat göz ardı edilmemesi gereken bir süreçtir. Yavaş yada hızlı olabilir. Onlu yaşlarda başlayabildiği gibi hayatın sonunda da başlayabilir. Belli bir hızla ilerleyebilen ya da bir miktar stabilize olup tekrar hızlanabilen dinamik bir süreçtir. Görüldüğü gibi genler ve hormonlar tek başına yeterli değildir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaşlanan organizmanın dayanıklılığı azalır. Saç da bir organizma parçası olduğundan, geçen yıllar saçların da dayanıklılıgını azaltır. Genetik olarak yatkınlığı olan kişilerde geçen zaman içerisinde saç dökülmesi oranı artar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kelleşme ile erkeklik hormonu arasında bir ilişki vardır. Androgen hormonu erkeklik hormonudur. Bir androgen hormonu olan testeron Alfa-5 redüktaz isimli enzim tarafından dihidrotestosterona (DHT) dönüştürülür. DHT de saç kökleri üzerindeki reseptörlere baglanarak etkisini gösterir. Alfa-5 redüktaz enzim eksikliği olan erkeklerde saç dökülmesi oluşmaz. DHT genetik olarak yatkınlığı olan kişilerde anagen faz süresini kısaltır. Bu durum her saç yaşam döngüsünde anajen fazın daha da kısalmasına yol açar. Bu saçın maulaşabileceği maksimum saç uzunluğunun azalması ve saçların genel görünümünde anagen fazında olan saçların göreceli olarak azalması demektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Katajen ve telojen faz (ara faz ve dinlenme fazı) saçın dökülmesi ile sonlanır. Bu fazlarda süre olarak değişiklik olmaz. Ancak anajen faz kısaldığında herhangi bir anda tüm saç kütlelerindeki oranlar göreceli olarak artmış olur. Bu da orantısal olarak daha fazla saçın dökülmesi demektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Anajen fazda normalde iki tip saç üretilir: 1. Terminal(kalın ve renkli)saçlar 2. Vellus (ince ve renksiz) saçlar. Bilindiği gibi vellus saçlar daha çabuk dökülen saçlardır. Yine Androgenetik Alopesi kişilerde hormonların ve genlerin etkisiyle terminal saç köklerinde gittikçe hızlanan bir biçimde küçülme (minyatürizasyon) oluşur. Bunun sonucu terminal saçlar vellus saçlara benzemeye başlar. Minyatürize olmuş köklerde zayıf, ince ve renksiz (vellus) saçlar üremeye başlar. Küçülmeye devam eden kökler bir süre sonra mikroskopla incelendiğinde hücre kılıfının bir kalıntısı haline döndüğü görülür ve saç kökü böylelikle yok olur.&lt;br /&gt;Hem erkekler hem de kadınlar androjen hormonu taşırlar. Herkeste bu hormonlar olduğuna göre niçin herkesin saçının dökülmediği sorulabilir. Burada genetik taşıyıcılık olması yanında aşağıda belirtilen hususlar da önemlidir:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1. Androgenetik Alopesi olanların saçındaki androjen reseptörlerinin sayısı fazladır. Hormon normal düzeyde olsa onu bağlayan reseptör çok olduğundan hormonun saç üzerine etkisi çok olmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2. Androgenetik Alopesili kişilerin reseptörleri daha hasastır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;3. Androgenetik Alopesili vakalarının Alfa-5 redüktaz enzimi aktivitesi daha fazladır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Stres ve Saç Dökülmesi :&lt;br /&gt;Deri hastalıkları ile stres ve ruhsal olaylar arsındaki ilişki öteden beri bilinir. Kişi psikolojik sıkıntılarını kişisel yada ailsel sorunlarını bir dermatolojik problem halinde yansıtabilmektedir. Ayrıca kendiliğinden oluşmuş bir deri problemi (saç dökülmesi) kişide vücut imajını zedeleyecek bireysel, psikolojik bozukluklara ve hatta psikososyal olumsuzluklara yol açabilmektedir. Kısaca anlatılmak istenirse, saç dökülmesi ve stres arasında iki çeşit ilişki söz konusudur:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1. Birinci ilişki nörotik bir ruhsal yapının desteklediği görünürde organik bir neden olmaksızın, stresin körüklediği saç dökülmeleri oluşabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2. İkinci ilişki ise saç dökülmesi sonucu oluşan görünüme karşı kişinin geliştirdiği psikolojik reaksiyonlardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Stres zemininde gelişen saç dökülmelerine ilişkin çeşitli önlemler çok eski tarihe dayanır. Tıp literatürü ani, ciddi stres sonucu ortaya çıkan dramatik saç kayıpları örnekleri ile doludur. Sevilen birinin ölümü, sevgiliden ayrılık, iş kaybı,? gibi akut, ciddi stres halleri çarpıcı, hızlı, şiddetli saç dökülmelerine yol açabilir ve bu duruma stresle tetiklenen telojen effluvium denir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kronik, sinsi, yavaş gidişli saç dökülmelerinde, dış etkilerin yanında psikonevrozlar ve kronik anksiyete de etkilidir. Burada saç köklerinin anajen evreden telojen evreye prematür presipitasyonu yoluyla strese yanıt oluştuğu düşünülmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Alopesi areata (Saç Kıran): Madeni para büyüklüğünde, yani 2-2,5 cm çapında dairesel ? oluşan saç dökülmesidir. Her iki cinste oluşabilir. Çoğu vaka kendiliğinden geçer. Bu hastalığın ortaya çıkışında psikososyal streslerin etkili olduğu gösterilmiştir. Özellikle çocuk hastalarda yapılan incelemeler saç dökülmesi öncesi dönemde çocukların negatif yaşam olaylarıyla karşı karşıya kaldıkları tespit edilmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Psikolojik stres sonrası olan saç dökülmelerinin altında yatan esas olay psiko-nöroendokrin sistem ile immun sistem arasındaki karmaşık etkileşmedir. Yani immun sistem psikolojik olayların etkisiyle harekete geçer ve sonuçta saç dökülmesi meydana gelir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Stres ile saç dökülmesi arasındaki ikinci ilişki saç dökülmesinin yarattığı psikolojik sorunlar (stres)dır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Saçı dökülen insanlarda yapılan çeşitli psikolojik ölçümler benlik duygusu, vücut imajı, öz saygı, kendine güven gibi duyguları etkilediği ortaya çıkmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Saç dökülmesi yaşayan kadın ve erkeklerde yapılan çalışmalarda erkeklerde saç kaybının artmasıyla depresyon, içe dönüklük, aşırı sinirlilik, özbenlik duygusunda azalma gibi olumsuz sonuçlar çıkarken, kadınların da günlük yaşamlarını negatif etkilediği ve sosyal problemler yaşadıkları görülmüştür. Erkeklerin aktif olarak bu durumla başa çıkabildikleri ancak kadınlarda saça cinsel kimlik, seksüalite, çekicilik gibi kültürel ve kişisel özel anlamlar verildiğinden başa çıkmaları daha zor olmaktadır. Bu tip kişiler toplum içersinde daha gergin, utangaç davranmakta, boyunlarını daha dik tutmakta (boyun ağrısına yol açan), sık sık saçını yıkamak, kurutmak gibi yöntemlere başvurmaktadırlar. Sonuç olarak stresli, gergin, psikolojik problemleri olan bireyler olmaktadırlar. Tedavi konseptinde bu durum dikkate alınmalıdır. Tedavide bilgilendirme, empatik dinleme ve davranışları iyileştirme gibi psikosoyal destek gerekirse ilaç tedavisi uygulanabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kozmetik Uygulamaların Ortaya Çıkardığı Saç Problemleri :&lt;br /&gt;Uzun yıllardır temel amaç olarak saçı düzenli tutmak ve görünümünü güzelleştirmek için değişik yöntemler uygulanagelmektedir. Bunlar kimyasal maddeler, kozmetik ürünler vs. dir. Ancak bu maddeler ve yöntemler saç ve saçlı deri için fiziksel bir travma nedeni olur ve bazen istenilmeyen yada kalıcı olabilen değişikliğe yol açar. Uygulamaların yalnış yapılması, kimyasal maddelerin içindeki etken maddeler ve uygulama yapılan saçın kalitesi bu olumsuz değişmelere katkıda bulunur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yapılan kozmetik uygulamalar:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1. Saçı temizlemek için kullanılan şampuanlar: Piyasada var olan bir çok şampuan türü farklı şekillerde formüle edilir ve ticari olarak normal, kuru, yağlı, harap olmuş saçlar ve boyalı saçlar için formüle edilmiş olarak satılırlar. Yağlı saçlar için kullanılan şampuanlar eğer günlük olarak kullanılırsa saçta kurumaya yol açarlar. Yine şampuanlar içindeki maddelere karşı irriten veya allerjik dermatitlerin gelişmesi mümkündür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2. Saç Boyaları: Tedrici renklendirme yapan saç boyalarının kontak dermatit yapma özelliği azdır ancak sert, kırılgan, cansız saça neden olduklarından zararlı olabilirler. Ayrıca saçta kalan metal artıkları kalıcı boya ve perma solüsyonunun uygulamasını zorlaştırır. Böyle bir uygulamada yapılırsa saçın kırılmasına neden olur.&lt;br /&gt;Yarı kalıcı boyaların saç şaftında oluşturdukları hasar azdır ancak içerdikleri boya nedeniyle kontak allerjik dermatit yapabilirler.&lt;br /&gt;Kalıcı boya uygulamalrı iki türlü olabilir. Daha koyu bir renk isteniyorsa tek bir işlem yapılır. Ancak daha açık renge boyama isteniyorsa iki aşamalı bir süreç yaşanır. Önce mevcut saçın soldurulması gereklidir. Soldurma işlemi için hidrojen peroksit yada amonyak kullanılır. Bu esnada saç kırılgan, kırışmaya müsait ve cansız bir görünüm alır. Saç şaftına oldukça zarar veren bu işlem sonucunda saç gövdesinden %?.3 oranında ağırlık kaybı olur ve böylece saç zayıflar ve kırılabilir hale gelir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Saçı şekillendirmek için, saçın taranması, fırçalanması, jel, sprey, köpük sürülmesi gibi işlemler yapılmaktadır. Saçın arka bölgeye sıkı bir şekilde toplanması yada kıvırarak saçın düzleştirme çabası ile sıkça taranması travmatik alopesi denen bir durumu ortaya çıkarabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yuvarlak fırça alopesisi bu tür fırçaların sık ver sert biçimde uygulanması ile ortaya çıkar. Burada mevcut bir anomali sonucu zaten kırılgan olan bir saçta kuvvetlı fırçalamalar saça zarar vererek fırça alopesisini oluştururlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Masaj alopesisi: Saçlı deriye ilaçların masaj yoluyla uygulanması sonucu oluşur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Saçı şekillendiren sprey, jel, parlatıcı gibi maddelerin aşırı kullanımı saç şaftında şişliklere yol açan ve boncuk saç diye tanımlanan bır durum yaratabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Travmayla birleşince kuru, cansız ve kırılmaya müsait saçlar oluşabilmektedir. Burada özellikle polyvinylpyrrolidone, vinil asetat ve sertleştirici polymerler suçlanmaktadırlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tedavisi:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1. Uygun bir şampuan önerilir. Kimyasal işleme tabi olmuş saç kuru, statik elektriklenmeye daha müsaittir. Sağlıklı, düzgün görünen bir saçta nem, nemi tutan ve saçın temel yapısını oluşturan protein en üst düzeydedir be bu özellik saçın mekanik travmaya karşı koymasını sağlar. Bu tarz kimyasal travmaya uğramış saçlarda dimethicone içeren şampuanlar kullanılmalıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2. Fizik yada kimyasal zarar görmüş saç süratle bu etkilerden uzaklaştırılmalı, kalıcı perma, fırçalama, tarama gibi işlemler en aza indirilmelidir. Sıkı saç tokaları ve bantları kullanılmamalı. Bigudi ve benzer şeylerle yatmamalı, saçlar taranırken künt uçlu ve çok sert olmayan fırçalar kullanılmamalıdır. Saçlar mümkün olduğunca kısa ve düz tutulmalıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlaçlara Bağlı Saç Dökülmeleri :&lt;br /&gt;Pek çok ilaç saç büyümesi üzerine baskılayıcı tarzda etki yapabilir. Saç folikülleri yüksek oranda kan alan bölgelerdir. Vücuda giren herhangi bir ilaç kan yoluyla saç köküne gelir. Eğer ilaç uzun süre alınır ve yoğun bir biçimde saç köküne gelirse tüm saçlar dökülebilir(diffuz alopesi).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1. Kanser ilaçları,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2. Yanlışlıkla yada intihar amacıyla alınan talyum,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;3. A vitamini fazla alınımı,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;4. Sentetik ağızdan alınan retinoidler,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;5. Heparin,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;6. Flucunazole,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;7. Doğum kontrol hapları&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;en sık saç dökülmesi yapan ilaçlardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;A. Androjenler&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1. Danozol&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;B. Antifungaller&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1. Flukonazol&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2. Itrakonazol&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;C. Antihipertansifler&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1. ACE inhibitörleri&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2. potasyum tiosiyanad&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;D. Antiinflamatuarlar&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1. Proksikam&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2. tenoksikam&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;3. ibuprofen&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;4. naproksen&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;E. Antikoagülanlar&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1. Kumarin&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2. heparin&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;3. heparinoidler&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;F. Antikolesterolemikler&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1. Klobifrat&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2. gemfibrozil&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;G. Antikonvülzanlar&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1. Dilantin&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2. karbamezapin&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;3. valporik asit&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;4. trimetadion&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;H. Antineoplazikler&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1. Altretamin&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2. amsakrin&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;3. bleomisin&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;4. karboplatin&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;5. siklofosfamid&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;6. sisplatin&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;7. sitoksan&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;8. sitarabin&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;9. daktinomisin&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;10. daunorubisin&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;11. dakarbazin&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;12. doksetaksel&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;13. etoposid&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;14. gemsitabin&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;15. gahapentin&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;I. Antitrioid ajanlar&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1. Tiourasil&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2. karbimazol&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;3. tiosiyanat&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;4. iodin&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;J. Antülserler&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1. Simetidin&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2. ranitidin&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;3. famodin&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;4. omeprazol&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;K. Antiviraller&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1. Lamivudin&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2. zidovudin&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;L. ß-blokerler&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1. Propranolol&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2. atenolol&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;3. metapronol&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;4. limolol&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;M. Psikotroplar&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1. Amfetamin&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2. antidepresanlar&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;3. diksirazin&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;4. lityum&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;5. tranilsiprimin&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;6. flurobutirofenon&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;N. Retinoidler&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1. İzotretionin&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2. etretinat&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;3. asitretin&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O. Diğer&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1. Talyum&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2. bizmut&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;3. boratlar&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;4. bromokriptin&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;5. gentamisin&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;6. kolşisin&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;7. levo dopa&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;8. minoksidil&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;9. iv immünglobulin&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;10. oral kontraseptifler&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;.Diffüz alopesi yapan ilaçlar&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlaçlara bağlı saç dökülmeleri genellikle geri dönüşümlüdür&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3087259184057784916-8246694308991432173?l=saglik-kaynagi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3087259184057784916/posts/default/8246694308991432173'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3087259184057784916/posts/default/8246694308991432173'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://saglik-kaynagi.blogspot.com/2011/08/sac-dokulmesinin-sebepleri-nedenleri.html' title='SAÇ DÖKÜLMESİNİN SEBEPLERİ NEDENLERİ NELERDİR?'/><author><name>maniac1987</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3087259184057784916.post-1038703683658866139</id><published>2011-08-23T04:49:00.001-07:00</published><updated>2011-08-23T04:49:28.170-07:00</updated><title type='text'>Sivilce (akne) ilaçları</title><content type='html'>TERCİH EDİLEN İLAÇLAR&lt;br /&gt;• Özellikle haifi derecedeki sivilcelerde deriye uygulanan krem ve losyonlar en iyisidir.&lt;br /&gt;• Benzoyl peroxide % 5 kuru cilde gece yatarken sürülür.&lt;br /&gt;• Retinoik asid % 0,025 oranlarındaki konsantrasyonlardan başlayarak gece yatarken kuru cilde sürülür. Jel formu da (Retinojel % 0,025, % 0.05)0 vardır ve oldukça kurutucudur. Başlangıç aşamasında lezyonların artmasına neden olur.&lt;br /&gt;• Kislik lezyonlara eritromisin yada Klindamisin % 2 solüsyon uygulanması&lt;br /&gt;• Tetrasıklin 250 mg günde dört defa 7-10 gün kullanılması ve dozun en düşük etkin doza kadar azaltılması.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;DİĞER NOTLAR&lt;br /&gt;• Akne (Sivilce), genellikle hasta için, doktora ifade ettiğinden daha ciddi bir sorundur&lt;br /&gt;• Akne (Sivilce) zamanla geriler.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3087259184057784916-1038703683658866139?l=saglik-kaynagi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3087259184057784916/posts/default/1038703683658866139'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3087259184057784916/posts/default/1038703683658866139'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://saglik-kaynagi.blogspot.com/2011/08/sivilce-akne-ilaclar.html' title='Sivilce (akne) ilaçları'/><author><name>maniac1987</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3087259184057784916.post-4775177378509687142</id><published>2011-08-23T04:47:00.003-07:00</published><updated>2011-08-23T04:47:38.886-07:00</updated><title type='text'>C vitamini ve faydaları – yararları nelerdir ? – Eksikliğinde görülen rahatsızlıklar ? – Hangi yiyeceklerde bulunur ?</title><content type='html'>C vitamininin başlıca rolü doku bağlarını tutan ana protein maddesi olan kollageni üretmek ve bağışıklık sistemi, sinir sistemi, hormonlar ve besinlerin emilimi fonksiyonlarına (E vitamini ve demir gibi) destek olmaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Göz merceği ve akciğer gibi yapılarda antioksidan olarak çalışır. C vitamini ayrıca antioksidan yapıda olan E vitaminine dönüşebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yüksek dozda alınması halinde ne gibi yararlar getireceği yolunda çalışmalar sürmekle birlikte, beta karoten gibi, antioksidan etki nedeniyle, kanser, kalp-damar hastalıkları ve katarakta yakalanma ihtimalini azalttığı belirlenmiştir. Ayrıca, soğuk algınlığı gibi hastalıklara karşı da direnci arttırmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;C vitamini eksikliği:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eksikliğinde oluşan en ağır durum skorbüt hastalığıdır. Bunun dışında diş eti kanamaları ve çekilmeler, enfeksiyonlara karşı dayanıksızlık ve zor iyileşme, deride küçük kanamalar, halsizlik ve iştahsızlık görülen diğer belirtilerdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eksikliğin artması durumunda burun kanamaları, ağız içinde yaralar, diş kayıpları, eklem şişmeleri, kemik ağrıları ve nefes darlığı görülmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çocuklarda büyümenin yavaşlaması, enfeksiyonlara karşı vücut direncinin azalması ve sık mikrobik hastalıkların gelişmeye başlaması gibi bir çok sağlık sorununun C vitamini ile ilişkili olduğu düşünülmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;C Vitamini hangi yiyeceklerde bulunur: Kuşburnu, muz, taze sebze, maydanoz, kabak, soğan, domates, lahana, ıspanak, kıvırcık, biber&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3087259184057784916-4775177378509687142?l=saglik-kaynagi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3087259184057784916/posts/default/4775177378509687142'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3087259184057784916/posts/default/4775177378509687142'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://saglik-kaynagi.blogspot.com/2011/08/c-vitamini-ve-faydalar-yararlar.html' title='C vitamini ve faydaları – yararları nelerdir ? – Eksikliğinde görülen rahatsızlıklar ? – Hangi yiyeceklerde bulunur ?'/><author><name>maniac1987</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3087259184057784916.post-5845345872342061461</id><published>2011-08-23T04:47:00.001-07:00</published><updated>2011-08-23T04:47:16.424-07:00</updated><title type='text'>Hurmanın faydaları</title><content type='html'>Vücudun yaşlanma belirtilerini azaltıyor. Kansızlığa iyi gelip, karaciğeri kuvvetlendiriyor… Özellikle hacıların ve umreye gelenlerin yoğun ilgi gösterdiği Medine hurması, önümüzdeki ay ağaçlarından taze olarak toplanacak. Medinede Türk iş adamı Zeki Yetimin “Vadi Buthan” adlı hurma bahçesinde taze hurmaların toplanması için hazırlıklar sürüyor. 300 hurma ağacının bulunduğu bahçede, birbirinden lezzetli onlarca hurma toplanarak pazara sürülecek. İş adamı Zeki Yetim, hurmanın bir çok faydası olduğunu bildirdi. HURMANIN FAYDALARI Ramazan sofralarının meyvesi olarak bilinen hurma, her zaman tüketilmesi gereken bir yiyecek olarak tanınıyor. Hurma, şeker oranı yüksek olmasına karşın, kilo aldırmayan bir yapıya sahip. Özellikle suda çözünebilir lif içeriği yüksek olması hurmanın sindirim sistemi rahatsızlıklarını kabızlık, gaz vb önlemeye ve gidermeye yardımcı olduğu ve günlük yaşamın getirdiği yorgunluktan kurtulmak için de yararlı bir meyve olarak biliniyor. Zeki Yetim hurmanın yararlarına ilişkin şunları söyledi: Hurma protein içeriyor. Protein, yağ ve karbonhidrat üçünü bir arada içeren tek meyvedir. Vücudun yaşlanma belirtilerini azaltır. Saf hurma cildi besler, hamilelik ve güneş lekelerini yok eder. İçerdiği demir sayesinde, kansızlığa iyi gelir. B1, B2 vitaminlerinin bir arada bulunmasından ötürü karaciğeri kuvvetlendirir. Boğaz ağrısına, öksürüğe iye gelir. Kansere ve kalp damar hastalıklarına karşı koruyucudur. İçerdiği bol fosfor ve kalsiyum ile kemik hastalıklarına karşı koruyucu özellik taşır. Şeker hastaları için çok yararlı bir besindir. Hurma, zihni ve sinir sistemini dinlendirici özelliğe de sahiptir. Hurma çekirdeği karın şişliklerine ve bağırsak gazlarına ve toksinlere karşı kullanılıyor. Çekirdeği parçalanarak su ile iyice kaynatılıp içilirse, böbrek ve safra taşları olan hastalara şifa veriyor. HURMA TÜRLERİ İş adamı Zeki Yetim, Hurmanın çok çeşidi vardır. Fakat bunlardan bir kısmı çarşı ve pazarlarda meşhur olmuş müşterilerin beğenisini kazanmıştır. Özellikle, hurma Suudi Arabistan, Körfez ülkeleri, Mısır ve Irakta yetişiyor dedi.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3087259184057784916-5845345872342061461?l=saglik-kaynagi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3087259184057784916/posts/default/5845345872342061461'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3087259184057784916/posts/default/5845345872342061461'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://saglik-kaynagi.blogspot.com/2011/08/hurmann-faydalar.html' title='Hurmanın faydaları'/><author><name>maniac1987</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3087259184057784916.post-771243276133466517</id><published>2011-08-23T04:41:00.000-07:00</published><updated>2011-08-23T04:46:53.725-07:00</updated><title type='text'>Bel Fıtığı ve Boyun Fıtığı Tedavisi için Şifalı Bitkiler – Bitkisel Çözüm</title><content type='html'>Bel fıtığı nasıl geçer, boyun fıtığı nasıl geçer, bel fıtığına ne iyi gelir, boyun fıtığına ne iyi gelir, bel fıtığı için bitkisel çözüm, boyun fıtığı için bitkisel çözüm.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Prof. Dr. İbrahim Saraçoğlu bel ve boyun fıtığı için kırkkilit bitkisi kürünü tavsiye ediyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tarifi: Bel ve boyun fıtığı için 1 su bardağı suya 2-3 yemek kaşığı kırkkilit (atkuyruğu ) bitkisi koyarak 5 dakika kaynatın.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bel veya boyun fıtığı olan bölgeye dıştan ılık olarak kompres yapın.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3087259184057784916-771243276133466517?l=saglik-kaynagi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3087259184057784916/posts/default/771243276133466517'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3087259184057784916/posts/default/771243276133466517'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://saglik-kaynagi.blogspot.com/2011/08/bel-ftg-ve-boyun-ftg-tedavisi-icin.html' title='Bel Fıtığı ve Boyun Fıtığı Tedavisi için Şifalı Bitkiler – Bitkisel Çözüm'/><author><name>maniac1987</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3087259184057784916.post-8212071347856241202</id><published>2011-08-23T04:39:00.000-07:00</published><updated>2011-08-23T04:40:55.680-07:00</updated><title type='text'>Trigliserid nedir? Nasıl düzenlenir?</title><content type='html'>TRİGLİSERİD NEDİR?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yağ ve yağ içeren tereyağ, margarin, mısır özü, canola yağı tamamıyla trigliserid formatındadır.Vücut hücrelerimizde yağlar tigliserid formatında depolanır. Her gün yediğimiz yiyeceklerin içinde mutlaka trigiserid formatında yiyecekler mevcuttur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Trigliserid vücudumuzda karaciğerde bir kaç yolla işlem görür.&lt;br /&gt;1-Eğer çok fazla doymuş yağ (katı yağ) yediysek, karaciğer daha fazla kollestrol üretir ve kan içindeki kolestrol değeri de yükselir.&lt;br /&gt;2-Eğer çok fazla kalori aldıysak karaciğer bunu trigliseride dönüştürür ve yağ olarak depolar.&lt;br /&gt;3-Eğer çok fazla alkol alıyorsak, karaciğer daha fazla trigliserid üretir ve kandaki trigliserid oranı artar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;YÜKSEK TRİGLİSERİD BİR SAĞLIK PROBLEMİDİR?&lt;br /&gt;Kanda yüksek trigliserid uzun dönemde diğer risk faktörlerini de beraberinde getirir, en önemli risk faktörünü de kalp krizinde görürüz. Risk faktörleri fiziksel aktivite sıklığımız, kandaki trigliserid seviyemiz, yüksek kan kolestrolümüz, genetik fakörler, sigara alışkanlığı, yüksek tansiyon ve şişmanlıkla artış gösterir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;TRİGLİSERİD NE ZAMAN ÖLÇÜLMELİ?&lt;br /&gt;Trigliserid seviyemiz total kolestrol seviyemizle ilgili ölçülebildiği gibi, aşağıdaki faktörlerde de önem taşır:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yüksek total kolestrol,&lt;br /&gt;Kalp krizine kesin neden olacak iki faktöre sahip kişiler örneğin sigara içen ve şişman olanlar,&lt;br /&gt;Diabet, yüksek tansiyon, şişmanlık, kronik böbrek yetmezliği, dolaşım bozukluğu gibi sağlık sorunlarında ,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kan trigliserid seviyemiz yediğimiz öğün içeriğiyle de ilgilidir. İçilen ilaçlar, hormon tedavisi, diet, menstrasyon dönemi, gün içinde yapılan yoğun egzersiz ölçümün sonucunu etkiliyebilir. Alkol ve ilaç kullanımı trigliserid seviyesini etkiler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;NORMAL TRİGLİSERİD SEVİYESİ NEDİR?&lt;br /&gt;Normal Trigliserid seviyesi 50-200 mg arasında olmalıdır. Normal trigliserid seviyesi genellikle normal kolestrol seviyesiyle paralel gider. Yüksek trigliserid seviyesine sahip kişilerde kalp krizi riski diğer hastalık risklerinden daha yüksektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;NE KADAR YAĞ TÜKETİLMELİDİR?&lt;br /&gt;Kalori miktarına göre almamız gereken yağ miktarı&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1.200 cal. 40 gm&lt;br /&gt;1.500 cal. 50 gm&lt;br /&gt;1.800 cal. 60 gm&lt;br /&gt;2.000 cal. 65 gm&lt;br /&gt;2.200 cal. 70 gm&lt;br /&gt;2.500 cal. 80 gm&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;KAN TRİGLİSERİD SEVİYESİ NASIL DÜZENLENEBİLİR?&lt;br /&gt;Özellikle düşük yağ seviyesi olan yiyecekler seçilmelidir. Haftada en fazla 2-3 yumurta yenmelidir. Bu ürün tüketildiği zaman posalı yiyecekler kullanılmalıdır.&lt;br /&gt;Boyumuza göre normal kilomuza gelmemiz gerekir. Hızlı verilen kilolarda trigliserid seviyesinin ayarlanması gerekir.&lt;br /&gt;Fiziksel aktivitenizi arttırın. Fiziksel aktivitedeki artış trigliserid seviyemizin düşmesine neden olur.&lt;br /&gt;Sigara içmeyin.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3087259184057784916-8212071347856241202?l=saglik-kaynagi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3087259184057784916/posts/default/8212071347856241202'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3087259184057784916/posts/default/8212071347856241202'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://saglik-kaynagi.blogspot.com/2011/08/trigliserid-nedir-nasl-duzenlenir.html' title='Trigliserid nedir? Nasıl düzenlenir?'/><author><name>maniac1987</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3087259184057784916.post-5633863300753795722</id><published>2011-08-23T04:28:00.001-07:00</published><updated>2011-08-23T04:28:42.207-07:00</updated><title type='text'>Kene – Kırım-Kongo Kanamalı Ateşi Hastalığı – Kene Isırığı</title><content type='html'>Son yıllarda daha sıkça duyulmaya başlayan, bahar-yaz dönemlerinde artış gösteren ve ağırlıklı olarak keneler aracılığıyla bulaşan virütik bir hastalıktır. İlk olarak 1944 yılında Kırım’da, sonra 1956 yılında Kongo’da tanımlanmış ve sonra aynı hastalık olduğu anlaşılmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Keneler, kan emerek beslendikleri için hemen tüm yabani ve evcil hayvanların (inek, koyun, köpek, kemiriciler, yerde beslenen kuşlar vb.) üzerinde bulunabilir ve bu hayvanlardan insana geçebilirler. Ayrıca, çalılık ve yeşil, yüksek otlu alanlarda bulunan keneler, beslenmek için doğrudan insanlara da geçip ısırabilirler. Bu nedenle daha çok kırsal bölgelerde ve hayvancılıkla uğraşan kişilerde görülmekle birlikte kentsel alanlardaki uygun ortamlarda da bulunabilirler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Virüs ile bulaşmış keneler, kan emişini tamamladıktan sonra ayrılırken bir sıvı salgılarlar. Virüs genellikle bu sıvı ile bulaşır. Kan emdikleri ve virüsü bulaştırdıkları tüm canlılar hasta olabilir fakat hastalık genellikle hayvanlarda hafif ve bulgusuz seyreder. Bu nedenle daha az görülmekle birlikte hasta hayvanların salgıları ve kanları aracılığıyla da hastalık bulaşabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kenelerin kan emişi genellikle uzun bir süreçtir. Sinekler gibi hemen sokup kısa sürede kan emişini bırakmazlar. Kan emmeye başlayan kene, ağız kısmındaki hortumunu cilt içine sokar ve doyuncaya kadar çıkartmaz. Bu hortum, geri çıkışı engellemek için çıkıntılar içerdiğinden kolay çıkmaz. Bu nedenle keneyi çıkartmak için zorlamamak gerekir. Çok zorlandığında sıvıyı erken salgılayıp virüsü bulaştırabilir veya boru kısmı koparak cilt içinde kalabilir. Ayrıca, zorlama kenenin patlayarak enfekte sıvı ve kanının cildimizdeki çiziklerden ya da gözümüze sıçrayarak bulaşmasına yol açabilir. Bu nedenle vücuda yapışık kene görüldüğünde bir cımbızla ağız kısmından tutularak yavaşça sağa-sola oynatılıp bir vida gibi çıkartılmaya çalışmalı ya da bir sağlık kurumuna başvurularak çıkartılması sağlanmalıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hastalık oluşması ve bulguları:&lt;br /&gt;Hastalık genellikle kene ısırığı ile virüsün bulaşmasından 1-3 gün sonra ortaya çıkar. Bu süre en fazla 9 güne kadar uzayabilir. Hasta hayvanın kan ve vücut sıvıları bulaşmış ise bu durumda hastalığın ortaya çıkışı 13 güne kadar uzayabilmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ateş, kırıklık, baş ağrısı, halsizlik, aşırı duyarlılık, kol, bacak ve sırtta şiddetli ağrı ve belirgin iştahsızlık bulguları ile başlar. Bazen kusma, karın ağrısı ve ishal olabilir.&lt;br /&gt;İlk günlerde yüz ve göğüste küçük cilt altı kanamaları, gözlerde kızarıklık, gövde, kol ve bacaklarda bir yere çarpmış gibi cilt altı kanamalar oluşabilir.&lt;br /&gt;Burun kanaması, kanlı kusma, kanlı dışkılama, kanlı idrar görülebilir. Vajinal kanamaya da rastlanabilir.&lt;br /&gt;Ağır olgularda hepatit, karaciğer, böbrek, akciğer yetmezlikleri oluşabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tedavi: Diğer çoğu virüs hastalıklarında olduğu gibi bu hastalığın da doğrudan bir tedavisi ve etkili bir ilacı olmayıp daha çok destek tedavisi ve bulguları gidermeye yönelik tedaviler ve bazı antivirütik ilaçlar uygulanmaktadır.&lt;br /&gt;Erken dönemde başlanılan destek tedavi daha başarılı sonuç vermektedir. Geç başlanılan tedavi ve ağır seyredebilen hastalık öldürücü olabilmektedir.&lt;br /&gt;Hastalığa karşı aşı çalışması yürütülmekle birlikte henüz koruyucu bir aşı geliştirilememiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Korunma:&lt;br /&gt;Hastalık, kenelerin sokması sonrası salgıladıkları sıvıyla, kenelerin çıkartılırken ezilmesi sonucu çıkan sıvı ve kanıyla veya kene sokması sonucu virüsü alıp hasta olmuş hayvanların kan ve salgıları ile bulaşabilmektedir. Bu nedenle:&lt;br /&gt;Mera ve meskenlerde yerleşik keneler kan emerek beslenirler. Hayvanları kenelerden uzak tutarak kenelerin yayılmaları engellenmelidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yeşil ve piknik alanlarına gidildiğinde (su kenarları, otlaklar, çalılık ve yüksek otlu alanlar) uzun giysiler giymeli, bacakları açıkta bırakmamalı, paçalar çorap içine konulup kenenin vücuda ulaşması zorlaştırılmalıdır. Dönüşte tüm vücut kontrol edilip yapışık kene olup olmadığına bakılmalıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yeşil alanlara giderken böcek kaçırıcı sıvı ve jeller cilde sürülebilir veya giysilere emdirilebilir. Bu maddelerin az da olsa sağlık&lt;br /&gt;sakıncaları olduğu dikkate alınmalıdır. Hayvan besliyorsanız hayvanlarınızı dolaştırırken onlara da bu sıvılardan sürebilirsiniz.&lt;br /&gt;Vücuda yapışık kene tespit edildiğinde keneyi çıkartmak için fazla zorlamamalı, halk arasında yaygın olduğu şekliyle sigara veya kibritle yakma, kenenin üzerine kolonya, alkol veya diğer kimyasal maddeler uygulanmamalıdır. Bu maddeler kenenin daha erken aşamada kusmasına ve enfekte sıvıyı vücudumuza salgılamasına neden olabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Vücuda yapışık kene tespit edildiğinde eldiven takarak ve bir cımbız ile kene vücuda yapışık ağız kısmından tutularak yavaşça sağa-sola sallanarak bir vida gibi çıkartılmalı veya bir sağlık kurumuna başvurularak çıkartılması sağlanmalıdır.&lt;br /&gt;Hasta kişiler ile temasta vücut sıvıları aracılığıyla bulaşma olabileceği unutulmamalıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Artık piknik yapmak da riskli hale geldi.&lt;br /&gt;Kenelerle karşılaşmamanız dileğiyle,&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3087259184057784916-5633863300753795722?l=saglik-kaynagi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3087259184057784916/posts/default/5633863300753795722'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3087259184057784916/posts/default/5633863300753795722'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://saglik-kaynagi.blogspot.com/2011/08/kene-krm-kongo-kanamal-atesi-hastalg.html' title='Kene – Kırım-Kongo Kanamalı Ateşi Hastalığı – Kene Isırığı'/><author><name>maniac1987</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3087259184057784916.post-1116809272250140742</id><published>2011-08-23T04:27:00.003-07:00</published><updated>2011-08-23T04:28:10.986-07:00</updated><title type='text'>Vücudumuzun bölümleri ve iç organlarımız nelerdir?</title><content type='html'>&lt;a href="http://img3.imageshack.us/img3/8530/vucudumuz.jpg" onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 602px; height: 788px;" src="http://img3.imageshack.us/img3/8530/vucudumuz.jpg" border="0" alt="" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3087259184057784916-1116809272250140742?l=saglik-kaynagi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3087259184057784916/posts/default/1116809272250140742'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3087259184057784916/posts/default/1116809272250140742'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://saglik-kaynagi.blogspot.com/2011/08/vucudumuzun-bolumleri-ve-ic-organlarmz.html' title='Vücudumuzun bölümleri ve iç organlarımız nelerdir?'/><author><name>maniac1987</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3087259184057784916.post-1516844246174092771</id><published>2011-08-23T04:27:00.001-07:00</published><updated>2011-08-23T04:27:32.839-07:00</updated><title type='text'>Dolaşım Bozukluğunun Belirtileri Nelerdir?</title><content type='html'>Eğer kan vücutta tek bir bölgede sıkışırsa dolaşım bozukluğu ortaya çıkabilir. Bu sorun genellikle el ve bacaklarda daha sık gözlemlenir. Bunun yanı sıra dolaşım sorunları tedavi edilmemesi halinde kalp ve beyin gibi önemli organları da etkileyebilir. Periferal arter rahatsızlığı ve periferal vasküler rahatsızlık dolaşım bozukluğunun neden olduğu önemli hastalıklardır. Bu rahatsızlık da oldukça ciddidir ve tedavi gerektirir. Periferal vasküler rahatsızlık beyin ve kalp çevresindeki kan damarlarının daralması sonucu gözlemlenen bir rahatsızlıktır. Bu sorun ilerleyen zamanlarda kan akışını zayıflatır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kan dolaşımı bozukluğunun belirtileri arasında el ve ayaklarda üşüme, baldır kaslarında kramplar, ayaklarda şişme ve ağrı ve yorgunluk, varis oluşumu, cilt renginde açılma ve enfeksiyonlarda yavaş iyileşme yer almaktadır. Eğer dolaşım bozukluğununuz olduğunu düşünüyorsanız bir doktora gidip muayene olmanız oldukça önemlidir. Uygulanacak bazı fiziksel testler,MR, röntgen gibi testlerden sonra hastaya teşhis konur. Tedavi edilmediği taktirde rahatsızlık kan pıhtılaşmaları, demans ve kalp krizi gibi ciddi sorunlara neden olabilir. Diyabet, yüksek kolesterol ve yüksek kan basıncı gibi bazı rahatsızlıklar dolaşım bozukluklarına neden olabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rahatsızlığın erken teşhisi tedavide oldukça büyük bir adımdır. Doktorunuz ile sorunlarınızı tartıştıktan sonra size bazı tedavi yöntemleri önerilir. Tedavi tavsiyelerinin birçoğu yaşam tarzı değişikliklerini içerir. Bu değişiklikler arasında düzenli beslenme, düzenli egzersiz ve sigarayı bırakma yer almaktadır. Diyabet hastaları çoğu zaman dolaşım sorunları ile karşı karşıya kalırlar. Bu durumu kontrol altında almanın en önemli yöntemi kan şekeri seviyesinin düzenli olarak gözlemlenmesidir. Eğer yüksek kan basıncı veya yüksek kolesterol sorununuz varsa kan akışını geliştirmeye yardımcı bazı ilaçlardan faydalanabilirsiniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dolaşım sorunları yukarıda da belirtildiği gibi kalp ve beyin gibi önemli organları etkileyebilir. Beynimiz kan dolaşımının %20’sini almaktadır. Kan akışı herhangi bir nedenden dolayı düşüş gösterirse bu durum hafıza kaybı ve zihinsel bulanıklık gibi sorunlara yol açabilir. Baş ağrıları ve baş dönmeleri de kan dolaşımı bozukluklarının arasında yer almaktadır. Eğer kan dolaşımı sorunları kalbi etkilerde göğüs ağrıları, yüksek kan basıncı, kolesterol seviyesinde artış gibi belirtiler gözlemlenebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Böbreklerdeki dolaşım bozuklukları iştahınızı etkileyebilir ve ani kolo kayıplarına neden olabilir. Eğer el, ayak ve ayak bileklerinizde şişmeler varsa bu böbreklerdeki dolaşım bozukluklarının belirtisi olabilir. Daha önce de belirtildiği gibi dolaşım sorunları el ve ayakları önemli ölçüde etkiler. Bu durumun nedeni el ve ayaklara giden kan dolaşımının azalmasıdır. Kan dolaşımı bozukluklukları aynı zamanda üreme organlarını da etkileyebilir. Kişi kendisini oldukça yorgun hissedebilir ve libidoda azalma gözlemlenebilir.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3087259184057784916-1516844246174092771?l=saglik-kaynagi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3087259184057784916/posts/default/1516844246174092771'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3087259184057784916/posts/default/1516844246174092771'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://saglik-kaynagi.blogspot.com/2011/08/dolasm-bozuklugunun-belirtileri.html' title='Dolaşım Bozukluğunun Belirtileri Nelerdir?'/><author><name>maniac1987</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3087259184057784916.post-275767733072011066</id><published>2011-08-23T04:07:00.001-07:00</published><updated>2011-08-23T04:07:59.268-07:00</updated><title type='text'>ALTINOTU ( ALTIN ÇİÇEK ) Altın çilek faydaları yararları zararları nelerdir</title><content type='html'>ALTINOTU ( ALTIN ÇİÇEK ) :&lt;br /&gt;Ölmezçiçek ve güveotu da denilebilen isimleridir. Flavonlar ,reçine, kumarin ve acı madde ile bir miktar da uçucu yağ içermektedir.Altın çilek otunun faydaları saymakla bitmez. Binbirçeşidi vardır.&lt;br /&gt;Faydalarından bahsetmek gerekirse ;&lt;br /&gt;- İdrar söktürücü özelliği vardır.&lt;br /&gt;- Mide suyunu, safra ve pankreas suyunu arttırır.&lt;br /&gt;- İdrar yolu taşlarını düşürür ve idrar yolu iltihaplarına karşı faydalıdır.&lt;br /&gt;- Mesane ve prostat iltihaplanmasına da iyi gelmektedir.&lt;br /&gt;- Tokluk hissi vermektedir.&lt;br /&gt;- Basura faydası vardır.&lt;br /&gt;- Eklem ağrılarını azaltmaktadır.&lt;br /&gt;- Romatizmaya karşı etkisi çoktur.&lt;br /&gt;- Eskiden kanlı basur ve dizanteriye karşı da kullanılmış olan bir bitkidir.&lt;br /&gt;- Kılcan damarların yapısının korunması için de çok yararlı olan bitki. Böylece kılcal damarların yırtılmasını ve kanamasını önlemektedir.&lt;br /&gt;- Düşük tansiyona yararlıdır.&lt;br /&gt;- Egzamaya karşı faydası vardır.&lt;br /&gt;- Kulak çınlaması ve kulağın ağır işitmesine karşı da etkilidir.&lt;br /&gt;- Cinsel iktidarsızlığa da faydalıdır.&lt;br /&gt;- Adet sancılarını azaltıp rahim iltihabını da söker.&lt;br /&gt;- İshali kesmektedir.&lt;br /&gt;- Astıma faydası vardır.&lt;br /&gt;- Ülsere de etkilidir.&lt;br /&gt;Nasıl kullanmanız gerektiğinden bahsedecek olursak ;&lt;br /&gt;1 çorba kıyılmış bitki 400 gr kaynar su da çay gibi demleyiniz. Yemeklerden yarım saat önce günde 3’er defa için.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3087259184057784916-275767733072011066?l=saglik-kaynagi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3087259184057784916/posts/default/275767733072011066'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3087259184057784916/posts/default/275767733072011066'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://saglik-kaynagi.blogspot.com/2011/08/altinotu-altin-cicek-altn-cilek.html' title='ALTINOTU ( ALTIN ÇİÇEK ) Altın çilek faydaları yararları zararları nelerdir'/><author><name>maniac1987</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3087259184057784916.post-8457796032995829606</id><published>2011-08-23T04:06:00.002-07:00</published><updated>2011-08-23T04:07:00.800-07:00</updated><title type='text'>Bıldırcın Yumurtasının Faydaları Yararları Zararları Nelerdir?</title><content type='html'>Tavuk yumurtası ile kıyaslandığında bir hayli yüksek besin değerlerine sahip olan bıldırcın yumurtası toplumumuz tarafından fazla tüketilmeyen bir gıdadır. Tartı hesabı 5 bıldırcın yumurtası 1 tane tavuk yumurtasına bedelken, oysaki faydaları neredeyse onu eşsiz kılmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bıldırcın yumurtasını piyasada uygun fiyata rahatlıkla temin edip, tavuk yumurtası ile pişirilen bütün yemekleri yapabilirsiniz. Bunun yanı sıra yaygın kullanım, bir bıldırcın yumurtası su bardağına kırılır, üzerine bir kaşık bal katılır ve üstü süt ile tamamlanarak da kullanılması şeklindedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Makalemizde bıldırcın yumurtasının faydaları ile ilgili bilinmeyenleri sizler için araştırdık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İÇERİK&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tavuk yumurtasına oranla 5 kat daha fazla fosfor, 8 kat demir, 9 kat protein içermektedir. Bunlara ilaveten 6 kat fazla B1, 15 kat fazla B2 vitamini, 9 kat fazla protein ihtiva ediyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;FAYDALARI NELERDİR?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Uzmanlar özellikle süt ve balla karıştırıldığında astım, öksürük ve alerjiye şifa olmaktadır. Tabi bir antibiyotiktir.&lt;br /&gt;Üst solunum yolları enfeksiyonları uzmanlık alanına girmektedir.&lt;br /&gt;Cinsel gücü artırır. ( afrodizyak )&lt;br /&gt;İnsana güç ve zindelik verir.&lt;br /&gt;Çocuklar için vitamin kapsülleri değerindedir. Bedensel ve zihinsel gelişime yardımcı olur.&lt;br /&gt;Çocukların bağışıklık sistemini güçlendirdiği ve iştahlarını artırdığı belirlenmiştir.&lt;br /&gt;Protein açlığının giderilmesine birebirdir.&lt;br /&gt;Ameliyat sonrası iyileşmeyi hızlandırır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bıldırcın yumurtasının bulunabiliyorsa, özellikle astım için doğal olanları tercih edilmelidir. Doğal yumurtayı yapan bıldırcın özgürdür. Özgür olduğu için de doğadan astımın ilacı olan ot ve tohumları severek tüketmektedir. Halbuki, üretilen bıldırcınlar, yemle beslenmekte olup hür değildirler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ÖNEMLİ NOT&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bebeklerde, çocuklarda kullanıldığı gibi kullanılmamalıdır. Yani, bebeğiniz en az 3-4 yaşına gelene kadar vermemelisiniz. Bunun sebepleri şunlardır;&lt;br /&gt;Bebeğin böbrekleri erişkinler gibi çalışmadığı için böbrekleri yormaktadır.&lt;br /&gt;Tavuk yumurtasına göre daha yoğun olduğu için, 2 kat daha fazla alerji etkisi yapabilir. Halbuki, bebeğinin bağışıklık sistemi yeteri kadar gelişmemiştir.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3087259184057784916-8457796032995829606?l=saglik-kaynagi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3087259184057784916/posts/default/8457796032995829606'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3087259184057784916/posts/default/8457796032995829606'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://saglik-kaynagi.blogspot.com/2011/08/bldrcn-yumurtasnn-faydalar-yararlar.html' title='Bıldırcın Yumurtasının Faydaları Yararları Zararları Nelerdir?'/><author><name>maniac1987</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3087259184057784916.post-5992724509224022253</id><published>2011-08-23T04:06:00.001-07:00</published><updated>2011-08-23T04:06:34.820-07:00</updated><title type='text'>öksürük için adaçayı – İbrahim Saraçoğlu</title><content type='html'>Adaçayının içeriğindeki salvin, carnosol asiti ve cirsimaritin antibiyotik özelliği taşıyan etkin maddelerdendir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Adaçayının içinde bulunan önemli bir eterik yağ da, cineol’dür. Cineol, öksürüğü önleyici bir maddedir. Kısacası, adaçayı hem doğal bir antibiyotik hem de doğal bir öksürük önleyicidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Adaçayının içeriğinde bulunan doğal antibiyotik özelliği taşıyan etkin maddeler suda çözünebilen maddelerdir. Suda çözünme özellikleri taşıdıkları için, alkolle tentürleri yapılmadan doğrudan sıcak suda demleyerek kullanma imkânı sağlamaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ağız gargaralarının çoğu bir miktar alkol kullanılarak hazırlanmak zorundadadır. Çünkü bir çok bitkinin içeriğindeki doğal antibiyotik özelliği taşıyan etkin maddeler suda çözünmedikleri için, su ile hazırlanmaları durumunda etkili olamamaktadırlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Adaçayının içeriğindeki doğal antibiyotik özellikli etkin maddeler suda çok kolay çözünme özelliği gösterdikleri için, hem yetişkinler hem de çocuklar için, sıcak suda demleyerek (kısık ateşte kaynatarak) gargara olarak hazırlanmasına imkân sağlamaktadır.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3087259184057784916-5992724509224022253?l=saglik-kaynagi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3087259184057784916/posts/default/5992724509224022253'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3087259184057784916/posts/default/5992724509224022253'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://saglik-kaynagi.blogspot.com/2011/08/oksuruk-icin-adacay-ibrahim-saracoglu.html' title='öksürük için adaçayı – İbrahim Saraçoğlu'/><author><name>maniac1987</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3087259184057784916.post-6594134038376383370</id><published>2011-08-23T03:59:00.002-07:00</published><updated>2011-08-23T04:00:13.906-07:00</updated><title type='text'>Bağışıklık Sistemi İçin Vitamin Takviyeleri</title><content type='html'>Bağışıklık sistemine yardımcı olan birçok vitamin takviyesi vardır. Bu takviyeler bağışıklık sistemini destekleyerek vücudun hastalıklar ile daha etkili bir biçimde savaşmasını sağlar. İşte bazı vitaminler ve vücut üzerindeki etkileri:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;E vitamini: E vitamini oldukça güçlü bir antioksidandır ve bağışıklık sistemini güçlendirir. E vitamini yok olan hücrelerin yapını arttırır. Ayrıca E vitamini, bağışıklık hücrelerinin üretimini sağlar. Yaşlanmanın etkilerini de yok etmeye yardımcı olan E vitamini günlük olarak 100-400 mg olarak tüketilmektedir. Alkol ve sigara içen kişilerin sağlıklı kişilere oranla bu vitamini daha fazla tüketmeleri gerekir. Düzenli E vitamini tüketimi kardiyovasküler rahatsızlıkların riskini azaltır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;C vitamini: Oldukça güçlü bir antioksidan olan C vitamini meyve ve sebzeler ile alınabilir. Vücudun savunma mekanizmasını güçlendiren C vitamini bağışıklık sistemindeki beyaz hücrelerin üretimini arttırır. E vitamini gibi C vitamini de kardiyovasküler rahatsızlıkların riskini düşürür ve kolesterol seviyesini düşürerek kalp krizi riskini azaltır. Ayrıca C vitamini göğüs kanseri ve prostat problemleri gibi rahatsızlıklara yakalanma riskinde azalır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;D vitamini: D vitamini takviyeleri genellikle fazla güneş ışığı almayan yerlerde yaşayan kişiler tarafından alınır. Bağışıklık sistemini güçlendiren D vitamini soğuk algınlığı ve grip gibi rahatsızlıklara iyi gelir. D vitamini takviyeleri oldukça uygun fiyatlıdır ve bu nedenle düzenli olarak güneş görmeyen kişiler tarafından düzenli olarak alınmalıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;B vitamini: B vitamini takviyeleri bazı antikorların üretimini ve beyaz hücrelerin üretimini arttırarak bağışıklık sistemine yardımcı olur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;A vitamini: Bağışıklık sistemini güçlendiren A vitamini beyaz hücre üretimine yardımcı olur ve vücuttaki mikrop, bakteri ve virüslerin atılmasına yardımcı olur&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3087259184057784916-6594134038376383370?l=saglik-kaynagi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3087259184057784916/posts/default/6594134038376383370'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3087259184057784916/posts/default/6594134038376383370'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://saglik-kaynagi.blogspot.com/2011/08/bagsklk-sistemi-icin-vitamin.html' title='Bağışıklık Sistemi İçin Vitamin Takviyeleri'/><author><name>maniac1987</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3087259184057784916.post-6577997276554021397</id><published>2011-08-23T03:59:00.001-07:00</published><updated>2011-08-23T03:59:49.813-07:00</updated><title type='text'>K vitamini ve faydaları – yararları nelerdir ? – Eksikliğinde görülen rahatsızlıklar ? – Hangi yiyeceklerde bulunur ?</title><content type='html'>K Vitamini: Kan pıhtılaşması için önemli rolü vardır. Bazı araştırmalar özellikle yaşlılarda kemikleri güçlendirdiğini göstermektedir. Kanser oluşma riskini azaltmaktadır.Kemik metabolizmasını düzenleyici etkisi vardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;K vitamini eksikliği: K vitamini özellikle pıhtılaşma için oldukça gerekli bir vitamindir. Eksikliği diş etinde kanamalar, yaralar, burun kanamaları gibi şikâyetler yaratabilir.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3087259184057784916-6577997276554021397?l=saglik-kaynagi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3087259184057784916/posts/default/6577997276554021397'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3087259184057784916/posts/default/6577997276554021397'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://saglik-kaynagi.blogspot.com/2011/08/k-vitamini-ve-faydalar-yararlar.html' title='K vitamini ve faydaları – yararları nelerdir ? – Eksikliğinde görülen rahatsızlıklar ? – Hangi yiyeceklerde bulunur ?'/><author><name>maniac1987</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3087259184057784916.post-4005170852494024846</id><published>2011-08-23T03:58:00.001-07:00</published><updated>2011-08-23T03:58:32.177-07:00</updated><title type='text'>Kilo Verdiren 7 Gıda</title><content type='html'>Son araştırmalara göre bazı meyve, sebze, tahıl ve süt ürünleri besin değerleri yüksek gıdalar olarak karşımıza çıkıyor. Eğer zayıflamak istiyorsanız kilo verdirmeye yardımcı bu gıdaları sofranızdan eksik etmeyin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Karpuz: Karpuzda hem A ve C vitamini gibi antioksidanlar hem de kanser, kalp hastalığı ve görme bozukluğu riskini azaltan likopen maddesi bulunur. Aynı zamanda bir kap doğranmış karpuz sadece 50 kalori içerir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Avokado: Avokado hem salatalarda hem de sandviçlerde kullanılabilir. Kalp dostu doymamış yağ içeren ve kolesterol seviyesini düşürmeye yardımcı olan meyve mayoneze alternatif olarak tüketilebilir. Orta büyüklükteki bir avokado 260 kalori içerir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tatlı patates: Orta büyüklükteki bir patates günlük A vitamini ihtiyacınızı karşılar ve 150 kalori içerir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Alabalık: Ton Balığı, göl alası ve uskumrunun yanı sıra alabalık da kalp hastalıkları riskini azaltan Omega-3 içerir. Yaklaşık 115 gramlık bir alabalık 160 kalori içerir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ahududu: Zengin bir B ve C vitamini, lif ve flavanoid kaynağı olan ahududun bir kabı sadece 60 kalori içerir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Soğan: Bir kap doğranmış soğanda sadece 60 kalori vardır. Antioksidan içeren ve iltihap sökücü özelliği bulunan soğan kanser de dahil olmak üzere bir çok hastalığa iyi gelmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yoğurt: Bir kabında 150 kalori bulunan yoğurt benzersiz bir protein kaynağıdır.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3087259184057784916-4005170852494024846?l=saglik-kaynagi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3087259184057784916/posts/default/4005170852494024846'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3087259184057784916/posts/default/4005170852494024846'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://saglik-kaynagi.blogspot.com/2011/08/kilo-verdiren-7-gda.html' title='Kilo Verdiren 7 Gıda'/><author><name>maniac1987</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3087259184057784916.post-5893136750936448246</id><published>2011-08-23T03:57:00.001-07:00</published><updated>2011-08-23T03:57:54.885-07:00</updated><title type='text'>Kalori nedir?</title><content type='html'>Kalori enerjidir, bu enerji yiyeceklerin yakılması ile açığa çıkar. Yiyeceklerin kalori miktarını ölçen ve kalorimetre adı verilen alet, bir su tankı ve onun içine batırılmış, yüksek basınçlı oksijen bağlantısı olan çelik bir kaptan oluşan basit bir düzenektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kalorisi ölçülecek yiyecek çelik kaba konulur, oksijen verilerek tutuşturulur. Yanma bitince kabı çevreleyen sudaki ısı yükselmesi ölçülür. Derece olarak ısı yükselme miktarı ile kilogram olarak suyun ağırlığı çarpılınca sonuç doğrudan (gıda uzmanlarının kullandığı) kalori miktarını verir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsanlar bu şekilde yiyeceklerin kalori miktarlarını ölçerken bir şeyin farkına vardılar. Hangi yiyeceğin içinde olurlarsa olsunlar bütün protein türlerinin bir gramları aynı miktarda kalori veriyorlardı. Aynı şeyler yağlar ve hidrokarbonlar için de geçerliydi. Protein ve karbonhidratların her bir gramı 4, yağların ise 9 kalori içeriyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu yüzden yiyecekleri tek tek yakarak kalori miktarlarını ölçmeyi bıraktılar. Bir yiyecekte kaç gram yağ, protein ve karbonhidrat olduğu biliniyorsa iş kolaydı. Protein ve karbonhidrat gramajlarını 4, yağınkini ise 9 ile çarparak yiyeceğin toplam kalori miktarı bulunabiliyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yine de kalorimetre ile insan vücudu arasında küçük bir fark vardır. Kalorimetrede yiyeceğin tümü yakılır. Vücutta ise yağın yüzde 2’si, karbonhidratın yüzde 5′i, proteinin de yüzde 8′i sindirilip parçalanmadan yani enerjiye dönüşmeden vücuttan çıkar gider. Hassas değerlendirmelerde bu farkı hesaba katmak gerekir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bilimsel olarak kalori; 1 gram suyun ısısını 1 derece yükseltmek için gerekli enerji miktarıdır. Gıda ve fizik dalı ile uğraşanlar arasında enerjinin birimi ile ilgili garip bir anlaşmazlık vardır. Gıda uzmanlarının 1 kalori dedikleri değer aslında bilimsel olarak 1.000 kalori yani 1 kilokalori ‘ dir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Vücudun ihtiyacı olan kalori miktarı, söz konusu kimsenin yaptığı işle ilgilidir. Sözgelimi, yaklaşık olarak 50 kiloluk bir kimsenin her gün için 1680 kaloriye ihtiyata vardır. Fakat bu durum, tam bir dinlenmeyle geçirilen gün içindir. Eğer masa başı işi gibi yorucu olmayan bir şeyde çalışıyorsa, vücudun kalori ihtiyacı her gün için 3360 kaloriye çıkar. Ağır işte çalışıyorsa, vücudun sağlıklı ve gerektiği gibi çalışması 6720 kalori ihtiyacı doğurur.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3087259184057784916-5893136750936448246?l=saglik-kaynagi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3087259184057784916/posts/default/5893136750936448246'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3087259184057784916/posts/default/5893136750936448246'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://saglik-kaynagi.blogspot.com/2011/08/kalori-nedir.html' title='Kalori nedir?'/><author><name>maniac1987</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3087259184057784916.post-5932300385988826566</id><published>2011-08-23T03:56:00.000-07:00</published><updated>2011-08-23T03:57:21.595-07:00</updated><title type='text'>Susamlı güneş losyonu nedir nasıl yapılır?</title><content type='html'>Susamlı güneş losyonu&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Malzemeler:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1/4 çay fincanı lanolin&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1/2 çay fincanı susamyağı&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1/4 çay fincanı damıtılmış su&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hazırlanışı: Lanolini bir kaseye koyduktan sonra içinde kaynar su bulunan bir kaba oturtarak benmari usulü ile eritin. Lanolin eridikten sonra ocaktan indirerek susam yağı ve su ile iyice karıştırın. Bu losyonu buzdolabında saklayabilirsiniz.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3087259184057784916-5932300385988826566?l=saglik-kaynagi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3087259184057784916/posts/default/5932300385988826566'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3087259184057784916/posts/default/5932300385988826566'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://saglik-kaynagi.blogspot.com/2011/08/susaml-gunes-losyonu-nedir-nasl-yaplr.html' title='Susamlı güneş losyonu nedir nasıl yapılır?'/><author><name>maniac1987</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3087259184057784916.post-6101468280064844233</id><published>2011-05-07T02:50:00.001-07:00</published><updated>2011-05-07T02:50:27.526-07:00</updated><title type='text'>Burun Ameliyatı</title><content type='html'>Burun ameliyatı dıştan görünür bir iz bırakmadan içten yapılır. Yanlız burun deliklerini küçültmek için yapılan ameliyatlarda, dıştan dikiş yapılır. Çok geniş olan burun deliğini düzeltmek için kulaktan, kalçadan veya kaburgalar dan alınmış bir kemik parçası veya plastik bir kemik kullanılır. Buruna biçim ve rirken, yeni biçimin yüz yapısına uymasına dikkat edilmelidir. Ameliyattan son ra iki gün pansuman yapılır, sekiz ilâ on gün kadar şişlik görülebilir. Burnun ke­sin biçimini alması aylar sürer. -Çene : Geriye doğru kaçık çeneli insanların genellikle burnu da iri olur; böylece dengesiz bir profil ortaya çıkar. Bu durumda hem burnu hem çeneyi birden ameliyat ettirmek doğru olur. Çeneyi da ha çıkık yapmak için çene bölgesine bir kemik veya kıkırdak aşılanır, böylece yüz biçimi tamamen değişir. Çok sivri çeneler ve çene kemiklerinin biçimleri de ameliyatla düzeltilebilir. İnsanı çift çeneli gibi gösteren çene altındaki yağ birikimi de ameliyatla alınarak giderilebilir ama yerinde belirsiz de olsa bir dikiş izi kalır&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3087259184057784916-6101468280064844233?l=saglik-kaynagi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3087259184057784916/posts/default/6101468280064844233'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3087259184057784916/posts/default/6101468280064844233'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://saglik-kaynagi.blogspot.com/2011/05/burun-ameliyat.html' title='Burun Ameliyatı'/><author><name>maniac1987</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3087259184057784916.post-1771654495975416867</id><published>2011-05-07T02:50:00.000-07:00</published><updated>2011-05-07T02:50:11.619-07:00</updated><title type='text'>Selülit Nasıl Önlenir?</title><content type='html'>&lt;br /&gt;Selülit yetişkin kadınların bir takıntısıdır. Zaten bu yaşlarda selülit en belirgin hale gelir. Oysa selülit yeni yetmelikten başlayan uzun bir sürecin sonucudur. Önlemenin en iyi yolu ise tedbirli olmaktır.&lt;br /&gt; Selülit bir çok faktörden kaynaklanır: Genetik, hormonal, dolaşımsal, besinsel ve psikolojik… Ama en Önemli faktör daima hormonaldir. Fazla ostrojen salgılanması veya salgılanması normal düzeyde bile olsa ostrojene aşırı duyarlılık neden olabilir. Bu son bahsedilenler yağ hücrelerinde (adipokist) miktar ve boyutlarını arttırırlar.&lt;br /&gt; Kadınsı tipte olanların, yani kalça ve baldırlarından şişmanlama eğilimi gösterenlerde yağ hücrelerinin şişmesi daha çok görülür.&lt;br /&gt; Selülitin oluşum şeması basittir: Ostrojen faliyetiyle, adipokistler (yağ kabarcıkları) hacimlerini arttırıp damarları sıkıştırırlar. Böylece dolaşımda bozukluklar başlar.&lt;br /&gt; Derideki çatlamalar kalınlaşır (böylece meşhur portakal kabuğu görüntüsü olur), hücrelerin artıklarından kolayca kurtulamaz, hücredeki suda hareketleri bozulur, sinir ağları baskıya uğrar. (Bu da ağrılara yol açabilir)&lt;br /&gt; Destek sağlayıcı bağ dokuları sertleşir ve yağ depolarını dört bir taraftan kapatır.&lt;br /&gt; Selülitten sorumlu olan hormonları sayarken araya ensülini de koymak gerekir (Bu kitabın başından beri anlattığı gibi ensülin de sorumlusu seçilen yiyeceklerdir).&lt;br /&gt; Stres durumunda ise böbrek üstü bezlerinden kortikoid salgılanır ve bu da selülit riski doğurur.&lt;br /&gt; Alınacak ilk tedbir, bu kitapta anlatılan ilkeleri uygulayarak beslenme suçları işlemeyi önlemektir.&lt;br /&gt; Eğer kişinin ergenlik sonrasında dolaşım bozuklukları varsa, bacakları şişme eğilimi gösteriyorsa, çok sıcak banyodan ve uzun süre güneş banyosu yapmaktan sakınmalıdır. Damarlardaki dolaşım bozukluğu için bir doktora baş vurma yerinde olur.&lt;br /&gt; Ayrıca çok sıkı kıyafetler de kan dolaşımını engeller (Sıkı jeanlar, çoraplar gibi).&lt;br /&gt; Selülitin kötü etkilerine ve yerleşmişliğine karşı savaş ta spor faaliyetleri yardımcı olur. Çünkü kaslar yeterince gelişmedikçe, yağ yastıkcıkları için yeterli yer kalır.&lt;br /&gt; Son olarak belirtelim ki, stresinizle başa çıkmayı öğrenmek için hiç bir zaman geç kalmış sayılmazsınız. Yoga ve sofroloji gibi teknikler size stresinizle başa çıkmanızda yardımcı olabilirler&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3087259184057784916-1771654495975416867?l=saglik-kaynagi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3087259184057784916/posts/default/1771654495975416867'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3087259184057784916/posts/default/1771654495975416867'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://saglik-kaynagi.blogspot.com/2011/05/selulit-nasl-onlenir.html' title='Selülit Nasıl Önlenir?'/><author><name>maniac1987</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3087259184057784916.post-6122318218719123393</id><published>2011-05-07T02:49:00.002-07:00</published><updated>2011-05-07T02:49:55.728-07:00</updated><title type='text'>Güzel bir cilde nasıl sahip olursunuz?</title><content type='html'>&lt;br /&gt;Saçların, tırnakların ve cildin durumu genellikle sağlığınızın bir yansımasıdır. Donuk bir cilt, yağlı saçlar, kırık, beyaz lekeli tırnaklar organizmada yolunda gitmeyen bir şeyler olduğunun habercisidir. Tüm bu sayılanlar, çoğunlukla dengesiz beslenmeden, vitamin, aligo-element, mineral tuzlan, amino asitler ve gerekli yağların eksikliğini gösterir.&lt;br /&gt; A ve E vitaminleri ciltte en Önemli rolü oynarlar.&lt;br /&gt; - B5 vitamini saçın kökünü nemlendirir ve kuvvetlendirir. – Bg vitamini saçların aşırı yağlanmasını ve dökülmesini engeller.&lt;br /&gt; - Çinko ise, sebum salgısını dengeler (akne durumunda( sebum fazla salgılanır) ve saçın kalitesini arttırır.&lt;br /&gt; Hergün kullandığımız kozmetik ürünlerinde mikrobesinler vardır ama en akıllı ve emin yol, besinsel değeri yüksek yiyeceklerle bu maddeleri vücudumuzdan almamızdır.&lt;br /&gt; Bu tamamlayıcı “elementleri hap şeklinde sentezlenmiş halde almak iyi bir çözüm değildir çünkü bu formdayken bu maddelerin bağırsaklar tarafından emilmeleri az olur. Onun yerine, besin değerleri çok zengin olan şu iki doğal gıdayı öneririz: Buğday filizi ve bira mayası.&lt;br /&gt; Ergenlik döneminde ortaya çıkan akne (sivilce) sebumun fazla salgılanmasından kaynaklanır ve kızarıklık ve iltihaplanma ile daha karmaşık hale gelir.&lt;br /&gt; Bunun da yiyeceklerle bir ilişkisi vardır. Yüzü gözü sivilce içindeki gençler içinde yüzde 70 kakaolu çikolatayı yiyebilirler. Ama aşırı yorgunluk, uykusuzluk, sigara cildi, ciddi olarak bozduğundan kaçınılması gereken durumlardır.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3087259184057784916-6122318218719123393?l=saglik-kaynagi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3087259184057784916/posts/default/6122318218719123393'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3087259184057784916/posts/default/6122318218719123393'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://saglik-kaynagi.blogspot.com/2011/05/guzel-bir-cilde-nasl-sahip-olursunuz.html' title='Güzel bir cilde nasıl sahip olursunuz?'/><author><name>maniac1987</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3087259184057784916.post-2603251012825586537</id><published>2011-05-07T02:49:00.001-07:00</published><updated>2011-05-07T02:49:39.738-07:00</updated><title type='text'>Vücudunuzdaki Yağ Hacminin Ölçümü</title><content type='html'>Günümüzde vücuttaki yağ hacmini tamı tamına ölçen bir yöntem vardır. Bunun için elektro kardiyograma benzeyen bir araca bağlanır ve ekranda su, kas ve yağ kitlelerinizi görebilirsiniz. Bu araç kişinin yağ hacmini ve zayıflama aşamalarında yağ kitlesinin değişimini tamı tamına ölçer. Maalesef günümüzde beslenme alanında çalışan çok az doktor bu aracı kullanmaktadır. Ancak bu araç yağ kitlelerinin organizmanın coğrafyası içindeki dağılımını tanımlayamaz. Bu durumda, ’scanner’a baş vurulabilir ya da daha kolayı vücudun ölçümü bel ve kalçalardan alınabilir. Bel ve kalça ölçümü 0.85′ten az ol­malıdır.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3087259184057784916-2603251012825586537?l=saglik-kaynagi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3087259184057784916/posts/default/2603251012825586537'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3087259184057784916/posts/default/2603251012825586537'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://saglik-kaynagi.blogspot.com/2011/05/vucudunuzdaki-yag-hacminin-olcumu.html' title='Vücudunuzdaki Yağ Hacminin Ölçümü'/><author><name>maniac1987</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3087259184057784916.post-4759155390705232591</id><published>2011-05-07T02:49:00.000-07:00</published><updated>2011-05-07T02:49:23.045-07:00</updated><title type='text'>Akupunkturun Tarihçesi</title><content type='html'>&lt;br /&gt;Çin’de iğne ve ısı anlamına gelen “Chen-chin” ile adlandırılan bu tedavi yöntemi, Batı’da akus (iğne) ve punctura (batırmak) sözcükleri birleştirilerek, “akupunktur” olarak adlandırılmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tradisyonel Çin Tıbbı (TCM), yaklaşık 3000 yıllık bir süre içerisinde gelişmiştir. II. Shang Hanedanı dönemine ait arkeolojik kazılarda tıbbi konuların anlatıldığı taşlar ve akupunktur iğneleri bulunmuştur. Noktaların yerleşimini gösteren şemalar ilk olarak İ.S. 317-581 yılları arasında çizilmiştir. Avrupa’da ise akupunktur ile ilgili ilk kitapların yazılması 1600’lü yıllara rastlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1972’de ABD Başkanı Richard Nixon beraberindeki büyük bir heyet ile Çin’e resmi bir ziyaret yapmıştır. Bu ziyaret programı içinde Çinli doktorlar Amerikalı heyete “akupunktur anestezisi altında yapılan cerrahi bir operasyon” izletmişlerdir. Bu olaydan sonra, akupunkturun Batı’da popülaritesi artmış; uygulanması ve incelenmesi bütün dünyada yaygınlık kazanmıştır.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3087259184057784916-4759155390705232591?l=saglik-kaynagi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3087259184057784916/posts/default/4759155390705232591'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3087259184057784916/posts/default/4759155390705232591'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://saglik-kaynagi.blogspot.com/2011/05/akupunkturun-tarihcesi.html' title='Akupunkturun Tarihçesi'/><author><name>maniac1987</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3087259184057784916.post-8624126136460669460</id><published>2011-05-07T02:48:00.002-07:00</published><updated>2011-05-07T02:49:03.905-07:00</updated><title type='text'>Akupunkturun Felsefesi</title><content type='html'>&lt;br /&gt;Batı düşüncesi olayları sebep-sonuç ilişkisi içinde değerlendirir. Çin düşüncesine göre ise, çeşitli olgular bir bütünlüğün parçasıdır ve birbirleriyle ilişki içindedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Düşünce temelindeki bu farklılıklar, tıbbi uygulamada da kendini gösterir. Batı tıbbı analitiktir; derin nedensel bağlantılara girer, ayrıntılı sınıflamalar yapar. Çin tıbbında ise, semptomlar ve bulgular hep birlikte değerlendirilerek toparlanır ve bir bütüne varılmaya çalışılır. Çin tıbbına göre hastalık belirli bir zamanda, belirli bir kişide ortaya çıkan bir olgudur. Hastalık değil, hasta ön planda değerlendirilir. Buna göre, Tradisyonel Çin Tıbbı’nda mental (zihinsel), emosyonel (duygusal) ve fiziksel bulgular birlikte ele alınır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Vücutta Yin ve Yang adı verilen birbirine zıt, ancak uyum içinde iki eneji vardır. Bunu gösteren ambleme Taiji (Büyük İkilem) denir. Siyah Yin’i, beyaz Yang’ı simgeler. Ancak, Yin’in içinde Yang, Yang’ın içinde de Yin vardır. Yin ve Yang’ın dengelenmesi normalliğe, dengenin bozulması anormalliğe yol açar. Dengesiz Yin ve Yang, denge arayışı içerisinde sürekli kendilerini değiştirirler. Bu dengenin sağlanması için doktor iğneler ile, ilgili akupunktur noktalarını uyararak hastayı tedavi eder.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3087259184057784916-8624126136460669460?l=saglik-kaynagi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3087259184057784916/posts/default/8624126136460669460'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3087259184057784916/posts/default/8624126136460669460'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://saglik-kaynagi.blogspot.com/2011/05/akupunkturun-felsefesi.html' title='Akupunkturun Felsefesi'/><author><name>maniac1987</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3087259184057784916.post-7482416391722418819</id><published>2011-05-07T02:48:00.001-07:00</published><updated>2011-05-07T02:48:48.997-07:00</updated><title type='text'>Akapunktur nedir ?</title><content type='html'>&lt;br /&gt;Klasik Çin tıbbında insan yaşayan evrenin bir parçası olarak kabul edilir ve herşeyin içinde varolan evrensel gücün insanın da içinde bulunduğuna inanılır. “Chi” adı verilen bu enerji insan vücudunda “meridyen” denilen kanallarda dolaşır. Akupunktur yöntemi ile bu kanallarda meydana gelen enerji dolaşım engelini ortadan kaldırarak dengeyi sağlamak ve bu şekilde hastalığı önlemek amaçlanır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsan vücudunun kendi kendini onarım gücü çok yüksektir. Vücudumuzda bu gücü harekete geçiren belli uyarı noktaları vardır ki, bunlara “akupunktur noktaları” denir. Bu noktalar uyarılarak vücudumuzdaki enerji dolaşımı normale döndürülür ve hastalık hali ortadan kaldırılır. Böylece organizma ilaç tedavisine gerek kalmadan, kendi olanaklarıyla hastalığın ortadan kalkmasını sağlar. Hastalığın belirtilerine değil, nedenine yönelik bir tedavi metodudur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hipokrat canlıların kendi kendilerine iyi olma kudretlerinden ve iç hekimden bahseder. Paracelcus, “Hiçbir hayat sadece dış hekimin çabalarıyla varolamaz; dış hekim, iç hekime yardımcı olabilir.” der.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Akupunktur organizmanın kendi kendini tedavi ettiği bir metottur ve en önemli özelliği yan etkisinin olmamasıdır. Bu tedavi metodunu üç ana başlık altında toplayabiliriz:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çeşitli hastalıkların tedavisi&lt;br /&gt; Analjezi-anestezi&lt;br /&gt; Alışkanlık tedavisi&lt;br /&gt; Özellikle Uzakdoğu ülkelerinde kullanılan ilaçsız tedavi yöntemi akupunktur, Türkiye’de de hızla yaygınlaşmaktadır. Üniversitelerde ders olarak okutulan akupunktur, alternatif tıp olarak değerlendirilmemelidir; binlerce yıllık geçmişiyle akupunktur tıbbın kendisidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Akapunktur Felsefesi&lt;br /&gt; Batı düşüncesi olayları sebep-sonuç ilişkisi içinde değerlendirir. Çin düşüncesine göre ise, çeşitli olgular bir bütünlüğün parçasıdır ve birbirleriyle ilişki içindedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Düşünce temelindeki bu farklılıklar, tıbbi uygulamada da kendini gösterir. Batı tıbbı analitiktir; derin nedensel bağlantılara girer, ayrıntılı sınıflamalar yapar. Çin tıbbında ise, semptomlar ve bulgular hep birlikte değerlendirilerek toparlanır ve bir bütüne varılmaya çalışılır. Çin tıbbına göre hastalık belirli bir zamanda, belirli bir kişide ortaya çıkan bir olgudur. Hastalık değil, hasta ön planda değerlendirilir. Buna göre, Tradisyonel Çin Tıbbı’nda mental (zihinsel), emosyonel (duygusal) ve fiziksel bulgular birlikte ele alınır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Vücutta Yin ve Yang adı verilen birbirine zıt, ancak uyum içinde iki eneji vardır. Bunu gösteren ambleme Taiji (Büyük İkilem) denir. Siyah Yin’i, beyaz Yang’ı simgeler. Ancak, Yin’in içinde Yang, Yang’ın içinde de Yin vardır. Yin ve Yang’ın dengelenmesi normalliğe, dengenin bozulması anormalliğe yol açar. Dengesiz Yin ve Yang, denge arayışı içerisinde sürekli kendilerini değiştirirler. Bu dengenin sağlanması için doktor iğneler ile, ilgili akupunktur noktalarını uyararak hastayı tedavi eder.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Akapunktur Tarihçesi&lt;br /&gt; Çin’de iğne ve ısı anlamına gelen “Chen-chin” ile adlandırılan bu tedavi yöntemi, Batı’da akus (iğne) ve punctura (batırmak) sözcükleri birleştirilerek, “akupunktur” olarak adlandırılmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tradisyonel Çin Tıbbı (TCM), yaklaşık 3000 yıllık bir süre içerisinde gelişmiştir. II. Shang Hanedanı dönemine ait arkeolojik kazılarda tıbbi konuların anlatıldığı taşlar ve akupunktur iğneleri bulunmuştur. Noktaların yerleşimini gösteren şemalar ilk olarak İ.S. 317-581 yılları arasında çizilmiştir. Avrupa’da ise akupunktur ile ilgili ilk kitapların yazılması 1600’lü yıllara rastlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1972’de ABD Başkanı Richard Nixon beraberindeki büyük bir heyet ile Çin’e resmi bir ziyaret yapmıştır. Bu ziyaret programı içinde Çinli doktorlar Amerikalı heyete “akupunktur anestezisi altında yapılan cerrahi bir operasyon” izletmişlerdir. Bu olaydan sonra, akupunkturun Batı’da popülaritesi artmış; uygulanması ve incelenmesi bütün dünyada yaygınlık kazanmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Uyarı noktaları Ve Uyguluma&lt;br /&gt; Uyarı noktaları&lt;br /&gt; İnsan vücudunun kendi kendini onarım gücü çok yüksektir ve bu gücü harekete geçiren belli uyarı noktaları vardır. İnsan vücudunda bin kadar uyarı noktası vardır ve bu noktalardan 650-700 tanesi kullanılır. Her hastalık için ayrı program ve ayrı noktalar bulunmaktadır. Önemli olan doğru bir teşhisle, hangi noktaya nasıl bir uyarı yapılacağıdır (lazer, iğne ya da hangi iğne); bu çok iyi bilinmelidir. Akupunktur tedavisinde sırt, boyun, el, kulak ve vücudun diğer bölümleri kullanılır. Birçok hastalığa ilişkin en çok uyarı noktasının bulunduğu uzuvlar ise eller ve kulaklardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsan vücudundaki belirli akupunktur noktalarına iğneler sayesinde yapılan uyarılarla organizmanın hemen her yerine ulaşabilecek haberler iletilmektedir. Bu iletişim, akupunktur noktasını oluşturan hücrelerden lokal hücresel uyarıların sinir terminallerine ve son olarak da beyne ulaşır. Beyin de bu uyaranı gerekli organlara ulaştırır ve ilgili organ ve uzuvlardaki enerji dengesi düzelir. Dolayısıyla hastalık da ortadan kalkmış olur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Lazerle akupunktur&lt;br /&gt; Lazer bir ışıktır. Bildiğimiz, kullandığımız ışığın konsantre edilmiş hali olduğu söylenebilir. Bazı hastalıkların tedavisinde ya da kimi zaman hastanın tercihi doğrultusunda iğne yerine lazer kullanılmakta, iğne batırılarak uyarı yapılacak noktaya lazerle uyarı verilmektedir. Özellikle ameliyatlar ve kazalar sonrası kalan izlere karşı lazerle akupunktur son derece etkili sonuçlar vermektedir. Ayrıca, çocukların tedavisinde iğneye alternatif olmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nasıl iğne ?&lt;br /&gt; Eskiden Çinliler sivri taş parçaları kullanmaktaydı. Bangkok’ta ise bu amaçla bambu kamışının kullanıldığı biliniyor. Akupunktur yöntemi ile tedavide önceleri altın kullanılmıştır. Altının elektirik potansiyel farkını alışı ve düzeltişi çok önemlidir. Bu yüzden altınla tedavi uygulanan hasta çok daha kolay ve çabuk iyileşme göstermektedir. Ancak bütün bu olumlu özelliklerine karşın altının oldukça pahalı ve yumuşak bir madde olması dolayısıyla akupunktur sırasında vücuda uygulanması, gereken noktalara batırılması zor olmaktadır. Buna bir çözüm yolu bulmak amacıyla, altını iğne haline getirirken içine bazı metaller konmuştur. Altının pozitif bir etkisi vardır. Gümüş de çok iyi bir akupunktur iğnesi olmasına rağmen, biraz negatifliğe yönelik bir özellik göstermektedir. Günümüzde ise, dünyada altın ya da gümüş iğne kullanılmamaktadır. Elektriği altın kadar iyi ileten standart bir çeliğin üretilmesi ile bütün dünyada bu yeni metal kullanılmaya başlanmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Akapunkturda Kulağın Önemi&lt;br /&gt; Kulakta bedenin hemen hemen her uzvuyla ilgili bir akupunktur noktası bulmaktadır. Örneğin, insanın bağırsağı, kalbi, karaciğeri ile ilgili noktalar kulağında mevcuttur. Bu yüzden akupunktur tedavisinde vücutla beraber veya tek başına kulaktaki noktalar kullanılmaktadır. Öte yandan kulağın bu özelliği, hastalığın belirlenmesine, deteksiyona yardımcı olmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Akapunktur ve zayıflama&lt;br /&gt; Şişmanlık&lt;br /&gt; Şişmanlık nedir ?&lt;br /&gt; Dünyada şişmanlık&lt;br /&gt; Neden kilo almak/vermek istediğimizde zorlanırız ?&lt;br /&gt; Vücut-Kitle indeksi nedir ?&lt;br /&gt; Akupunktur ve zayıflama&lt;br /&gt; Akupunkturla neden daha kolay ve kalıcı zayıflanır ?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şişmanlık (Obezite)&lt;br /&gt; Şişmanlık, vücutta yağ dokusunun normalden fazla olmasıyla karakterize bir hastalıktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şişman bir kişi ayrıntılı tetkiklerden geçirildiğinde, bazen hiçbir anormalliğe rastlanmayabilir. Bazen fiziksel olarak da bir belirti yoktur. Ancak, diğer yandan tip II şeker hastalığı tanısı konmuş hastaların % 60’ı şişmandır. Yine, vücuttaki yağ dokusunun artması ile, hormonal-metabolik hastalıkların ve kalp-damar hastalıklarının ortaya çıkması ya da ağırlaşması arasında doğrudan bir ilişki olduğu bilinmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Pekiyi, öyleyse neden gereğinden fazla besin tüketiriz? Şişmanladığımızı göre göre neden buna devam ederiz? Bu soruların yanıtları araştırılmış ve obez kişilerin yemek yeme konusunda daha çabuk uyarıldıkları, damak tatlarının daha gelişmiş olduğu, daha geç doydukları ve yemek yeme işinin günlük yaşamları içinde kafalarını daha fazla meşgul ettiği gözlenmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Genetik, metabolik, hormonal ve sinirsel birçok karmaşık sistem şişmanlığın oluşmasında rol oynar. Aile yapısı, beslenme alışkanlıkları, yaşam tarzı, psikolojik sorunlar bu karmaşık sistemin herhangi bir basamağında etkili olarak şişmanlığa giden yolu açar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Obezite bir hastalık olduğu için, bir diyet uygulayıverip bırakmakla ortadan kaldırılamaz. Yeni beslenme alışkanlıkları ve yeni bir yaşam şekli gerektirir. Obezitenin de, şeker hastalığı ya da yüksek tansiyon gibi, yaşam boyu takip edilmesi gerekir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şişmanlık sıklığı dünyada gittikçe artmaktadır. Ortalama sıklık % 25 olarak verilmektedir; bu yüzdeye şişman olmayıp ideal kilosunun üzerinde olanlar da katılınca oran % 50’ye ulaşmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Obezite sıklığının artmasının nedenleri:&lt;br /&gt; - Sosyo-kültürel faktörler,&lt;br /&gt; - Biyolojik faktörler,&lt;br /&gt; - Davranışsal faktörler,&lt;br /&gt; - Gıda çeşit ve alımının artması ve kolaylaşması,&lt;br /&gt; - Alkol tüketiminin artması,&lt;br /&gt; - Teknolojinin ilerlemesi ile günlük eneji tüketiminin azalması,&lt;br /&gt; - Özellikle çocukluk çağında bilgisayar ve televizyon karşısında geçerilen zamanın artması ile yağlı ve katkılı yiyecek tüketiminin artması.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yenilen besinler, vücudumuzda metabolik olaylar sonucunda yakılır ve bu yanmadan elde edilen ısı ve eneji, hayatsal fonksiyonların işlemesi için kullanılır. Metabolizma hızını, vücut kendisi ayarlar; Yani vücut az ya da çok enerji harcayabilme yeteneğine sahiptir. Ancak, harcanacak eneji miktarı vücudun alışık olduğu kilosunu korumaya yönelik olarak ayarlanmıştır. Bu nedenle kilo vermek amacıyla az kalori alındığında, metabolizma hızı düşer ve bünye kilo kaybetmemek için kendini korumaya çalışır. Vücudumuz, kendi alışık olduğu kilosunu koruma çabasındadır.&lt;br /&gt; Diyet yapan birçok kişi çok az yedikleri halde, çok yavaş zayıfladıklarından yakınırlar ve çoğu zaman da sabredemeyerek diyete son verirler. Bundan sonra da eskisi gibi yemeye başlayınca, verilen kilolar çok daha hızlı bir şekilde geri alınır ve eski kiloya ulaşılınca kilo artışı durur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunun benzeri bir durum kilo almak isteyenlerde de görülür; günlük gıda miktarlarının iki veya üç katını yeseler bile çok az kilo alabilirler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Vücudun kilo vermeye gösterdiği bu direnç, insanoğlunun binlerce yıllık geçmişinde yaşadığı doğal afetler, savaşlar, hastalıklar nedeniyle aç kalmaktan ortaya çıkmıştır. Ne yazık ki, 20. yüzyılın sonunda bile dünyada açlık çeken bölgeler vardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonuç olarak şunları söyleyebiliriz:&lt;br /&gt; Kilo vermek için çok aceleci olmamak gerekir. Haftada 15 kg. verdiren mucize diyetler son derece sakıncalıdır ve bu derece hassas çalışan bir metabolizmayı bozmaktan başka işe yaramaz. Günlük 1000 kalori altındaki diyetler kalp kasında hasarlara neden olacak ölümlere yol açabilir. Haftada 0.5-1 kg. vermeyi sağlayan diyetler güvenli olduğu kadar, kalıcı sonuçlar da sağlar. Daha hızlı kilo vermek isteyenler, bunu biraz egzersiz yaparak gerçekleştirebilirler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Pratikte şişmanlığın ölçümü için kullanılan çok basit iki yöntem vardır:&lt;br /&gt; 1. BMI (Beden Kitle İndeksi) = Vücut ağırlığı (kg.) / boy² (m²)&lt;br /&gt; &amp;lt;19&lt;br /&gt; zayıf&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;19-25&lt;br /&gt; normal&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;25-30&lt;br /&gt; fazla kilolu&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;30-40&lt;br /&gt; şişman (obez)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&amp;gt;40&lt;br /&gt; çok şişman (morbid obez)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2. Bel çevresi ölçümü:&lt;br /&gt; Erkeklerde 102 cm., kadınlarda 88 cm. üzeri riskli görülmektedir.&lt;br /&gt; Beden kitle indeksi ve bel çevresi ölçümü arttıkça, ortaya çıkacak tıbbi sorunların en önemlileri şunlardır:&lt;br /&gt; - Kalp-damar hastalıkları&lt;br /&gt; - Tip II şeker hastalığı&lt;br /&gt; - Hipertansiyon&lt;br /&gt; - Safra taşları oluşumu&lt;br /&gt; - Karaciğer yağlanması&lt;br /&gt; - Uyku ve solunum problemleri&lt;br /&gt; - Eklemlerde dejeneratif değişiklikler; özellikle bel, diz, kalça gibi vücut yükünü taşıyan eklemlerde kireçlenme.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Akupunktur ve zayıflama&lt;br /&gt; Bilindiği gibi akupunktur alışkanlık tedavilerinde kullanılır. Kilo verme de beslenme alışkanlıklarının ve yaşam tarzının değiştirilmesi ile mümkün olduğuna göre, bu yeni alışkanlıkların edinilmesi sırasında, akupunktur hastaya çok büyük kolaylıklar sağlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İştahı düzenler ve yemeklere saldırma güdüsünü ortadan kaldırır.&lt;br /&gt; Mide asiditesi kontrol altına alınarak, mide kazınması, yanması gibi sorunlar engellenir.&lt;br /&gt; Düşük kalorili beslenmeden dolayı yaşanabilecek halsizlik önlenir.&lt;br /&gt; Metabolizma hızını düzenler. Akupunkturla tedavi gören hasta, kendi kendine yaptığı diyetlerden daha kolay kilo vermeyi başarır.&lt;br /&gt; Akupunktur tedavisi sırasında, vücutta serotonin ve endorfin seviyeleri artmaktadır. Bu hormonlar diyet yapan kişiye huzur verir, sedasyon sağlar. Böylece diyet yapan kişi, eski yemek yeme zevkinin kısıtlanmasından dolayı huzursuzluk ve tedirginlik yaşamaz.&lt;br /&gt; 30-40 kg. fazlası olan hastaların tabii ki uzun bir zaman diyet yapmaları gerekir. Ancak, çoğu insanda böyle bir sabır olmadığı için, her pazartesi başlanan diyetler, her cumartesi sona erer. Böylece sık sık yapılan diyet denemeleri sonucu her geçen günkilo vermek daha da zorlaşır. İşte, bu gibi hastalarda akupunktur inanılmaz başarılar sağlar ve hasta 1 yıla kadar uzanan bir zaman diliminde onlarca kilo verebilir. Hastanın uzun süre diyete dayanabilmesinin nedeni, akupunkturun yarattığı sedatif ve trankilizan etkiden dolayıdır. Ayrıca hasta kilolarının eridiğini gördükçe daha çok motive olup, bu işe dört elle sarılmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Akapunktur Ve Sigara Bırakma&lt;br /&gt; Akupunkturla Sigara Bırakma Tedavisi&lt;br /&gt; Akupunktur ile sigara nasıl bırakılabilir ?&lt;br /&gt; Akupunktur ile kaç seansta sigara bırakılabilir ?&lt;br /&gt; Akupunktur ile sigarayı bırakmada başarı oranı nedir ?&lt;br /&gt; Sigarayı Neden Bırakalım ?&lt;br /&gt; Sigara neden zararlı ?&lt;br /&gt; Sigarayı bırakan bir insanın vücudunda ne gibi olumlu gelişmeler olur ?&lt;br /&gt; Sigara içen bir kişiyi bırakmaya iten nedenler nelerdir ?&lt;br /&gt; Sigarayı bırakma yolları nelerdir ?&lt;br /&gt; Sigarayı bırakmak isteyenlerin yaşadığı tipik kaygı ve sorunlar nelerdir ?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Akupunktur ile sigara nasıl bırakılabilir ?&lt;br /&gt; Yapmanız gereken tek şey sigarayı bırakmaya karar vermektir. Bu, insanın yaşamında alabileceği en önemli kararlardan biridir. Bu kararı verdikten sonra, akupunktur, size sigarayı bırakmanızda büyük kolaylık sağlayacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsanlarda serotonin ve endorfin adı verilen iki madde vardır. Bunlar beyinde bulunur ve rahatlık, hoşluk, keyif ve huzur gibi duygular ile ilgilidirler. Normalde insanlarda kahkaha atınca, mutlu bir haber alınca ya da çikolata veya güzel bir tatlı yiyince, bir yeriniz acıyınca serotonin ve endorfin düzeyi yükselir. Ancak sigara içenlerde serotonin – endorfin salgılama işini sigara üstlendiğinden vücut otonomisini kaybetmiştir. Hani keyiflenince de, dertlenince de sigara içilir ya, işte, açıklaması budur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sigarayı bırakanlarda ilk hafta beyin serotonin salgılama işini gerçekleştiremediğinden vücut oldukça zor anlar yaşar. Beyin ancak 72 saat sonra eski görevini yapmaya başlar.&lt;br /&gt; Bu 72 saatlik süre içinde, hastanın yoksunluk belirtileri önlenirse, sigarayı bırakması çok kolaylaşır. Akupunktur ile tedavi, kişinin sigara içmemekten dolayı oluşabilecek şikayetleri ortadan kaldırır. Böylece sigara içmemeye karar vermiş olan kişi, bunu hiç zorlanmadan başarır; çünkü, akupunktur tedavisi beyni yeniden sigaraya gerek duymadan serotonin ve endorfin salgılaması için uyarır ve bundan sonra da beyin eski otonomisini kazanır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Akupunktur ile kaç seansta sigara bırakılabilir?&lt;br /&gt; Üç gün üst üste 20 dk.lık 3 seans tedavi uygulanır. Toplam 1 saat süren bir tedavidir. Böylece 72 saatlik en zor geçen dönemde vücut kontrol altındadır. Daha sonra hastanın bağımlılık derecesiyle bağlantılı olarak ek seanslar yapılabilir, ama genellikle buna gerek kalmaz. Tedavi süresince tek bir sigara bile içilmemesi ve nikotin preparatları kullanılmaması gerekir. Aksi halde, başladığımız noktaya geri döneriz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Akupunktur tedavisi ile sigarayı bırakmada başarı oranı nedir?&lt;br /&gt; %90 – 95 gibi yüksek bir başarı oranı vardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sigara neden zararlı?&lt;br /&gt; Tütün kullanımı yaklaşık 200 yıl öncesine kadar gidiyor. İlk zamanlarda tütünün sağlığa iyi geldiği düşünülüyordu. Sigaranın zararları 1950’li yıllara kadar çok fazla bilinmiyordu. Ancak, daha sonraki yıllarda yapılan araştırmalar, sigaranın insan sağlığına gerçekten zararlı olduğunu ortaya çıkardı. Sigara dumanında sağlık açısından zararlı yüzlerce (bu sayı abartılmamıştır) madde bulunmaktadır. Örnek vermek gerekirse, bunların en çok bilinenlerinden birkaç tanesi ; amonyak, terebentin, kadmiyum, insektisitler, naftalin, aseton, arsenik, formal, hidrojen siyanür, radon, polenyum, deterjanlar…&lt;br /&gt; Bunların bir çoğu kanserojendir. Ayrıca tütün ve sigaranın sarıldığı kağıdın yanmasından dolayı açığa çıkan maddeler ve katran da yine konserojen maddeler arasındadır.&lt;br /&gt; Kalıp – Damar sağlığı açısından özellikle tehlikeli olan maddeler ise nikotin ve karbonmonoksittir. Nikotin kalp artışlarını hızlandırır, tansiyonu yükseltir, kan pıhtılaşmasını arttırır. Yani kalbin yükünü ve oksijen ihtiyacını arttırır. Bütün yanma olaylarında açığa çıkan zehirli bir gaz olan karbonmonoksit ise, kandaki oksijen ile birleşerek kanda bulunan oksijen miktarını düşürür. Sonuç olarak nikotin nedeniyle oksijene gereksinimi artmış olan kalp, kanda yeterli oksijeni bulamaz ve işi çok daha zorlaşır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sigara kullanımı ile doğrudan ilişkisi olduğu kanıtlanmış hastalıkları şöyle sıralıyalım:&lt;br /&gt; Ağız kanserleri, sindirim sistemi kanserleri, solunum sistemi kanserleri, akciğer hastalıkları, kalp ve damar hastalıkları, ülser, mesane kanseri.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dünya Sağlık Örgütü’ne göre dünyada 1 milyar 100 milyon insan sigara içiyor. Erkekleri %47si, kadınların %12’si sigara tiryakisi. Ayrıca, son yıllarda sigara içen kadınların sayısında nispeten daha fazla bir artış olduğu gözlemlenmektedir. Bu da dünyaya yeni gelecek nesillerin sağlığını direkt olarak etkileyecektir. Son rakamlara göre, dünyada yılda 3 milyon kişi sigaraya bağlı hastalıklar nedeniyle ölmektedir.&lt;br /&gt; Şimdi hemen yeri gelmişken önemli bir konuya değinmek gerekiyor. Örneğin; akciğer kanserinin sigaraya bağlı olarak meydana geldiği heryerde söyleniyor. Fakat siz daha geçen ay akciğer kanserinden ölen bir tanıdığınızın hiç sigara içmediğini biliyorsunuz ve uzmanların biraz fazla abarttığını düşünüyorsunuz. Bunun açıklaması şöyle: Akciğer kanserinin 4 türü vardır; hatta bunların da alt grupları vardır. Bunların içinde sigara kullanımı ile doğrudan ilgili olanlar (%60) zaten en sık görülen kanser türleridir. Sigara ile ilgisi olmayan ise, çok daha az oranda görülen bir kanser türüdür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İngiltere’de yapılan bir araştırmaya göre günde 20 sigara’dan fazla içenlerin %40’ı, daha emeklilik yaşına gelmeden ölmektedir. Oysa sigara içmeyenlerde bu oran %15’dir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir de pasif içici kavramı var. Sigarayı içen kişi, eğer filtreli sigara içiyorsa, bu filtre bir miktar zararlı maddenin geçişini engelleyebilir. Halbuki sigaranın ucundan havaya karışan duman hiçbir süzgeçten geçmediği için daha tehlikelidir. Yani uzun süre bu dumana maruz kalan ve pasif içici denilen kişiler de tehlike altındadır. Ayrıca unutmamak gerekir ki, sigarayı içen kişi de havaya yayılan bu dumanı yine solumaktadır. Sigara içilen evlerdeki küçük çocuklarımız bronşit ve zatürre gibi solunum yolu hastalıklarına daha sık yakalanırlar. Pasif içici olduklarından akciğer kanseri açısından risk grubundadırlar ve ileride sigara içmeye daha çok eğimli olurlar.&lt;br /&gt; Özellikle gelişmiş ülkelerde kamuoyuna yansıyan bu sonuçlar ve alınan tedbirler sonucunda sigara kullanımı %50 ye varan oranlarda azaltılmıştır. ABD, İngiltere, Kanada bu konuda başarılı ülkeler arasındadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öte yandan, aynı zamanda sigara üreticisi olan bu ülkeler, gelişmekte olan ülkelerde edindikleri pazarlarını büyütme çabası içindedirler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sigarayı bırakan bir insanın vücudunda ne gibi olumlu gelişmeler olur ?&lt;br /&gt; 20 dk sonra tansiyon ve nabız normale döner.&lt;br /&gt; 8 saat sonra vücut kendini yenilemeye başlar. Kan oksijeni normal düzeye çıkar.&lt;br /&gt; 24 saat sonra kalp krizi riski azalmaya başlar. 1 yıl sonra yarıya düşer.&lt;br /&gt; 48 saat sonra duyu organları iyi çalışmaya başlar. Tat ve koku duyusu düzelir. Cilt kendini yeniler.&lt;br /&gt; 72 saat sonra Akciğer kapasitesi artar, solunum rahatlar.&lt;br /&gt; 2 hafta sonra efor kapasitesi artar (Yürüme, merdiven çıkma…).&lt;br /&gt; 1-9 ay içinde akciğer hücreleri yenilenir. Akciğer hastalıkları (zatürre gibi) riski azaltır. Öksürük, nefes darlığı düzelir.&lt;br /&gt; 5 yıl sonra ağız, boğaz, yemek borusu kanserleri riski %50 azalır.&lt;br /&gt; Pankreas, mesane, rahim kanseri riski azalır.&lt;br /&gt;Sindirim sistemi ülseri riski azalır.&lt;br /&gt; Sigara gebelikten önce ya da gebeliğin ilk 3 ayında bırakılırsa erken doğum riski ve düşük doğum kilolu bebek doğurma riski, içmeyenlerdeki düzeye iner.&lt;br /&gt; Koroner kalp hastalığı riski sigaranın bırakılmasından 15 yıl sonra sigara içmeyenlerin düzeyine iner.&lt;br /&gt; Aynı evde yaşayan küçük cocuklar ve bebeklerin, solunum yolu hastalıklarına yakalanma riski azalır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sigara içen bir kişiyi bırakmaya iten nedenler nelerdir ?&lt;br /&gt; Sigaraya bağlı bir hastalığın ortaya çıkması.&lt;br /&gt; Fiyatın pahalı gelmesi.&lt;br /&gt; Sigaranın zararları hakkındaki yayınlar.&lt;br /&gt; Çevresi tarafından bırakmaya yönelik teşvik, kınama.&lt;br /&gt; Kapalı yerlerde sigara içiminin yasaklanması.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gelişmiş ülkelerde sigaranın zararları hakkındaki yazılar, sigaranın fiyatı, kınama ve yasaklamalar etkili olmaktadır; ancak, bizim insanımızı bir hastalığın ortaya çıkması daha çok etkilemektedir. Örneğin, kalp krizi geçirmiş veya by-pass ameliyatı olmuş hastaların sigarayı bırakma oranları yüksektir ve başarılıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sigarayı bırakma yolları nelerdir ?&lt;br /&gt; Akupunktur,&lt;br /&gt; Grup Terapisi,&lt;br /&gt; Hipnoz,&lt;br /&gt; Kişisel çaba ile bırakma,&lt;br /&gt; Farmokolojik tedavi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sigarayı bırakmak isteyenlerin yaşadıkları tipik kaygı ve sorunlar nelerdir ?&lt;br /&gt; Sigarayı azaltmak mı, tamamen bırakmak mı? Yoksunluk belirtilerinin daha uzun sürmesine neden olur. Çoğunlukla başarısızlıkla sonuçlanır. Sigara miktarı yine arttırılır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ara ara sigara içmek: Vücuda tekrar nikotin etkisini hatırlatır. Zamanla düzenli olarak içmeye dönüşür. Halbuki sigara içilmemesine alışmak daha kolaydır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çevre baskısı: Sigarayı bırakanların çoğu çevresi tarafından adeta tekrar içmeye zorlanır. Bu, sigara içenlerin bir kişiyi daha kaybetmelerinden kaynaklanan ilginç bir psikolojik durumdur. Ancak kısa bir zaman içinde arkadaşlarınız da sigara içmediğinizi kabullenip sizi rahat bırakacaklardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Katran ve nikotin düzeyi düşük (light) sigara içmek: Bu durumda genellikle günlük sigara adedi arttırılarak eski nikotin düzeyi tutturulmaya çalışılır. Zaten “tehlikesiz sigara” yoktur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sorumluluğu başkasına yıkmak: Çoğu kişi sevdiği birisi onu desteklemezse sigarayy bırakmaktan kaçar. Hatta deneyip de başarısız olursa başkasını suçlar. Oysa sigarayı bırakmak öncelikle kişisel bir sorundur, mutlaka kendinize güvenmeyi başarmalısınız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şişmanlama korkusu: Gerçekte sigarayı bırakanların sadece 1/3’ü kilo alır ve bu fark gerçekte 3-4 kg. kadardır. Bundan daha fazla alınan kilolar kendine güvensizlikten kaynaklanan, sigarayı elde ve ağızda tutmak alışkanlığının yerini alan, abur cubur atıştırma alışkanlığıdır. Oysa, gerçekte sigarayı bırakmaktan dolayı ilk günlerde açılan iştah, kısa bir süre sonra normale döner.&lt;br /&gt; Yoksunluk belirtileri: Şiddetli nikotin arayışı, gerginlik, kızgınlık, huzursuzluk, sinirlilik, uyku kalitesinin bozulması, iştah artışı ve benzeri belirtiler olabilir. Bu belirtiler geçicidir ve vücudun kendini onardığını gösterir. Örneğin, öksürük ve balgam artışı, solunum yollarındaki titrek tüylerin zehirli maddeleri atmak için görevlerini yerine getirmeye başlamasından kaynaklanır. Yoksunluk belirtileri sigara bırakanların 2/3’ünde görülür. Belirtiler, ilk 72 saat içinde şiddetlidir. 7-10 gün içinde azalarak ortadan kalkar.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3087259184057784916-7482416391722418819?l=saglik-kaynagi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3087259184057784916/posts/default/7482416391722418819'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3087259184057784916/posts/default/7482416391722418819'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://saglik-kaynagi.blogspot.com/2011/05/akapunktur-nedir.html' title='Akapunktur nedir ?'/><author><name>maniac1987</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3087259184057784916.post-8858043401633283711</id><published>2011-05-07T02:48:00.000-07:00</published><updated>2011-05-07T02:48:17.470-07:00</updated><title type='text'>Ayak Başparmağında Çıkıntı Halluks Valgus</title><content type='html'>Ayak başparmağınızın başladığı yerde (tarak kemiği ile parmağın başlağı eklemde) şişlik, çıkıntı varsa halluks valgus’unuz var demektir. Kadınların neredeyse % 40 ında bu yakınma vardır. Bu hastalıkta %70 oranında genetik bir eğilim vardır. Genetik olarak 1.-2. tarak kemikleri arasındaki açı fazla olduğunda zamanla başparmak diğer parmaklara yaklaşır ve bu keskin açılanma bir çıkıntı olarak görülür. Genetik eğilimliler dışında uzun yıllar topuklu, sivri burunlu ayakkabı giyenlerde de meydana gelebilir. Bu nedenle bu rahatsızlığı olan her 10 hastadan 9 u kadındır.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3087259184057784916-8858043401633283711?l=saglik-kaynagi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3087259184057784916/posts/default/8858043401633283711'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3087259184057784916/posts/default/8858043401633283711'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://saglik-kaynagi.blogspot.com/2011/05/ayak-basparmagnda-cknt-halluks-valgus.html' title='Ayak Başparmağında Çıkıntı Halluks Valgus'/><author><name>maniac1987</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3087259184057784916.post-4714152615890988838</id><published>2011-05-07T02:47:00.002-07:00</published><updated>2011-05-07T02:47:50.589-07:00</updated><title type='text'>ESTETİK AMELİYATLA İSTEDİĞİNİZ GÖĞÜSLERE SAHİP OLABİLİRSİNİZ</title><content type='html'>&lt;br /&gt;Büyük göğüsleri küçültmek için yapılan ameliyat, bir ilâ üç saat kadar sürer. Bu küçültme işlemi operatör için de oldukça zor bir ameliyattır. Göğsün yağlı dokusundan, bazen her meme den bir kiloya kadar parça çıkartılarak memenin hacmi küçültülür ve göğseyeniden biçim verilerek yukarı doğru kaldırılır. Ameliyat sırasında göğsün uç kısmına da yeni bir biçim verilebilir. Göğse iyi bir biçim verilmişse ameliyat başarılı olmuş demektin. Ameliyat kesiğj çeşitli biçimlerde açılır; bazen ters dönmüş T biçiminde, bazen de halelerdeh koltuk altına doğru dikey olarak gelen bir biçimde kesilir. Meme ucunun çevr^ sine de daire biçiminde bir kesik yapılarak, dikilir ve bu bölgeye de biçim verilir. Dört ilâ sekiz gün kadar hastanede kalmak gerekir. Sonuç genellikle başarılı olur; göğüsler genellikle yeni biçimlerini korurlar. Bununla beraber, göğsün yarısından fazlası alınamayacağından, çok iri göğüsleri çok fazla küçültme olanağı yoktur.&lt;br /&gt; Sarkık göğüsleri kaldırmak için, memeye tekrar biçim vermek veya göğüs derisini daha yukarı doğru çekerek yukarıdan dikmek gerekir.&lt;br /&gt; Çok küçük göğüsleri irileştirmek için çeşitli yollar denenmiştir. Karından veya kaba etlerden alınan deri parçaları ekleyerek, silikon ve parafin kullanarak göğüsler büyütülmeye çalışılmıştı. Daha sonra, daha değişik bir ameliyat türü bulunmuş, memenin altına yarı akışkan silikon dolu kesecikler veya hiçbir özelli ği olmayan bir sıvıyla dolu baloncuklaı yerleştirilerek göğüsler irileştirilmeye başlanmıştır. Ameliyattan sonra kalan yara izinin boyu beş santimetre kadar ol duğundan bu iz kolay kolay göze çarpmaz. Bu keseciklere karşı vücut tepki göstermez, üstelik göğüslerin görünüşü de oldukça doğaldır. Yusyuvarlak olan göğüsler, biçimlerini, çok az da olsa, za manla değiştirirler. Ameliyattan sonra vücudun tepki göstermesi halinde (yüzde beş oranında) içeriye konan kesecikler kolaylıkla çıkartılabilir. Düz göğüs çatılı, ince derili, kaburgaları gözükecek kadar zayıf kadınlara konulan kesecikler, elbise altında pek farkedi lemezlerse de, çıplak olduklarında veya göğse elle dokunulduğunda keseciklerin kenar kısımlarının farkına varılır. İşte bu nedenle, günümüzde yapılan göğüs büyütme ameliyatlarında kesecikler meme nfn altına değil, bütün göğsün arkasına yerleştirilmekte ve çok daha doğal bir görünüş elde edilmektedir. Bu ameliyatların tamamen sakıncasız ol dukları söylenemez. Bazı kocalar, bir ya bancı cismin varlığını ve ne kadar ufak olursa olsun, bir yara izini görmeyi hoş karşılamamaktadırlar. Nitekim bu kpnuda, bir iç. salgıbezleri uzmanı “eğer amaç sadece vücudun görünüşünü güzelleştirmek ise ameliyat ye y rine, iyi bir sutyen takılması çok daha doğru olur” demektedir.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3087259184057784916-4714152615890988838?l=saglik-kaynagi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3087259184057784916/posts/default/4714152615890988838'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3087259184057784916/posts/default/4714152615890988838'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://saglik-kaynagi.blogspot.com/2011/05/estetik-ameliyatla-istediginiz.html' title='ESTETİK AMELİYATLA İSTEDİĞİNİZ GÖĞÜSLERE SAHİP OLABİLİRSİNİZ'/><author><name>maniac1987</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3087259184057784916.post-8868135066720474961</id><published>2011-05-07T02:47:00.001-07:00</published><updated>2011-05-07T02:47:29.279-07:00</updated><title type='text'>GÖZ KAPAKLARI ALTINDAKİ YAĞ TORBACIKLARI YOK EDİLİR</title><content type='html'>Düşük gözkapaklarımn fazla kısımlarını ve göz altlarında kesecikler meydana getiren küçük yağ torbacıklarını ameliyatla yok etme olanağı vardır. Ameliyattan sonra bir ya da iki gün hastanede kalınır; pansuman yapmak gerekmez. Sadece, bir hafta boyunca güneş gözlüğü takmak gerekir. İnsana yaşlı bir ifade veren düz veya uçları aşağıya doğru sarkan kaşların biçimini düzeltmek için ameliyat yapılır Gözkapakları ve dudakların birbiriyle birleştiği noktalar yukarı doğru kaldırılır B,u ameliyatın yapılması için, yüzde mutlaka giderilmesi gereken bir kırışık olması gerekmez; yorgun bir yüz ifadesi taşıyan kadınlar bu ameliyatı yaptırırlar&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3087259184057784916-8868135066720474961?l=saglik-kaynagi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3087259184057784916/posts/default/8868135066720474961'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3087259184057784916/posts/default/8868135066720474961'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://saglik-kaynagi.blogspot.com/2011/05/goz-kapaklari-altindaki-yag.html' title='GÖZ KAPAKLARI ALTINDAKİ YAĞ TORBACIKLARI YOK EDİLİR'/><author><name>maniac1987</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3087259184057784916.post-6007068353204417092</id><published>2011-05-07T02:47:00.000-07:00</published><updated>2011-05-07T02:47:10.620-07:00</updated><title type='text'>DUDAK KENARINDAKİ KIRIŞIKLAR YOK EDİLİRMİ?</title><content type='html'>Dudak kenarlarında oluşan ince kırışıklıklar, yüz germe ame. liyatıyla düzeltilemez. Bu kırışıklıkların giderilmesi deri yüzme diye adlandıraca ğımız bir yöntemle sağlanabilir. Yakıcılık derecesi denetlenmiş bir fenol eriyiği cilde sürülerek üzerine flaster yapıştırılır; kırk sekiz saat kadar bekletildikten sonra flaster çekilerek çıkartılır. Böylece flastere yapışmış olan üst deri kalkarak, alttaki yeni, pürüzsüz ve taze deri-rrm mayaanâ çikmasım sağlar. Deri yüz-mede yüzün tamamen hareketsiz tutulması gerekir. Bu nedenle, yüzün hiç bir hareket yapmamasını sağlayabilmek için hasta normal biçimde yemek yemez; ağızdan bir boru aracılığıyla sıvı besinler alır. Hareketsiz kalış eziyetli olmakla birlikte, elde edilen sonuç bu güç lüğe değer&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3087259184057784916-6007068353204417092?l=saglik-kaynagi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3087259184057784916/posts/default/6007068353204417092'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3087259184057784916/posts/default/6007068353204417092'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://saglik-kaynagi.blogspot.com/2011/05/dudak-kenarindaki-kirisiklar-yok.html' title='DUDAK KENARINDAKİ KIRIŞIKLAR YOK EDİLİRMİ?'/><author><name>maniac1987</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3087259184057784916.post-2167479437139450383</id><published>2009-08-17T18:39:00.001-07:00</published><updated>2009-08-17T18:39:09.825-07:00</updated><title type='text'>Kalb Durması</title><content type='html'>Kalb Durması &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kalbin etkili kasılma ve kan pompalama gücünün ani olarak ortadan kalkmasına bağlı dolaşım durmasıdır. Kalp krizi elektrik çarpması, zehirlenme gibi nedenlerle ortaya çıkar. Hastada ani bilinç kaybı, nabız durması, kalb seslerinin duyulamaması, solunum durması, morarma meydana gelir, göz bebekleri genişlemiştir. İlkyardıma ilk 3 dakika başlanırsa sonuç alınabilir. Hastayı sert bir yere yatırarak ayaklarını 30-45 derece yukarı kaldırmaldıır. Göğüs kemiğinin alt yarısına vurulacak kuvvektli bir yumruk kalbi çalıştırabilir. Solunum yolları açık tutulur suni solunum uygulanır. Kapalı kalb masajı uygulanır.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3087259184057784916-2167479437139450383?l=saglik-kaynagi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3087259184057784916/posts/default/2167479437139450383'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3087259184057784916/posts/default/2167479437139450383'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://saglik-kaynagi.blogspot.com/2009/08/kalb-durmas.html' title='Kalb Durması'/><author><name>muhammetbektas</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16412053910753007465</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3087259184057784916.post-6429913822810541219</id><published>2009-08-17T18:38:00.003-07:00</published><updated>2009-08-17T18:38:54.773-07:00</updated><title type='text'>İNME</title><content type='html'>İNME&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Beyinde kan dolaşımını azalması sonucunda bedenin bir yarısında uyuşma, güçsüzlük, karıncalanma, bazen konuşma güçlüğü, yüz kaslarında gevşeme ve ifadesizlik, göz bebeklerinin çapında değişiklik, çift görme, baş dönmesi gibi belirtileri olan bir tablodur. İnmeye yol açan dolaşım bozukluğu bir kanamaya, bir toplardamar veya atardamarın pıhtıyla tıkanmasına bağlı olabilir. belirtiler birkaç saat ya da bir iki gün içinde ilerler veya ani ve kısa sürede yerleşirler İnmenin çeşitli biçimlerinin ayırt edilmesi kesin tedavi ve sonuç açısından önem taşısa bile ilkyardım ve acil girişim önleleri aynıdır. Hasta sakin tutulmalı, solunum yollarının açık olmasına dikkat edilmeli, oksijen verilmeli, yaşam belirtileri (solunum kalb atışı, nabız) izlenmelidir. ağız yoluyla yiyecek ve içecek verilmemelidir. Bilinci açık hastanın karşısına oturulmalı, göz bağlantısı kurulmalı ve hasta ile yavaş ve açık bir şekilde konuşulmalıdır&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3087259184057784916-6429913822810541219?l=saglik-kaynagi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3087259184057784916/posts/default/6429913822810541219'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3087259184057784916/posts/default/6429913822810541219'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://saglik-kaynagi.blogspot.com/2009/08/inme.html' title='İNME'/><author><name>muhammetbektas</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16412053910753007465</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3087259184057784916.post-7376290537253263596</id><published>2009-08-17T18:38:00.001-07:00</published><updated>2009-08-17T18:38:38.091-07:00</updated><title type='text'>Hayvan Isırıkları</title><content type='html'>Hayvan Isırıkları &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kedi köpek gibi evcil hayvanlar kuduz gibi öldürücü hastalıkları taşıyabilirler. Bu nedenle ısıran hayvanın sahibinden hayvanın aşıları konusunda bilgi edinilmeli ve hayvanın davranışları incelenmelidir. Hayvanın ısırdığı yer sabunlu su ile iyice temizlenmeli, hayvan salyasını yarayla temas etmemesine özen gösterilmelirdir. Yara bol su ile yıkandıktan sonra antiseptik bir madde sürülmeli, kuru ve steril bir pansumanla örtülmelidir. Sahipsiz ve vahşi hayvanların ısırması durumunda kuduz olasılığı göz önüne alınarak mutlaka doktora başvurulmalı hayvan kaçmamışsa gözetim altına alınmalıdır. Kuduz şüphesi durumunda aşılar aksatılmadan uygulanmalıdır.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3087259184057784916-7376290537253263596?l=saglik-kaynagi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3087259184057784916/posts/default/7376290537253263596'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3087259184057784916/posts/default/7376290537253263596'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://saglik-kaynagi.blogspot.com/2009/08/hayvan-isrklar.html' title='Hayvan Isırıkları'/><author><name>muhammetbektas</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16412053910753007465</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3087259184057784916.post-298168775841581794</id><published>2009-08-17T17:43:00.005-07:00</published><updated>2009-08-17T17:43:51.991-07:00</updated><title type='text'>Havale</title><content type='html'>Havale&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Küçük çocuklarda ateşli hastalıkların yol açtığı bir durumdur. Havale belirtileri çırpınma, kol ve bacaklarda kasılma, katılma, ani ses çıkarma, çığlık, bazen dışkı ve idrar kaçırma, ağız köpürmesidir. Çocukta solunum durması veya hırıltılı solunum olabilir. Çocuğun havale geçirmesi durumunda hemen doktora haber verilmeli çocuğun giysileri çıkarılarak serinletilmelidir. Baştan başlanarak aşağı doğru suyla ıslatmak yararlı olabilir fakat çocuğu üşütmemeye dikkat edilmelidir. Sık sık havale geçiren çocuklar hastalandığında da ateş düşürücü ilaçlar verilerek ateşin fazla yükselmemesine dikkat edilmelidir.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3087259184057784916-298168775841581794?l=saglik-kaynagi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3087259184057784916/posts/default/298168775841581794'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3087259184057784916/posts/default/298168775841581794'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://saglik-kaynagi.blogspot.com/2009/08/havale.html' title='Havale'/><author><name>muhammetbektas</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16412053910753007465</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3087259184057784916.post-4679687594886420620</id><published>2009-08-17T17:43:00.003-07:00</published><updated>2009-08-17T17:43:36.367-07:00</updated><title type='text'>Güneş Çarpması</title><content type='html'>Güneş Çarpması&lt;br /&gt;Kızgın güneş altında uzun süre kalanlarda ve daha çok çocuklarda görülen bir yaz hastalığıdır. Şiddetli baş ağrısı, bulantı, kusma ve yüksek ateşle kendini gösterir. Hasta serin bir yere götürülmeli, vücudu sıkan giysiler çıkarılmalı başına soğuk kompres veya buz torbası konulmalıdır. Ateş çok yüksek ise ıslak bir çarşafla vücut sarılmalı, hasta havadar bir yerde tutulmalı ve serin bir cankurtaranla hastaneye taşınmalıdır. Başa ve kasıklara uygulanan soğuk kompres vücut sıcaklığını düşürecektir.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3087259184057784916-4679687594886420620?l=saglik-kaynagi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3087259184057784916/posts/default/4679687594886420620'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3087259184057784916/posts/default/4679687594886420620'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://saglik-kaynagi.blogspot.com/2009/08/gunes-carpmas.html' title='Güneş Çarpması'/><author><name>muhammetbektas</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16412053910753007465</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3087259184057784916.post-5562346288331237035</id><published>2009-08-17T17:43:00.001-07:00</published><updated>2009-08-17T17:43:18.196-07:00</updated><title type='text'>Elektrik Çarpması</title><content type='html'>Elektrik Çarpması&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yüksek gerilimli elektrik akımının vücuttan geçmesi sonucu oluşur. Gerilim (voltaj) ne kadar yüksekse ölüm tehlikesi o ölçüde artar. Evlerde kullanılan elektrik akımı ıslak el ve ayak yoluyla çarptığında kalb durması sonucunda ölüme neden olur. Elektrik akımının giriş ve çıkış noktalarında yanıklar dikkat çeker. Kauçuk, plastik eşyalar, yalıtkan bir sopa, kıvrılmış bir gazete veya tahta parçası ile kişi elektrik akımından ayrılır. Çevrede bu işe yarayacak bir eşya yoksa kazazedenin elbisesini bol bir yerinden tutarak çekebilirsiniz. Bu arada çevrenin ıslak olmamasına dikkat edilmelidir çünkü su elektrik akımını iletir ve kurtarıcı kişinin de akıma kapılmasına neden olur. Solunum durması varsa ağızdan ağzı suni solunum ve kalb durmuşsa dıştan kalb masajı uygulanır. Hastanın bilinci yerinde ise ve kendini iyi hissediyorsa bile bir hastaneye götürülmeli ve kalb elektrosu çeki.bmelidir. Akımın girip çıktığ yerlerdeki yanıklar da tedavi edilmelidir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yüksek gerilimli elektrik akımının vücuttan geçmesi sonucu oluşur. Gerilim (voltaj) ne kadar yüksekse ölüm tehlikesi o ölçüde artar. Evlerde kullanılan elektrik akımı ıslak el ve ayak yoluyla çarptığında kalb durması sonucunda ölüme neden olur. Elektrik akımının giriş ve çıkış noktalarında yanıklar dikkat çeker. Kauçuk, plastik eşyalar, yalıtkan bir sopa, kıvrılmış bir gazete veya tahta parçası ile kişi elektrik akımından ayrılır. Çevrede bu işe yarayacak bir eşya yoksa kazazedenin elbisesini bol bir yerinden tutarak çekebilirsiniz. Bu arada çevrenin ıslak olmamasına dikkat edilmelidir çünkü su elektrik akımını iletir ve kurtarıcı kişinin de akıma kapılmasına neden olur. Solunum durması varsa ağızdan ağzı suni solunum ve kalb durmuşsa dıştan kalb masajı uygulanır. Hastanın bilinci yerinde ise ve kendini iyi hissediyorsa bile bir hastaneye götürülmeli ve kalb elektrosu çeki.bmelidir. Akımın girip çıktığ yerlerdeki yanıklar da tedavi edilmelidir.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3087259184057784916-5562346288331237035?l=saglik-kaynagi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3087259184057784916/posts/default/5562346288331237035'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3087259184057784916/posts/default/5562346288331237035'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://saglik-kaynagi.blogspot.com/2009/08/elektrik-carpmas.html' title='Elektrik Çarpması'/><author><name>muhammetbektas</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16412053910753007465</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3087259184057784916.post-7590808737909844746</id><published>2009-08-17T17:42:00.002-07:00</published><updated>2009-08-17T17:42:54.622-07:00</updated><title type='text'>Hasta ve Yaralı Taşıma Yöntemleri</title><content type='html'>Bir hastayı ya da yaralıyı güvenli biçimde taşımak için çeşitli yöntemler vardır. Acil durumlarda hasta sedyesiz olarak taşınması gerektiğinde uygulanacak bazı yöntemler aşağıda anlatılmıştır. &lt;br /&gt;Beşik yöntemi : Zayıf hastaların ya da çocukları taşımak için bir kolunuzu kalçanın altından geçirip öteki kolunuzla bel üstünden sırta doğru kavrayarak kucaklayın. Kendinizi iyice tartıp dengeledikten sonra yavaş ve güvenli adımlarla yürüyün. &lt;br /&gt;Sürükleme yöntemi :&lt;br /&gt;Yaralı ya da hasta ayağa kalkacak durumda değilse ve hemen bulunduğu yerden uzaklaştırılması gerekiyorsa kollarını göğsünün üzerinden çapraz toplayın. Sonra hastanın başucunda çömelip ellerinizi omuzların altından geçirerek ve başını da kollayarak yerde geri geri çekin. &lt;br /&gt;Omuzlama yöntemi : Bilinci yerine ve yürüyebilecek durumdaki hastayı ayağa kaldırın. Yanında durarak sizden yana olan kolunu omzunuzun üzerinden boynunuza alıp elini öteki elinizle tutun. Ters taraftaki kolunuzu da hastanın beline dolayarak ve ağırılığını bir ölçüde omuzlarınıza alarak birlikte yavaş yavaş yürüyün. &lt;br /&gt;Sırta alma yöntemi : Hasta ağır değilse ve sarsılmasının pek sakıncası yoksa öne geçip çömelerek iki kolunu boyununuzun iki yanıdan tutup göğsünüzün önünde kavuşturun, sonra ayağa kalkıp, hasta sırtınızda olduğu halde yürüyün. &lt;br /&gt;Dört el oturağı : Bu yöntem, bilinci yerinde ve kollarıyla tutunma yeteneği olan hasta için iki kişiyle birlikte uygulanır. Hastayı taşıyacak kişiler yüzleri birbirine dönük karşılıklı durur. Birbirlerini bileklerini çaprazlama tutarak bir oturak oluşturur. Hastaya sırtından yaklaşarak çömelinir ve hastanın bir kolunu taşıyıcılardan birini diğerini ötekinin omuzuna atarak tutunması sağlanır. Sonra ayağa kalkarak hasta kenetlenmiş ellerin üzerinde taşınır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İki el oturağı : Hasta yaralı veya bitkin durumda ise bu yöntem uygulanır. Taşıyıcılar hastanın iki yanında çömelir. Birer kollarını hastanın kalçasıyla dizleri arasından uzatarak birbirlerini bileklerinde sıkıca tutar ve hastanın buraya oturmasını sağlarlar. Öteki kollarını da hastanın sırtından uzatarak omzunu sımsıkı kavrar ve ayağa kalkıp yavaş yavaş yürürler. &lt;br /&gt;İtfaiyeci taşıması : Bu yöntem hastayı taşırken bir elin boşta kalması gerekiyorsa uygulanabilir. Çocuk veya zayıf hastalara rahatlıkla uygulanabilir. Hasta kendi kendine ayağa kalkacak durumda değilse, yüzükoyun yatırıp başucunda ayakta durun. Kollarınızı hastanın koltuk altlarından geçirerek hastayı önce dizleri sonra ayakları üzerinde kaldırın. Sol elinizle hastanın sağ bileğinden tutun. Başınız hastanın uzanan sağ kolunun altında, omzunuz da karnın alt tarafına gelecek şekilde eğilin ve yavaşça omuzlarınızın üzerine düşmesini sağlayın. Sağ kolunuzu hastanın bacaklarının arasına ya da bacaklarını çevresine dolayın. Hastanın ağırlığını sağ omuzunuza alarak ayağa kalkıp vücudunu iki omuzunuzun üzerine doğru çekin. Hastanın sağ bileğini sağ elinizle kavrayarak sol kolunuzu serbest bırakın. &lt;br /&gt;Sandalye ile taşıma : Hasta oturacak durumda ise ve medivenli bir yere götürülecekse bu yöntem uygulanır. hasta sandalyeye oturduktan sonra bir kişi sandalyenin arkasıyla hastayı, ikinci kişi ise sandalyeyi ön ayaklarından tutmalıdır. Sandalyenin iki yanını korkuluklu olması yararlıdır. Sandalye geriye doğru eğilerek kaldırılır.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3087259184057784916-7590808737909844746?l=saglik-kaynagi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3087259184057784916/posts/default/7590808737909844746'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3087259184057784916/posts/default/7590808737909844746'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://saglik-kaynagi.blogspot.com/2009/08/hasta-ve-yaral-tasma-yontemleri.html' title='Hasta ve Yaralı Taşıma Yöntemleri'/><author><name>muhammetbektas</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16412053910753007465</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3087259184057784916.post-2941622655203652420</id><published>2009-08-17T17:42:00.000-07:00</published><updated>2009-08-17T17:42:31.561-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='ilk yardım nedir'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='ilk yardımın önemi'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='ilk yardım vikipedi'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='ilk yardım nasıl yapılır'/><title type='text'>ilk yardım nedir</title><content type='html'>İlkyardım kazaya uğrayan birini veya bir hastayı iyileştirme yönünde atılan ilk adımdır. Aşağıda ilkyardım uygulamalarında kullanılan bazı gereçlerle ilgili kısa bilger verilmiştir. &lt;br /&gt;Askı : Askılar çoğunlukla yaralı kolları, bilekleri ve elleri koruyup destek sağlamak için kullanılır. Göğüs yaralarında da göğsü desteklemek amacıyla kolları hareketsiz tutan askılar kullanılabilir. Kol askıları kol yaralanmalarında ve bazı göğüs yaralarında uygulanır. Doğru uygulanan bir kol askısında el, dirsek hizasından biraz yukarıda olmalıdır. Bandın altı tüm parmak tırnakları görünür durumda bırakarak serçe parmağın köküne kadar uzanmalıdır. &lt;br /&gt;Kol askıları aşağıdaki yöntemle uygulanır :&lt;br /&gt;• Oturan hastaya askıya alınacak yaralı elini ya da ön kolunu dirsekten daha yüksekte tutması söylenir. &lt;br /&gt;• Dirsek ile göğüs arasındadaki açıklığı kullanarak üçgen bandın bir ucunu dirseği iyice saracak biçimde göğüsle kol arasından geçirin.&lt;br /&gt;• Kolu tutarak askının alt ucunu kolun üzerinden alın ve yaralı taraftaki köprücük kemiğinin üstündeki çukura gelecek biçimde balıkçı düğümüyle bağlayın.&lt;br /&gt;• Son olarak tepe noktasını öne doğru çekip bir çengelli iğneyle askının önüne tutturun. &lt;br /&gt;• Askının ve bandın kan dolaşımını engellememesine özen gösterin ve durumunu buna göre ayarlayın.&lt;br /&gt;Ayrıca gerekli askı gereci bulunamadığında pratik bir askı yöntemi uygulanabilir. Mesela, yaralı kol ceket düğmelenerek arasına asılabilir. Ceketin bir eteği yukarı kıvrılarak kol bunun arasın konur ve ceket eteğinin ucu göğüse çengelli iğneyle tutturulabilir. Başka bir yöntem de yaralı taraftaki elbise kolunu boşa çıkararak onunla yaralı kolu askıya almaktır. &lt;br /&gt;Kanamayı önlemek, sargıyı tutmak, şişmeyi engellemek, eklemlere destek sağlamak, hareketi sınırlamak amacıyla bantlar kullanılır. Kanamayı denetim altına almak, akıntıları emmek amacıyla yaraların üzerine örtülen steril koruyucu örtülere sargı adı verilir. Sargı yaparken eller çok temiz olmalı, yara ve çevresi oksijenli suyla temizlenmelidir. Yara bölgesindeki toz, toprak, cam parçaları varsa bunlar bol suyla temizlenmeli ancak yabancı cisim bulunan yaralara sargı yapılmalı üzerine baskı yapılmadan bol miktarda katlanmış steril gazlı bez konulmalıdır. Yaralı bölge sargı bezi ile çok sıkmadan yaranın her yerini aynı ölçüde kaplayacak biçimde sarılır. Sarma işlemi bittikten sonra sargı bezini kenarı flasterle yapıştırılır. &lt;br /&gt;Bir darbe sonucu ortaya çıkan şişlikleri azaltmak, ağrıyı dindirmek amacıyla soğuk kompres uygulanır. Bir pamuk tampon, havlu ya da benzeri bir kumaş çok soğuk suya batırıldıktan sonra bu hafifçe sıkarak şişliğin üzerine konulur. Tamponun soğukluğu azaldıkça yenisiyle değiştirilir ve uygulama beşer dakika aralıkla olarak sürdürülür. Soğuk kompres için içi buz dolu lastik torba da kullanılabilir.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3087259184057784916-2941622655203652420?l=saglik-kaynagi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3087259184057784916/posts/default/2941622655203652420'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3087259184057784916/posts/default/2941622655203652420'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://saglik-kaynagi.blogspot.com/2009/08/ilk-yardm-nedir.html' title='ilk yardım nedir'/><author><name>muhammetbektas</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16412053910753007465</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3087259184057784916.post-908595204632219939</id><published>2009-08-17T17:41:00.001-07:00</published><updated>2009-08-17T17:41:19.945-07:00</updated><title type='text'>SAĞLIKLI YAŞAMIN KİMYASI</title><content type='html'>Bilim ve teknolojideki gelişmeler, biyokimya, tıbbi biyoloji, biyofizik, hatta doğrudan tıbba aktarılarak uygulama bulunca insan ömrü de uzadı. Bir yandan antibiyotiklerin keşfi, birçok öldürücü salgın hastalıkların aşı ve dezenfeksiyon teknikleri ile önlenmesi, öte yandan teşhis ve cerrahi gelişmelerle hasta dokuların kısa sürede teşhis ve uzaklaştırılması, organ nakli gibi tekniklerin uygulanması, ortalama ölüm beklentisini 30-40 yaşlarından 70-80 yaşlarına kadar uzatmıştır. Tıp ve bilimin hedefi insan ömrünü 100 hatta 140 yıla kadar uzatmaktır. Bu kadar uzun yaşayan insanlar doğal olarak aynı zamanda sağlıklı yaşama istemektedirler. &lt;br /&gt;Geçen süre içersinde beslenme ve tıp uzmanları çok değişik ve belirli bir süre sonra tersi söylenen beslenme reçeteleri uygulamışlardır. Teknolojik alandaki gelişmeler, artan nüfusu beslemek için daha çok üretim yollarını da açmıştır. Dünya nüfusu yüzyıl içinde altı katına yükseldiği halde açlıktan ölüm olmamış, sadece geri kalmış ülkelerde sağlıksız yaşam koşullarında kalanların, sağlıksız beslenmesinden söz edilmektedir. Öte yandan teknoloji alanındaki hızlı gelişme ve üretimdeki hızlı artış çevre sorunlarını da doğurmuş, bu sorunlar zamanla insan sağlığını tehdit eder boyutlara ulaşmıştır. Üretim tekniklerinden kaynaklanan kirlilik ve üretim atığı yan ürünler kontrolsüzce çevreye atılmasına ek olarak verim artışı için kullanılan katalizörler, kimyasal gübreler, bitki ve hayvan ilaçları ve hormonlar ile bunların atıkları sağlıklı yaşamı tehdit etmiştir. Hızlı büyütülen ve beslenen yiyecek maddeleri büyüme sırasında doğal olarak alacakları ve üretecekleri, sağlıklı yaşam için önemli olan maddeleri, üretemeden tüketime sunulmaktadırlar. Örnek olarak seralarda suni gübreleme, ilaçlama, sulama, ek vitamin ve hormonlarla, hızla kısa sürede büyütülerek olgunlaştırılan domates, salatalık, fasulye, çilek gibi sebze ve meyveler doğal büyüme süresince ürettikleri bazı vitamin, tat ve koku maddelerini üretemeden, topraktan alacakları mineralleri alamadan, tüketime sunulmaktadırlar. Benzer şekilde kapalı ortamda ve kafeslerde yetiştirilen tavukların etleri doğal lezzetini vermediği gibi bu tür tavukların yumurtaları da doğal lezzet ve değerine ulaşamamaktadır. Aynı durum balık üretiminde de söz konusudur. Suni ortamlarda yetiştirilen bu tür gıdaların, lezzeti düşünülmese bile, eksik kalan vitamin ve minerallerinin başka yollardan alınması, aynı şekilde çevre kirlenmesinin insan sağlığına olumsuz etkilerinin önlenmesi gerekir. Bu yazının başlığını " sağlıklı yaşamın kimyası" olarak sınırladık. Zira teknoloji ve çevre kirlenmesinin bozucu ve zararlı etkileri daha çok kimyasal etkinlikler sonucu sağlıklı yaşamı tehdit eder boyutlara ulaştığı için, olaya sadece kimyacı olarak yaklaşılacaktır. Sağlıklı yaşamın diğer asıl tıbbi yönlerini hekim ve beslenme uzmanlarına bırakıyoruz. &lt;br /&gt;Sağlıklı yaşamın sürdürülmesi için kimyasal açıdan almamız gereken önlemleri üç ara başlık altında toplamak istiyoruz. 1-İnsanın sağlıklı yaşamını sürdürmesi için gerekli yaşamsal öneme sahip ( essential) eser elementlerin ve vitaminlerin alınması, 2- Çevresel kirlenmeyle hava, su ve topraktan gelen toksik elementlerin vücuda girişinin ve vücutta birikmesinin önlenmesi, 3- Radyasyon ve çevresel etkilerle dokulara zarar vererek doku tahribatı ve değişikliğe ( kanser gibi) neden olacak maddelerin ( oksidanların) zararlarının önlenmesi. &lt;br /&gt;Yaşamsal Öneme Sahip Eser Elementler ve Vitaminler &lt;br /&gt;Normal bir insan vücudunu beş ana elementin ( karbon, hidrojen, oksijen, azot ve fosfor) organik bileşikleri ile kalsiyum, sodyum, potasyum magnezyum, kükürt ve klor gibi tali elementleri de içeren sert doku ve elektrolitler oluşturur. Bu 11 element dışında kalan elementlerin toplamı 70 kilo gelen bir insanda ancak 10 gram civarında olup bu elementlere eser elementler denir. Zira bu elementlerin vücuttaki konsantrasyonları on binde bir, iki, veya kilogram vücut başına 50 mg altındadır. Son araştırmalar 11 element dışında 40 -50 kadar elementin de insan vücudunda bulunduğunu göstermiştir. Son yüzyılda bu elementlerden 20 kadarının yaşamsal önemi anlaşılmıştır. Diğerlerinin ise işlevleri, vücuda giriş şekilleri, yarar ve zararları henüz tam anlaşılamamıştır. Ancak bazı elementlerin vücuda alerjik, toksik ve kanserojen etki yaptıkları da kesin olarak anlaşılmıştır. Genel olarak vücut için yaşamsal öneme sahip olan elementlerin bile fazlası vücuda zararlı, toksik etki yaparken, yetersiz alınmalarında eksikliklerinden kaynaklanan birçok hastalık ve bozukluklar görülür. &lt;br /&gt;İyot eksikliğinin guatr hastalığı ile ilişkisi, flor eksikliğinde diş sertliği ve tartar oluşumu ile ilişkisi, demirin kanın rengini verdiği ve eksikliğinde soluk renkle kansızlık görüldüğü herkes tarafından bilinmektedir. Buna karşılık çoğu eser elementin insan vücudundaki işlevi ve eksikliğinin doğurduğu bozukluklar oldukça karmaşık olup, halen bilinmeyen yönleri de vardır. Örnek olarak çinko birçok enzim ve hormonun yapısında bulunduğu gibi çoğu enzim ve hormonun da etkinlik kazanmasını sağlayan çok önemli bir biyokatalizördür. Besinlerle yeterli alınmaması halinde kaşınma ve kaşınma sonucu cilt bozukluğu, lekeli tırnakla kolayca anlaşılan çinko eksikliği görülür. Bu eksiklik özellikle çocuklarda büyüme ve gelişim bozukluğu, vücut zayıflığı, neşesiz ve durgunluk, tat alma bozukluğu, seksüel gelişmede durgunluk gibi oldukça önemli, ama karmaşık bozukluklara neden olur. Çinko besinlerle alınır. Bitkiler yüksek düzeyde çinko içerseler bile vücut, bitkisel çinkoyu değerlendirip kullanamaz, yine de eksikliği görülür. Tahıl ağırlıklı ve yalnız bitkisel beslenme rejiminde eksikliği yaygın olarak görülür. Hayvansal protein alınması ile bitkilerle alınan çinko da değerlendirilir. En azından ekmeği peynirle, mısır ve bakliyatı sütle veya etle yersek daha yararlı olur ve eksikliği görülmez. Özellikle hamile ve emzikli annelerin yeterli çinko alabilmek için hayvansal protein de yemeleri şarttır. &lt;br /&gt;Bir başka tipik örnek kobalttır. Kırmızı vitamin olarak bilinen B-12 vitaminin merkez yapı taşıdır. Bugüne kadar bilinen en etkin biyokatalizördür. Kan sistemini kuvvetlendirir ve eksikliğinde anemi riski artar, kan formülü bozulur. Günlük kobalt ihtiyacı 5 mikro gram kadardır. Ancak hayvansal proteinsiz, sıkı bitkisel rejim uygulayanların bu sakıncaları düşünmeleri gerekir. Zira kobalt başlıca karaciğer ve sakatatlar, kırmızı et, istiridye ve balıkta bulunur. Kobalt ancak hayvansal ve mikrobiyolojik teknikle üretilen besinlerle alınabilir. Bir başka element, krom glikoz tolerans faktöründe bulunur ve karbon hidrat çevriminde etkin rol alır. Ayrıca insulin hormonu etkisini de düzeltir. Kromun eksikliği pek görülmez, zira her yerde bulunan elementtir. Kepekli un mamulleri de, peynir ve et de yeterli krom içerir. Bir diğer krom kaynağı da biradır. Krom, kromat şeklinde akciğere alınırsa kanserojen etki yapar. Sigara içenlerde kromun kanser yapma riski daha da artar. Bu nedenle kromatlarla çalışılan işyerlerinde kesinlikle sigara içenler çalıştırılmamalıdır. &lt;br /&gt;İnsan vücudunda çok düşük düzeyde bulunan, ama hem gerekli, hem de zehirli olan elementlerin durumu daha da ilginçtir. Arsenik tarih boyunca hep zehir olarak kullanılmış olup, hemen, hemen tüm bileşikleri zehirlidir. Ayrıca havadan alınan arseniğin kanserojen olduğu da kesin ispatlanmıştır. Arsenik, organizmada karaciğer, böbrekler, deri, tırnak ve saçta birikir, idrarla atılır. Sağlıklı insan idrarında 0,17 mg/L arsenik oksit bulunur ve bu değer zehirlenme görülmeden 0,8 mg/ L ye kadar yükselebilir. Eksikliğinin zararı bilinmese de arsenik de diğer zehirli ve kanserojen olan kadmiyum ve kurşun gibi "yaşamsal öneme sahip" eser elementler arasına alınmıştır. Kurşun, kemiklerde birikir. Kolaylıkla kalsiyumun yerini alabilir. Ancak çoğu bileşiği suda çok az çozündüğü için yıllarca zehir etkisi üzerinde fazla durulmamıştır. Kurşundan kaynaklanan rahatsızlıklar meslek hastalıkları arasında ilk sırayı alır. Kurşun zehirlenmesi en çok görülen zehirlenmedir. Zehirlenmede uykusuzluk, yorgunluk, işitme ve görme bozukluğu ve kramp, ağırlık kaybı görülür. Kadmiyum ise daha da tehlikeli olup, tehlikesi ancak son elli yılda anlaşılmış ve "aşırı toksik" grupta incelenir. Özellikle gümüş kaynak şeridi ile çalışan kişilerde kadmiyum zehirlenmesinden kaynaklanan ölümler görülmüştür. Kolay buharlaşan kadmiyum bileşikleri solunum yoluyla zehirler. Özellikle ince duman halinde kolaylıkla akciğere ulaşan kadmiyum oksit en tehlikelisidir. Çevresel zararlı etkisinden korkulan diğer bir element cıvadır. Cıva özellikle balıklar ve midye gibi deniz ürünlerinde birikir. İnsan üzerine zehirleyici etkisi 1974 yılında Minemata da toplu ölümlere yolaçan felaket ve 1972 yılında Irak'ta ilaçlı buğday tohumunu un ve ekmek yaparak yiyen 6000 kişinin zehirlendiği ve 500 'ünün öldüğü zehirlenme olaylarından sonra tereddütsüz anlaşılmış ve en korkulan element olmuştur. Yara iyileştirici ve koruyucu merhem, tohum ilacı, gibi kullanımları bile sınırlandırılmıştır. Cıvanın özellikle organik bileşikleri zehirlidir. Yer kürede az miktarda bulunmasına rağmen, yaygın bulunup kolay ucucu olduğu ve kimya sanayisinin birçok alanında kullanıldığı için çevresel analizi en çok sorulan elementtir. &lt;br /&gt;Bu elementlerin konsantrasyonları düşük olduğu gibi çoğunun yetersizlik ve fazlalık düzeyleri arası sınır da dardır. Örnek olarak nikel, cilt ve organizmaya alerjik ve kanserojen etkisi bilinen bir elementtir. Ancak nikelin bütün canlılar için "yaşamsal önemi" de kesin olarak ispatlanmıştır. Nikel, demirin canlılar tarafından daha iyi değerlendirilmesine yardım eder. Arginaz, karboksilaz ve asetil koenzim sentetaz gibi enzimleri ve ayrıca tripsin fermentini aktiflediği, asit fosfatazın etkisini azalttığı, yağ döngüsü ve hormanları etkilediği sanılmaktadır. Ama aşırısı kanserojen etki yapar. &lt;br /&gt;Son yıllarda en harika ve en yararlı eser element olarak bilinen selenyumun bile aşırı miktarı toksik etki yaparken, eksikliği bir çok hastalığa neden olur. Eksiklik ve aşırı aralığı çok dardır ve uygun aralığı milyonda 5-15 , yani 5-15 ppm dir. Vücudun kendine özgü savunma sisteminde görev alır. E Vitamini, ancak eser selenyum bulunması halinde etkili olur. Görme yeteneğini artırıcı, romatizmal hastalıkları önleyici, kalp fonksiyonlarını düzenlediği, eksik alınması halinde kalp fonksiyonu bozukluğu görüldüğü kesin olarak ispatlanmıştır. Kansere karşı koruyuculuğu, büyüme üzerine olumlu etkisi, yara iyileştirici özelliği, selenyuma adeta ilaç özelliği kazandırmıştır. Selenyum, cıva, arsenik ve kadmiyumun zehir etkisini bastırırken, kendisi de aşırı alınırsa zehir etkisi yapar ve bu etki de arsenik sülfat ile bastırılır. &lt;br /&gt;Vanadyum ve molibden de yerkabuğunda çok az bulunur ve insan için yaşamsal önemli elementler listesinde yer alırlar. Molibdenin bitkiler üzerine yaşamsal önemi daha iyi bilinmektedir. Bitkiler protein sentezleyebilmek için azotu bağlamada molibdene ihtiyaç duyarlar. Ağaç ve bitki yetişmeyen Avustralya'nın bir bölgesinde toprağın hiç molibden içermediği anlaşılmış ve toprağa çok az molibdenin serpilmesinden sonra hızla ağaçların büyüdüğü, arazinin yeşillendiği görülmüştür. İnsanlara da ksantin oksidaz ve aldehit oksidaz enzimlerinin aktiflenmesi için molibden gereklidir. Bu flavin enzimleri karaciğerde bulunur ve böbreklerin zehirlenmesinin önlenmesi için gereklidir. Ayrıca dişin flor alması ve depolaması için de molibden gereklidir. Vanadyum ise kemik ve diş oluşumu için önemli elementtir. Bazı enzimleri aktiflediği sanılmaktadır. Hayvan deneyleri sırasında kan şekeri seviyesini düşürdüğü görülmüştür. Manganez, silisyum ve kalay da yaşamsal öneme sahip elementlerdir. Mangan da çinko gibi hem bazı enzimlerin yapısında bulunur hem de bazı enzimleri aktifler. Ayrıca bağ dokusu yapımında, üre oluşumu, protein ve yağ asitleri sentezine katılır. Bakır ise tüm canlılar için "yaşamsal önemli" eser elementlerin en başında, demir ve çinko ile aynı düzeyde gerekli eser elementtir. Vücuttaki tüm oksidasyon olaylarında, enzimlerin kontrollü çalışması için bakır gereklidir. Süperoksit dismutaz, sitoksidaz, monoamin oksidaz, tirosinaz, depoamin ß-hidroksilaz, seruloplazmin, S-amino levulinat dehidrataz gibi enzimler bakır içerirler. &lt;br /&gt;Bütün bu eser elementlerin vücüt ve sağlıklı yaşam için gerekli derişim aralıkları günümüzde gelişen çağdaş analitik ve spektroskopik analiz yöntemleri ile saptanabilmektedir. İşyeri ve yaşam ortamında zararlılardan korunma önlemleri eksiksiz uygulanmalıdır. Kimyasal olarak bu elementlerin kontrolü ile eksiklikleri ve zehir sınırları saptanabilir. Eksikliklerinde ise bu elementleri içeren beslenme rejimi ve özel eser element takviyeli ilaçlarla eksiklikleri karşılanmalıdır. Eser elementlerin yeterli alınabilmesi için beslenme reçetesi olarak ise çok yönlü yiyeceklerle, ama az miktarları ile beslenmeyi öneriyoruz. Haftada en az bir kez olmak üzere balık ve deniz ürünleri, en az bir kez kırmızı et ve sakatat, soğan, sarımsak, havuç başta olmak üzere yeşil sebzeler, meyveler, kuru yemişler, süt, peynir, kepekli tahıllar yenmelidir. &lt;br /&gt;Yaşlanma ve Ortalama Yaşam Süresi&lt;br /&gt;Yaşlanma, yalnız fiziksel aktifliğin azalması ve dermansızlık değil, aynı zamanda katarakt, kardiyovasküler yetmezlik, böbrek yetmezliği, Alzheimer hastalığı, kanser gibi hücre dokusu ve organların hastalanması ve dejenerasyonudur. Birçok bilimci yaşlanma ile oluşan doku ve organ dejenerasyonunun nedenlerini araştırmakta ve yaşla fizyolojik olaylar arası ilişkiyi saptamaya çalışmaktdır. Radyasyonla sudan hidroksil radikallerinin oluştuğu bilinmektedir. 1954 yılında canlı ortamlarda da bu radikaller saptandı. İnsan bünyesindeki radikalleri ilk araştıranlardan Denham Harman, oksijen radikallerinin enzimatik redoks kimyasının bir yan ürünü olduğunu söyledi. Özellikle eser miktarda demir ve diğer metal iyonlarının canlı bünyedeki oksidatif tepkimeleri katalizlediğini savundu. 1956 yılında "Yaşlanmanın serbest radikal teorisi" tanımlandı. Oksidatif hasarlara oluşan radikallerin neden olduğu ileri sürüldü. Radyasyona maruz kalan canlıların doku ve genlerinde mutasyonun radyasyonla indüklendiği, hücrelerde oluşan hücresel hasarın kansere dönüştüğü ve tümörlerin geliştiği savunuldu. Oksijence zengin bir ortamda yapılan solunum sırasında serbest radikallerin oluştuğu, bunların yaşlanmaya ve sonuçta ölüme sebep olduğu öne sürüldü.Geçen 45 yıl içinde teori doğrulandı. Hatta türlere özgü metabolik hız ile yaşam süresi arası ilişki olduğu gözlendi. Oksijen tüketimi yüksek ve metabolik hızları fazla olan canlılarda maksimum yaşam süresi beklentisi (MYSB) daha kısa olduğu, hatta tüm canlılarda farklı ve sabit bir değerde olan bu MYSB ile bünyelerinde saptanan radikal derişimleri arasında doğrusal bir ilişkinin olduğu görüldü. Yaşlanma ile insan vücudunda demir miktarının arttığı ve yüksek oksijen kısmi basıncında bu metalin oksidatif tepkimeleri hızlandırdığı bulunmuştur. Yani yaşlanma ile oksidatif hasar da artar. &lt;br /&gt;Vücutta üretilen oksijen radikallerinin çok yönlü hasarlara neden olduğu artık kesin olarak bilinmektedir. Bu radikaller hücre zarlarının temel yapısıda bulunan lipidleri, proteinleri, proteinlerdeki -SH gruplarını yükseltger, -S-S- gruplarını indirger, protein-protein çapraz bağlantıları oluşturur, peptidleri parçalar, aldehitlerle tepkir, özellikle aktif merkezlerinde Fe-S bulunan enzimleri inaktive ederler. Nükleik asitlere de etki ederek temel yapıdaki çifte sarmalın kırılmasına, yeni baz ve şeker gruplarının eklenmesine ve moleküller arası çapraz bağlanmalara, yani büyük hasarlara neden olurlar. Hücre hasarı hızı, reaktif oksijen radikallerinin üretim hızı, bunların ortamdan atılma hızı ve hasar tamir hızına bağlıdır. Oksidatif hasar hızı arttıkça da yaşam süresi azalır. O halde radikal oluşturucu ve oksidatif hasar yapıcı etken ve maddelerin ortamdan uzaklaştırılması ile vücutta radikaller ve bunların sebep olduğu hasarlar azaltılarak yaşam süresi artırılabilir. Vücut radikallere karşı kendi savunma sistemini kurar. Süperoksit dismutaz, katalaz ve glutasyon peroksidaz gibi enzimatik oksijen radikali yakalayıcıları, askorbat ( C Vitamini), ürat ve redükte glutatyon gibi gibi hidrofilik radikal tutucular, tokoferoller ( E Vitamini), flavonoidler, karotenoidler ( A Vitamini) ve ubikuinol gibi lipofilik radikal tutucular, glutatyon redüktaz, dehidroaskorbat reduktaz ve tiyoredüksin redüktaz gibi antioksidanları yenileyen enzimler ve diğer indirgenleri yenileyen hücresel mekanizmalar vardır. Çeşitli organizma ve dokular, hatta hücre bölümlerinde bile bu savunucuların miktarları değişir. Vücudun kendine özgü bu savunma sistemleri uygun diyet, beslenme şekli, yaşamsal öneme sahip eser elementlerin ve vitaminlerin yeterli düzeyde alınması ile desteklenebilir. Aşırı ve dengesiz beslenmede ise zayıflar. İyonlaştırıcı radyasyon ve ışınlardan, toksik ve kanser yapıcı maddelerden korunma ile yükleri azaltılabilir. Fareler üzerinde kalori kısıtlanması uygulanan bir çalışmada, kısıtlanmış diyetle beslenen farelerin ömürlerinin normal diyetle beslenenlere göre % 40 daha uzadığı görülmüştür. Diyet kısıtlaması kanser riskini de azaltmaktadır. Aynı şekilde aktivite kısıtlamasının da yaşam süresini artırdığı, yüksek aktivite ve stresli yaşamın ise ömrü azalttığı hayvan deneyleri ile ispatlanmıştır. &lt;br /&gt;Yağ ve şeker gibi kalorisi yüksek yiyeceklerden (halk deyişi ile dört beyaz, yani un, şeker, yağ, tuzdan) uzak durarak, antioksidanlarca zengin diyet uygulaması, gerektiğinde A, C ve E vitaminleri ve selenyum destekli beslenme ile daha sağlıklı ve uzun yaşanabilir. Örnek olarak C vitaminince zengin narenciye ve sebzeler, A vitamini öncülünü bulunduran havuç, E vitaminince zengin yeşil elma, meyveler ve kabuklu yemişler, selenyumca zengin sarımsak gibi sebzeler, hücre zarlarının yenilenmesinde çok önemli olan doymamış yağları içeren soya ve fındık yağı, balıklar ve deniz ürünleri tercihli diyetler, çeşidi çok, miktarları az yiyecekler sağlıklı beslenme için son derece önemlidir. Sağlıklı ve uzun ömür dileğiyle. &lt;br /&gt;Kaynaklar: &lt;br /&gt;1. Trace Elements and Electrolytes ( 1999 ) 2, 3 ve 4. sayıları. &lt;br /&gt;2. B.Halliwell and J.M.C.Gutteridge, Free Radicals in Biology and Medicine, 2nd Ed. Oxford, 1989&lt;br /&gt;3. M. Doğan, Eser Elementler, Biyolojik Önemleri ve Tayin Yöntemleri Ders Notları, Erciyes Üniversitesi 1993, Kayseri. &lt;br /&gt;4. Kosmos Dergisi muhtelif sayıları. &lt;br /&gt;Prof. Dr. Pakize Doğan (1) ve Prof. Dr. Mehmet Doğan (2) &lt;br /&gt;(1) Hacettepe Üniversitesi Tıp Fak. Biyokimya öğretim üyesi &lt;br /&gt;(2) Fen Fakültesi Analitik Kimya öğretim üyesi&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3087259184057784916-908595204632219939?l=saglik-kaynagi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3087259184057784916/posts/default/908595204632219939'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3087259184057784916/posts/default/908595204632219939'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://saglik-kaynagi.blogspot.com/2009/08/saglikli-yasamin-kimyasi.html' title='SAĞLIKLI YAŞAMIN KİMYASI'/><author><name>muhammetbektas</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16412053910753007465</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3087259184057784916.post-6243542421944326425</id><published>2009-08-17T17:40:00.003-07:00</published><updated>2009-08-17T17:40:53.263-07:00</updated><title type='text'>KIZARTMADAN VAZGEÇEMİYORSANIZ ŞUNLARI UNUTMAYIN</title><content type='html'>· Kızartma yapılırken ısı ve havanın etkisiyle yağlar okside olup zararlı hale gelirler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;· Tekrar tekrar kullanılan yanmış yağda kanserojen maddeler oluşabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;· Kızartma yaptığınız fritözlerde aynı yağı en fazla üç kez kullanmalısınız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;· Fast-food lokantalarda defalarca aynı yağda kızartma yapıldığı için bu tip besinler çok zararlıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;· Aynı tehlike paketlerde satılan kızarmış cipsler için de geçerlidir. Özellikle çocuklarınızı bu yiyeceklerden uzak tutmalısınız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;· Kızartma mutlaka yapılacaksa çelik kaplar kullanılmalıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;·Yağ açıkta ısıtılmamalıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;· Son olarak kızartmalarla ilgili bir çok araştırmalardan öğreniyoruz ki; kızartmalar, özellikle yağlarda meydana gelen değişimlerden dolayı kanserojen bir özellik taşımaktadır&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3087259184057784916-6243542421944326425?l=saglik-kaynagi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3087259184057784916/posts/default/6243542421944326425'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3087259184057784916/posts/default/6243542421944326425'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://saglik-kaynagi.blogspot.com/2009/08/kizartmadan-vazgecemiyorsaniz-sunlari.html' title='KIZARTMADAN VAZGEÇEMİYORSANIZ ŞUNLARI UNUTMAYIN'/><author><name>muhammetbektas</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16412053910753007465</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3087259184057784916.post-7311984414887652865</id><published>2009-08-17T17:40:00.001-07:00</published><updated>2009-08-17T17:40:31.371-07:00</updated><title type='text'>KEMİK ERİMESİ HAKKINDA BİLMENİZ GEREKENLER</title><content type='html'>Orta yaşın üzerendeki hemen herkes kemik erimesine maruz kalmaktadır. Tıptaki adıyla osteoporoza yakalananlar arasında kadınlar ilk sırada. Kadınların hormonal yapıları bu hastalığa yakalanmak için çok müsait. Yani genetik yapı ve kemik yapısı kemik erimesi hastalığında belirleyici olarak rol oynuyor. Zencilerde bu hastalık hemen hiç görülmüyor. İnce kemik yapıları olan uzak doğulular bu hastalığa eğilimleri çok fazla. Ülkemizde ise Karadenizlilerde kemik erimesi daha az oranda görülmekte. Bu duruma beslenme alışkanlığının da sebep olabileceği belirtilmektedir. Ancak bu hastalığı engellemek artık mümkün.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Günümüzde artık birçok insanın maruz kaldığı bu hastalığa karşı bütün önlemler alınabilmekte. Kemiklerdeki kayıp geç olmadan tespit edilebilmekte ve gerekli olduğu takdirde kalsiyum takviyesi yapılıp kayıbının önüne geçilebilmektedir. Ancak fazla geç olmadan bu durumun tespit edilmesi gerekiyor. Menopoza giren kadınlar herhangi bir şikayetleri olmasa da kemik yoğunluğunu ölçtürmelidirler. Ancak, 40 yaşına gelip geçmişseniz, kemiklerinizde devamlı artan bir ağrı da varsa kemik yoğunluğunuzu mutlaka ölçtürmelisiniz. Bunun için fizik tedavi merkezlerine müracaat etmeniz yeterli.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hareketsiz bir hayat, sigara ve içki kullanmak, kalsiyum açısından zayıf bir beslenme herkesi kemik erimesi hastalığı açısından risk altına sokuyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Risk altında olan asıl grup ise şunlar;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;· Astım, kronik bronşit gibi akciğer hastalıkları bulunanlar,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;· Guatr hastaları,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;· Kortizon kullananlar,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;· Romatizmal hastalıkları olanlar,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;· Kronik mide ve barsak hastalıkları bulunanlar,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;· Kadınlar, menopoz dönemi yaşayan kadınlar,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;· Şeker hastaları.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Osteoporozdan korunmak için yapabileceğiniz şeyler de var: Günlük kalsiyum ihtiyacını karşılamak için uygun bir beslenme tablosu hazırlamalısınız ve buna ilaveten kemik yapısını kuvvetlendirecek egzersiz ve faaliyetlerde bulunmalısınız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte size birkaç öneri;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;· Her gün düzenli olarak süt ve yoğurt veya peynir yiyin,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;· Yarım saatten az olmamak şartıyla tempolu olarak yürüyüş yapın,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;· Sağlığınızı tehlikeye atmayacak şekilde ve öğle saatleri haricinde güneş banyosu yapın fakat fazla da ısrarcı olmayın,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;· Orta yaşın (40) üzerinde iseniz ve risk grubunda bulunuyorsanız mutlaka kemik yoğunluğunuzu ölçtürün. Size verilen tedaviye de itina ile uyun.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(OSTEOPOROZ) KEMİK ERİMESİNE DAİR !&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;En çok kadınlarda görüldüğü sanılan kemik erimesinin erkeklerde ve çocuklarda da sıkça görülebilen bir hastalık olduğunu biliyor musunuz ? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yalnız kadınlarda menopozla birlikte ortaya çıkan östorojen hormonu noksanlığıyla bariz bir kemik kaybı söz konusu olur. Ve menopozu takip eden ilk on yıl içerisinde hızlı bir şekilde bu kayıp devam eder.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Risk Faktörleri&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kadınlar İçin: Ailede özellikle annede kırık öyküsü bulunması, bazı anti asit ilaçların kullanımı, Asya kökenli olmak, az kalsiyum tüketimi, kahve, sigara, alkol alışkanlığı, yaşlanmak ve bununla birlikte gelen az aktivite.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Erkekler İçin: İnce beden yapısı, alkol tüketimi, düşük testosteron düzeyi, daha önce kırıkların olması, zayıflık, az kalsiyum tüketimi ve kortikosteroid tedavisi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunlara Dikkat:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çay yaprağında ostrojen hormonu bulunur, günde ortalama üç bardak olarak içilen çay kemik erimesi riskini azaltır. Ancak çayın en az yemeklerden bir saat önce veya bir sat sonra içilmesi gerekir. Aksi takdirde çay içmek (yemekten hemen önce veya yemekten hemen sonra içilen çaylar ) vücuttaki demir azalmasına sebebiyet verir. Bu da vücut için önemli bir kayıptır, buna dikkat edin.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3087259184057784916-7311984414887652865?l=saglik-kaynagi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3087259184057784916/posts/default/7311984414887652865'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3087259184057784916/posts/default/7311984414887652865'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://saglik-kaynagi.blogspot.com/2009/08/kemik-erimesi-hakkinda-bilmeniz.html' title='KEMİK ERİMESİ HAKKINDA BİLMENİZ GEREKENLER'/><author><name>muhammetbektas</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16412053910753007465</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3087259184057784916.post-6088547881456278822</id><published>2009-07-18T20:23:00.001-07:00</published><updated>2009-07-18T20:23:14.193-07:00</updated><title type='text'>bakteri</title><content type='html'>bakteri&lt;br /&gt;Eskiden Schizomycetes adlı bir sınıf oluşturduğu kabul edilen tekhücreli mikroorganizmalar. 17. ve 18. yüzyıllarda hayvanlar âlemine sokulurken daha sonra bitkiler âleminde anılmaya başlamıştır. Bugün ise genellikle hayvanlar ve bitkiler âleminden ayrı bir canlılar âlemi içinde gruplandırılmaktadır. Bütün bakteriler tek hücrelidir, ama bazen iki ya da daha fazla hücrenin bir araya geldiği birimler ya da koloniler oluşturabilir. Mikroskobik canlılardır; boyutları mikronlarla ölçülür ve 0,2-500 mikron arasında değişmekle birlikte çoğu 1 mikron büyüklüğündedir. Biçimlerine göre küresel (koklar), silindirimsi ya da çomak biçimli (basiller), küçük virgül biçimli (vibriyonlar) ve sarmal biçimli (spiriller) olmak üzere çeşitli tipleri vardır. Bakteri hücresi bazen sert, bazen de yumuşak bir koruyucu kapsülle örtülü olabilir. Hücrenin içindeki sitoplazmada mitokondriler ve çekirdek zarı bulunmayan hücre çekirdeği vardır. Bazı bakteriler dalgalanma ya da kendi çevresinde dönme yoluyla kirpik, bazıları da hücrenin çevresini saran ya da kamçıları aracılığıyla hareket edebilir. Üreme temelde hücre bölünmesi yoluyladır {schizomycetes sözcüğü de "bölünen mantarlar" anlamına gelir). Ama tomurcuklanma ya da sporlar aracılığıyla üreyen bakteriler de vardır. Fizyolojik olarak bakteriler aerob, yani oksijenin varlığında yaşayanlar ve anaerob, yani oksijensiz ortamlarda yaşayabilenler olmak üzere iki grupta toplanır. Beslenme açısından ise büyük bölümü dışbeslektir (heterotrof), yani başka organizmaların bireşimlediği organik bileşenleri metabolize eder. Bu grupta çürükçül, asalak ve ortak yaşam (simbiyoz) sürdüren türler yer alır. Küçük bir bölümü ise kendibeslektir (ototrof), yani organizmaları için gerekli organik maddeleri ya ışık enerjisi ya da kimyasal enerjiden yararlanarak kendileri bireşimler. Nitrobakteriler, Ferrobakteriler ve Sülfobakteriler bu grupta yer alır. Mikroskopik boyutlarından ve besin gereksinimlerinin az olmasından dolayı bakteriler her yerde, havada, suda, toprakta, insan ve hayvanların vücutlarında, bitkilerde bulunur. Ama özellikle yıkım halindeki organik maddelerde bakteri çok fazladır, çünkü yıkım sürecinde karbon, azot, oksijen, kükürt gibi yapısal elementler açığa çıkar. Doğadaki kokuşma ve mayalanma süreçleri de bakterilere bağlıdır. İnsanlar bu özel bakteri etkinliğinden sanayide yararlanmaktadır. Sirke mayalanması, vitamin ya da antibiyotik bireşimlenmesi buna örnektir. Bakteriler insanda ağır hastalıklara (tifo, kolera, tetanos, tüberküloz, cüzam) yol açar, ama bakterilerin tümü göz önüne alındığında hastalık yapıcı bakterilerin yararlı bakterilerden çok daha az olduğu görülür.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3087259184057784916-6088547881456278822?l=saglik-kaynagi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3087259184057784916/posts/default/6088547881456278822'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3087259184057784916/posts/default/6088547881456278822'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://saglik-kaynagi.blogspot.com/2009/07/bakteri.html' title='bakteri'/><author><name>muhammetbektas</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16412053910753007465</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3087259184057784916.post-1120656809654915777</id><published>2009-07-18T20:22:00.001-07:00</published><updated>2009-07-18T20:22:28.853-07:00</updated><title type='text'>bağırsak</title><content type='html'>bağırsak&lt;br /&gt;Sindirim kanalının mideden sonra başlayan ve anüs (makat) deliğiyle dışarı açılan son bölümü. Mideden bağırsaklara bir ölçüde sindirilmiş gelen besinler burada çok daha büyük değişikliklere uğrar. Böylece besleyici maddeler ve yararlı olan besinler emilebilir. Artıklar ise anüse doğru itilerek dışkıya dönüşür. Bağırsaklar embriyon aşamasında gelişen üç temel doku katmanından biri olan endodermden gelişir. Farklılaşma süreci tamamlanınca karın boşluğunda boyuna yerleşmiş bir boru biçimini alır. Bu boru önde ve arkada karın zarıyla karın duvarına bağlıdır. Karın zan bu biçimiyle bir orta bölme oluşturur. Daha sonra bu bölmenin ön kısmı kaybolur ve bağırsak karın duvarına yalnızca arka taraftan bağırsak askısı denen bir sapla bağlı kalır. Bağırsak askısının içinden damarlar ve sinirler geçer. İlkel bağırsak hızla büyür ve karın boşluğuna uyum sağlamak için kıvrımlanır. Bu süreç sonunda farklı kısımları karın boşluğuna bağlanmış olur. Bazı bölümler ise karın zarının yapışmış iki katmanına tutunmuştur. Uzun bir boru biçiminde olan bağırsak iki ana bölüme ayrılmıştır: İncebağırsak ve kalınbağırsak.&lt;br /&gt;- İncebağırsak&lt;br /&gt;Bağırsağın mide ile kalınbağırsak arasındaki bölümüdür. Burada besin maddeleri mukoza hücrelerinin salgısı, pankreas sıvısı ve safrayla karışır. Böylece sindirim süreci son evreye ulaşırken sindirilmiş besinler bağırsak mukozası yoluyla emilir. İncebağırsağın başlangıç bölümündeki çapı 2-3 cm, son bölümde 1 cm dolayındadır. Farklı yerleşim ve yapısal özelliklerine göre üç bölüme ayrılır: Onikiparmakbağırsağı, jejunum ve ileum.&lt;br /&gt;- Onikiparmakbağırsağı&lt;br /&gt;Onikiparmakbağırsağı yaklaşık 25 cm uzunluğundadır. Mideyi izler ve mideden pilor (mide kapısı) büzgen kasıyla ayrılır. Karnın arka duvarına bağlanmıştır. Pankreas başını çevreleyen ve sola doğru yönelmiş bir yay biçimindedir. Pankreasla arasında bulunan bağdokudan kan damarları ve pankreasın onikiparmakbağırsağına açılan dış salgı kanalları geçer. Ana pankreas kanalı (Wirsung kanalı) safra kanalı ile birleşerek büyük onikiparmakbağırsağı papillası (memecik) adı verilen bir çıkıntıdan   onikiparmakbağırsağına   açılır.   Yardımcı pankreas kanalı da (Santorini kanalı) benzer yapıda olan küçük onikiparmakbağırsağı papillasından onikiparmakbağırsağına birleşir.&lt;br /&gt;- Jejunum&lt;br /&gt;Onikiparmakbağırsağı-jejunum arasındaki dirsek bu iki bağırsak bölümünü birleştiren bir çeşit köprü oluşturur. "Boş bağırsak" anlamına gelen jejunum adı anatomik incelemelerin başladığı ilk yıllarda kadavra üzerinde yapılan incelemelerde bu bölümün hemen her zaman boş olarak görülmesinden kaynaklanır. Uzunluğu yaklaşık 270 cm'dir. Bunu uzunluğu yaklaşık 420 cm olan ileum izler. Jejunum ile ileum arasında kesin bir anotomik sınır yoktur. Birlikte incebağırsağın hareketli bölümünü oluştururlar. Çünkü karnın arka duvarına geniş bir karın zarı katmanı, yani bağırsak askısıyla bağlanmış olmaları belirli bir hareketlilik kazanmalarını sağlar. Jejunum içinde bulunduğu dar boşluğa bağırsak kangalı denen son derece kıvrımlı bir düzen içinde yerleşerek sığmıştır.&lt;br /&gt;- İleum&lt;br /&gt;İncebağırsağın son bölümü olan ileum, adını leğen kemerinde yer alan böğür (iliyak) kemiğine yakın olmasından alır. Ucundaki ileoçekal valf, incebağırsaktan kalınbağırsağa geçiş yeridir.&lt;br /&gt;- incebağırsağın yapısı&lt;br /&gt;İncebağırsağın duvarı, onikiparmakbağırsağı bölümünde daha kalın, ileum bölümünde daha ince olmakla birlikte benzer yapıyı bütün bölümlerde korur. Dört kılıf ya da katmana ayrılır: Mukoza, mukozaaltı, kas ve seröz (sıvı içeren) katmanlar.&lt;br /&gt;Mukoza, boşluğa doğru yaptığı kabartılarla emme yüzeyini önemli ölçüde artırır. Enine kıvrımlar 7-8 mm yüksekliğinde ve yaklaşık 0,5 mm çapında, parmak biçimli&lt;br /&gt;çıkıntılardır. Bunlara bağırsak villüsleri denir. Villüsler onikiparmakbağırsağının başlangıç ve ileumun son bölümlerinde bulunmaz. En sık ve kalın oldukları bölge onikiparmakbağırsağıdır. İleumun sonlarına doğru ise giderek azalıp küçülürler. Bağırsak mokozasının emici yüzeyini emici hücrelerinin yaptığı parmaksı çıkıntılar da artırır. Ancak elektron mikroskopunda görülebilen bu son derece küçük çıkıntılar hücre başına yaklaşık 2 bin tanedir. Bütün bu yapılar sayesinde iyice genişleyen incebağırsağın emici yüzeyi 300 m2 dolayına ulaşır. Emici hücreler arasına tek tek mukus salgılayan hücreler dağılmıştır. Bağırsak mukozasında basit tüp biçiminde Lieberkühn bezleri vardır. Villüslerin tabanına açılan bu bezler sindirim süreci için gerekli olan proteinaz ve lipaz gibi enzimler ile mukus salgılar. Salgı hücreleri ve villüsleri örten hücreler arasında ayrıca farklı tipte iç salgıbezi hücreleri bulunur. Bunlar serotonin ve farklı tipte polipeptit hormonları salgılar. Çok çeşitli kimyasal bileşimleri olan polipeptitlerin bir bölümü tam anlamıyla tanımlanamamıştır. Bu maddeler arasında kolesistokinin, gastrin, somatostatin, P maddesi, sekretin, nötrotensin ve motilin sayılabilir. Bu maddelerden bazıları iç salgı hücrelerinin yanı sıra nöronlarda da bulunur. Genel olarak sindirimle ilgili salgıbezi ve kas hücrelerinin etkinliklerini düzenledikleri söylenebilir. İncebağırsak mukozasında çok sayıda lenf dokusu toplulukları bulunur. Bunlar çıplak gözle görülebilecek tek tek küçük yumrular ya da çapları birkaç santimetreyi bulan ve özellikle ileumun son bölümüne yerleşmiş Peyer plakları denen elips biçimli topluluklardır. Bağırsak duvarının mukozaaltı kılıfı, sinirler, kan ve lenfa damarlarının geçtiği gevşek bir bağdoku yapısındadır. Onikiparmak bağırsağında bu doku salgıbezleri de içerir (Brunner bezleri). Brunner bezleri mide sıvısının asitlik derecesini azaltan alkali (bazik) bir madde salgılar. Kas kılıfı iki katman halindeki düz kas hücrelerinden oluşur. İçtekiler dairesel biçimde bağırsak boşluğunu çevreler. Dış katmandaki kaslar ise uzunlamasına yerleşmiştir. Seröz katmanı karın zarı oluşturur. Bu katman onikiparmakbağırsağının bir bölümü dışında bütün incebağırsağı örter. &lt;br /&gt;- Damarlar ve sinirler&lt;br /&gt;İncebağırsak farklı atardamarlarla ilişkilidir. Oniki-parmakbağırsağı, pankreas üst ve alt pankreas-onikiparmakbağırsağı atardamarından, ileum ve jejunum alt bağırsak askısı atardamarından beslenir. Alt bağırsak askısı atardamarı kendi aralarında ağızlaşan, böylece geniş bir yan dolaşım olanağı sağlayan çok sayıda kıvrım oluşturarak bağırsak askısına yayılır. Toplardamar dolaşımı kapı toplardamarı sisteminin başlangıcını oluşturur. Onikiparmakbağırsağının lenf dolaşımı kapı toplardamarıyla ve mide kapısıyla ilişkili lenf düğümlerine ulaşır. Villüslerde başlayan jejunum ve ileum lenf dolaşımı bağırsak askısında bulunan lenf bezleriyle bağlantılıdır. Bunlar lenf sıvısıyla birlikte incebağırsakta emilen yağları (kilüs) taşıdığından kilüs damarları olarak da bilinir. İncebağırsak sinirleri otonom sinir sistemiyle bağlantılıdır. Bağırsak duvarında sinir lifleri iki ağ oluşturur. Bunlardan biri mukoza altında (Messner ya da mukoza altı sinir ağı), öbürü dairesel ve uzun kas katmanları arasında bulunur (Auerbach ya da kas sinir&lt;br /&gt;ağ1)&lt;br /&gt;-Hareketler                                   &lt;br /&gt;Bağırsak duvarı, otonom sinirlerin etkisiyle, ama özellikle de bölgesel sinir refleksleri ve çeşitli hormonların uyarıcı ya da engelleyici etkilerine bağlı olarak çeşitli hareketler yapar: Kas gerginliği değişiklikleri, peristaltik hareketler (yukarıdan aşağıya doğru ritmik hareketler), bölgesel kasılmalar, uzama ve kısalma biçiminde sarkaç hareketleri, villüs hareketleri. Bütün bu hareketler sonucunda bağırsak içindeki besinler iyice karışarak kalınbağırsağa doğru itilir.&lt;br /&gt;- incebağırsağın fizyolojisi&lt;br /&gt;İncebağırsağın temel iki işlevi besinlerin sindirilmesi ve emilmesidir. Sindirim safra ve pankreas salgısının düzenli salgılanmasına ve çeşitli enzimlerin etkisine bağlıdır. Emilim ise, uygun bir süre boyunca sindirilmiş ve emilmeye hazır hale gelmiş olan besinlerin normal emilim yüzeyleriyle yeterli bir süre boyunca temasına bağlıdır. Normal emilim yüzeyi denince bağırsağın uzun olması, villüslerin, mikrovülüslerin ve lenf damarlarının hem yapısal, hem de işlevsel bakımdan normal olması anlaşılır (bak. sindirim).&lt;br /&gt;- Kalınbağırsak&lt;br /&gt;Bağırsağın son bölümü olan kalınbağırsak, ileoçekal valf (incebağırsağı kalın bağırsaktan ayıran,, bağırsak içeriğinin kalınbağırsaktan incebağırsağa geri dönmesini engelleyen kapakçık) ile anüs deliği arasında uzanır. Uzunluğu yaklaşık 2 m, çapı başlangıçta 7-8 cm, son bölümünde 2-3 cm olan boru biçiminde bir yapıdır. Karın boşluğunda büyük bir kıvrım oluşturur. Sağ böğür boşluğunda başlayarak önce yukarıya, sonra sola, ardından aşağıya doğru kıvrılan kalınbağırsak izlediği bu yolla incebağırsak kütlesini çevreler. Üç farklı bölümü vardır: Körbağırsak, kolon ve düzbağırsak (rektum).&lt;br /&gt;- Körbağırsak&lt;br /&gt;Kalınbağırsağın ilk bölümü olan körbağırsak yaklaşık 6 cm uzunluğundadır. Sağ böğür boşluğunda bulunur. Bir kese biçiminde olan bu bölgeye incebağırsak bağlanır. Ayrıca apandis denen parmaksı, ince bir çıkıntısı vardır.&lt;br /&gt;- Kolon&lt;br /&gt;Körbağırsağı izleyen kolon dört bölüme ayrılabilir. İlk bölüm ya da çıkan kalınbağırsak, yukarı doğru ilerler. İkinci bölüm yatay kalınbağırsaktır ve adından da anlaşılabileceği gibi karın boşluğuna enlemesine yerleşmiştir. Karaciğere yaklaşan bu bölüm karaciğer büklümü denen kesimde sola kıvrılır. Üçüncü bölüm olan inen kalınbağırsak aşağı doğru yönelmiştir. Dalak yakınında aşağıya yönelmek için yaptığı kıvrım dalak büklümü olarak bilinir. Dördüncü bölüm leğenin yan içbükey kıvrımını izleyerek ilerler. Kalınbağırsağın "S" biçiminde kıvrım yapan bu bölümü "sigmoit kolon" adıyla bilinir.&lt;br /&gt;- Düzbağırsak (rektum)                                     ; Sigmoit kolunun devamıdır. Bağırsağın en son parçasıdır ve dışarıya anüs deliğiyle açılır. Düzbağırsak, üçüncü sağrı omuru hizasında başlar. Uzunluğu yaklaşık 16-17 cm'dir. Çapı üstte yaklaşık 3 cm, ortada ampulla denen bölgede yaklaşık 5,5 cm' dir. Önemli bir bölümü küçük leğende bulunur ve arkada son üç sağrı omuru ile kuyruk sokumu kemiğine, önde ise idrar torbası ve kadınlarda dölyatağı ile dölyoluna komşudur. Düzbağırsağın 3 cm'lik en son bölümü apış arası bölgesinin kas ve zar oluşumları boyunca yer alır.&lt;br /&gt;- Kalınbağırsağın yapısı&lt;br /&gt;Kalınbağırsağın duvarı, incebağırsağınkine benzer bir yapıdadır. Yani dört katman ya da kılıftan oluşur: Mukoza, mukozaaltı, kas ve seröz katmanlar. En içte bulunan mukoza kılıfı dışkının ilerlemesini kolaylaştırıcı mukus üreten salgı bezleriyle donanmıştır. Mukozaaltı katmanı mukoza altında gevşek bir ara doku oluşturur. Seröz katman dışta körbağırsağı bütünüyle ya da yalnızca ön yüzeyinde saran, kalınbağırsağın sonraki bölümlerini sigmoit kolonun başlangıç kısmına kadar arka yüzeyini örtecek biçimde yayılmış karın zarından oluşur. Karın zarı yatay kalınbağırsak düzeyinde ve sigmoit kolonun büyük bir bölümünde askı işlevi görerek bu bölümleri karnın arka duvarına bağlar. Aynı biçimde düzbağırsak da kısmen karın zarıyla örtülüdür. Kas kılıfı iki katman halindeki düz kas liflerinden oluşur. Dıştaki katman uzunlamasına ilerlerken, içteki katman dairesel biçimde yerleşmiştir. Uzunlamasına ilerleyen katman sürekli değildir. Kas demetleri üç şerit oluşturacak biçimde toplanmıştır. Bu nedenle kalınbağırsağın dış görünümü incebağırsaktan farklıdır. Dış yüzeyler enine ve uzunlamasına oluklarla bölmelere ayrılır. Bunlar arasında kese biçiminde kabartılar bulunur. Uzunlamasına oluklar şeritlere, enlemesine oluklar ise yarımay kapaklarına karşılık gelir. Sigmoit kolonda şeritler daha geniştir ve birbirleri içinde kaybolur. Böylece düzbağırsakta dıştaki kas katmam süreklilik kazanır. Dairesel kas katmanı özellikle anüs bölgesinde gelişmiştir ve anüs çevresinde anüs büzgen kası denen bir çeşit halka oluşturur.&lt;br /&gt;- Damarlar ve sinirler&lt;br /&gt;Kalınbağırsak damarları büyük ölçüde aorttan kaynaklanan bağırsak askısı üst ve alt atardamarlarından gelir. Üst bağırsak askısı atardamarından körbağırsak, çıkan kalınbağırsak ve yatay kalınbağırsağın sağ yarısı beslenir. Alt bağırsak askısı atardamarı ise yatay kalınbağırsağın sol yarısını, inen kalınbağırsağı, sigmoit kolonu ve düzbağırsağın bir bölümünü besler. Düzbağırsak aynı zamanda alt mide atardamarı ve iç kasık atardamarından beslenir. Toplardamarlar, kapı toplardamarı sistemine bağırsak askısı toplardamarı aracılığıyla bağlanır. Düzbağırsakta toplardamarlar bir ağ oluşturarak bir yandan kapı toplardamarı sistemine, öbür yandan alt anatoplardamar sistemine boşalır. Böylece kapı toplardamarı sistemiyle, genel toplardamar sistemi arasında bir ağızlaşma oluşur. Lenf dolaşımı bağırsak duvarı yakınında yer alan ve ayrıca kan damarları boyunca uzanan lenf bezlerinden başlar. Kalınbağırsak otonom sinir sisteminin sempatik ve parasempatik lifleriyle bağlantılıdır. İncebağırsakta olduğu gibi lifler bağırsak duvarında iki ağ oluşturur. Bunlardan biri mukoza altında, öbür rü kas katmanları arasındadır.&lt;br /&gt;- Hareketler&lt;br /&gt;Kalınbağırsak hareketlerini düzenleyen birçok etken vardır. Örneğin bağırsağın gerginliği, kişinin duruş biçimi, bağırsak içeriğinin alınan besinle bağlantılı olarak azalıp çoğalması, bazı hormonların etkisi (gastrin, serotonin) ve duygusal etkiler kalınbağırsak hareketlerini etkiler. Gastrokolik refleks, bütün bağırsak duvarının yaptığı bir kasılma hareketidir ve yemeklerden sonra ortaya çıkarak dışkılama için bir uyan oluşturur.&lt;br /&gt;- Kalınbağırsağın fizyolojisi&lt;br /&gt;Kalınbağırsağın özellikle ilk yarısında incebağırsaktan gelen kimusun içindeki suyun büyük bölümü emilir. Böylece bağırsak içeriği giderek sertleşerek dışkı özelliği kazanır. Bunlar bağırsakta birikir ve daha sonra da dışarı atılır. Su ile aynı zamanda elektrolitler de geri emilir. Kalınbağırsakta bakteri yoğunluğu oldukça yüksektir. Bu bağırsak florası sindirilmeyen amit ve proteinlerin kokuşma ve mayalanmasıyla yıkımını, organizmaya yararlı olan vitaminlerin yapımını sağlar (K vitamini, folik asit, biyotin, pridoksin).&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3087259184057784916-1120656809654915777?l=saglik-kaynagi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3087259184057784916/posts/default/1120656809654915777'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3087259184057784916/posts/default/1120656809654915777'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://saglik-kaynagi.blogspot.com/2009/07/bagrsak.html' title='bağırsak'/><author><name>muhammetbektas</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16412053910753007465</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3087259184057784916.post-3076343499986781617</id><published>2009-07-18T20:21:00.001-07:00</published><updated>2009-07-18T20:21:36.818-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='bademcik'/><title type='text'>bademcik</title><content type='html'>bademcik&lt;br /&gt;Solunum ve sindirim yollarının başlangıcında, burun-yutak ve ağız-yutak mukozası epiteli altında bulunan büyük lenf dokusu topluluklarının ortak adı. Burun-yutak bölgesinde yutak bademcikleri; östaki borusunun çevresinde burun-yutak bölgesinin yan duvarlarında "tuba" bademcikleri; ağız-yutak bölgesinin yanlarında, ön ve arka damak yutak kemerleri arasında "damak bademcikleri" bulunur. Çoğu zaman bademcik denince bunlar arasında en belirgini ve en iyi bilineni olan damak bademciği anlaşılır. Bu bademciklerin üzerinde yutak mukozası birkaç milimetre derinliğinde "kripta" denen büklümler yapar. Öbür bademciklerin sınırları oldukça değişkendir ve bu oluşumların hepsi Waldeyer halkası denen bir lenf dokusu topluluğu içinde yer alır. Bademciklerin temel işlevi vücudun savunma mekanizmasına yardımcı olmaktır. Bulundukları yer de birçok hastalık yapıcı etken (bakteriler, virüsler ve çeşitli yabancı maddeler) için önemli bir giriş noktasıdır. Özellikle yaşamın ilk yıllarında vücudun savunma mekanizmaları arasında önemli bir rol oynarlar. Körbağırsak apandisindeki lenf dokusu ve bağırsaktaki Peyer plakları ile bu yapılar arasında önemli bir benzerlik bulunmaktadır.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3087259184057784916-3076343499986781617?l=saglik-kaynagi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3087259184057784916/posts/default/3076343499986781617'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3087259184057784916/posts/default/3076343499986781617'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://saglik-kaynagi.blogspot.com/2009/07/bademcik.html' title='bademcik'/><author><name>muhammetbektas</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16412053910753007465</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3087259184057784916.post-2649462724536421873</id><published>2009-07-12T19:10:00.001-07:00</published><updated>2009-07-12T19:10:03.715-07:00</updated><title type='text'>Minareller</title><content type='html'>Minareller&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Vitamin ve Mineraller hakkında kısa bilgi&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Vitaminler sağlıklı yaşamın vazgeçilmez bir parçası olan organik bileşiklerdir. Vitamin Latince yaşam anlamına gelen "vita" sözcüğünden kaynaklanır. Vitaminler vücut tarafından üretilemeyen, besinlerin enerjiye dönüşümüne ve vücudun normal işlevini sürdürmesine yardımcı olan maddelerdir. Yapılan araştırmalar, minerallerin de vücut işlevleri için vitaminler kadar önemli olduğunu ve ikisinin de vücutta belirli oranlarda bulunması gerektiğini ortaya koymuştur. &lt;br /&gt;Vitamin ve mineral desteği niçin gerekir? &lt;br /&gt;Özellikle hızlı ve ayaküstü yemek yeme, öğün atlama, tek tip beslenme gibi günümüzün dengesiz beslenme alışkanlıkları ve sebze, meyve, et, süt ve yumurtanın yeterli alınmadığı beslenme durumlarında vücudumuz gereksinimi olan vitamin ve minerallerin tamamım besinlerden alamayabilir. Özellikle yoğun fiziksel ve zihinsel aktivite, spor, sürekli ilaç kullanımı (doğum kontrol hapı, bazı antibiyotik ya da idrar söktürücülerin kullanımı), sigara ve alkol kullanımı, stres, gebelik, emzirme, menstrüel dönem ve yaşlılıkta bazı vitamin ve minerallere gereksinim artar. Gereksinim olan vitamin ve minerallerin dışarıdan alınması gerekir. Sigaranın özellikle C vitamininde yaptığı hasar önemli boyuttadır. Günde ortalama bir paket sigara içen bir kişinin en az 500 mg. ekstra C vitaminine gereksinimi vardır.&lt;br /&gt;Yeterince vitamin ve mineral alınmazsa ne olur?&lt;br /&gt;Yetersiz alım kendini başlangıçta huzursuzluk, iştahsızlık ve yorgunluk gibi bulgularla belli eden gizli vitamin eksikliğine neden olabilir. Kısa ya da orta dönemde genel durumun bozulmasına yol açar. Uzun dönemde ise kronik hastalık gelişimine neden olabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dengeli Beslenme İçin Tavsiyeler&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;• Vitaminler, vücutta metabolik olayların normal bir şekilde meydana gelmesi ve sağlıklı durumun sürdürülmesi için gerekli olan ve besinler içinde ufak miktarlarda alınan maddelerdir. Vitaminler iki grupta toplanır : &lt;br /&gt;1- Suda gözünen vitaminler: C ve B grubu vitaminleri (B1, B6 gibi)&lt;br /&gt;2- Yağda çözünen vitaminler: A, D, E, K vitaminleri.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;• Besinlerin dört ana öğesi olan proteinler, yağlar, karbonhidratlar ve yemek tuzu gibi makro besleyiciler saf olarak alındıklarında, yeterli miktarlarda vücuda girseler bile, sağlıklı durumun sürdürülmesini sağlayamazlar. Bunlarla birlikte vitaminlerin ve demir, çinko, bakır, iyod, krom, magnezyum, manganez, molibden, vanadyum, ve silisyum gibi esansiyel minerallerin de alınması gereklidir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;• Vücudumuz için gerekli olan; karbonhidrat, protein ve yağ gibi ana besin öğelerini yeterli miktarda içeren besinlerle yapılan dengeli beslenme, bazı özel durumlar hariç vücudun günlük ihtiyacına yetecek kadar vitamin sağlar. Ancak, günlük beslenmeniz sebze, meyve, hububat, süt ürünleri, et ve yumurta gibi protein açısından zengin besinlerden herhangi birini içermiyor ya da az miktarda içeriyorsa, ihtiyacınız olan vitaminlerin tümünü besinlerden sağlanamayacağından vitamin takviyesi gerekir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;• Karbonhidrat, vücudun glikoza dönüştürebildiği her türlü maddedir. Glikoz hücrelerin enerji olarak kullandığı en önemli maddelerden biridir. Karbonhidratlar glikoza yıkılma özeliklerine göre basit ya da karmaşık olabilirler. Saf buğday ekmeği, şeker ve alkol kalori fazlalığı olduğunda kolaylıkla yağa dönüşebilen basit karbonhidratlara misal olarak verilebilir. Yapraklı sebzeler, patates ve hububat ürünleri karmaşık karbonhidratlara örnektir. Bu grup yiyecekler sağlıklı olmanız için gereken bütün besinlere sahiptir ve beslenme programınızın temelini oluşturmalıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;• Proteinler, vücudun en etkili kalori yakıcı bölümü olan kas dokusunu güçlendirmek açısından çok önemlidir. Protein ette, süt ürünlerinde ve daha az olarak hububat ürünlerinde bulunmaktadır. Yemeklerinizin yeterli miktarda protein içerdiğinden emin olun, ancak bu tür gıdaların yağdan da zengin olabileceğini aklınızdan çıkarmayın. Mümkün olduğunca yağ açısından fakir alternatifleri seçmeye çalışın.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;• Yağ, hayatın idamesi ve sağlık için çok önemli olan yağ, sadece fazla miktarda alındığında zarar verir. A, D, E ve K vitaminleri gibi önemli vitaminler için taşıyıcılık görevi yapar. Vücudun savunma sisteminde önemli bir rolü olan yağ, östrojen gibi hormonların üretiminde ve depolanmasında görev alır. Günümüzde, sağlık uzmanları sağlıklı bir diyette bulunması gereken kalori miktarının en fazla 1/3'ünün yağdan gelebileceğini belirtmektedirler.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;• Herkesin günlük kalori ve besin gereksinimleri farklıdır. Bir beslenme uzmanı bu konuda size yardımcı olabilir. Kilo vermek ve sağlıklı yaşamak için piramidin tabanını oluşturan yiyeceklerden bol miktarda yemeli, tepesindekilerden ise mümkün olduğunca kaçınmalısınız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İyi planlanmış dengeli bir yemek şunlardan oluşmalıdır:&lt;br /&gt;1- %20-30 oranında yağ.&lt;br /&gt;2- %10-20 oranında protein.&lt;br /&gt;3- %50-70 oranında karbonhidrat.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;• Besinler uzun süre bekletildiğinde, pişirme, saklama ve ısıtma sırasında vitamin kaybına uğrayabilirler. Besinler içindeki yağda çözünen vitaminler ısı hava ve ışıktan pek etkilenmezler. B1 vitamini, folik asid, pantotenik asid (B5 vitamini) ve özellikle askorbik asit (C vitamini) gibi suda çözünen vitaminler ise, besin maddelerinin kaynatma ve kızartılmaları sırasında kısmen parçalanırlar. Yemek suyunun atılması da, besinler içindeki suda çözünen bir kısım vitaminlerin yitirilmesine neden olur. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;• Kalsiyum; doğumdan yaşlılığa kadar, kemik, diş ve tırnakların sağlıklı oluşumunu ve devamını sağlamanın yanında kemik kaybının önlenmesi için gereklidir. Yaş ilerledikçe kalsiyum emilimi azalır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;• Demirin insan vücudu için önemi büyüktür. Kanın en önemli fonksiyonel komponentini oluşturan demir, dokuya oksijen taşınması ve böylece dokudaki oksidasyon olaylarının sürdürülmesi için gereklidir. Demir eksikliğine bağlı olarak kansızlık, yorgunluk ve çalışma kapasitesinde azalma görülür. &lt;br /&gt;• Bazı bünyelerin suya daha çok ihtiyaç duyduğu, bazılarının da azla yetindiği sıkça rastlanan bir durumdur. En iyi yöntem ise az ve sık, özellikle de yemeklerin hazmedildiği saatlerin dışında içmektir. Ancak güç sarfederken kesinlikle içmemeye çalışın ve karşılaşmalar sırasında sadece suyla ağzını çalkalayan boksörleri düşünün. Eski zamanlarda madenlerde çalışanların da susadıkça bu yöntemi denediği bilinen bir gerçek. Eğer bir defada çok su içerseniz günün birinde böbreklerin iflas etme olasılığı çok fazla. Özellikle sabah yataktan kalkar kalkmaz ve de aç karnına bir bardak su içmek ise tüm organizmayı temizleyerek, toksinlerden arıtıyor. Zinde ve dinç olmayı sağlıyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;• Daha az yağ yiyin. Aldığınız yağ miktarının günlük toplam kalori miktarının 1/3 ünden az olmasını sağlayın.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;• Daha çok sebze ve meyve içeren, dengeli ve çeşitli yiyecekler yiyin. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;KALSİYUM VE MİNERAL EKSİKLİĞİNDEKİ DOSTLARIMIZ&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Havuş, şalgam, pırasa, ıspanak, lahana, pancar, badem, üzüm, elma, kiraz çilek, süt yoğurt... evet işte sizin sağlığınızın gerçek dostlarından oluşan uzunca bir liste.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çok Sevelim&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sebze, salata, taze meyve, taze sebze, kuru meyve, bal, tahıl, zeytinyağı, bitkisel yağ, peynir, yumurta, taze tereyağı, su.. bunlar da yeni sevgilileriniz olabilir..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çok Görüşmeyelim&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şarküteri ürünleri, beyaz unlu hamur işleri, pasta, konserveler, kahve, kakao, çikolata, tuz, katkı maddeli gıdalar ve şeker.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kalsiyumu tam tanıyor muyuz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Vücudumuzun %1.5 ile %2 sini kalsiyum oluşturur. İnsan vücudunun bütün kemiklerinde ve dişlerde fosforla beraber kalsiyum fosfat şeklinde bulunur. İşte bu bileşim yetişkinliğe kadar kemiklerde ve dişlerde gevşek bir yapı oluşturur. Bu sebeple kemikler bu yıllarda daha esnektir ve kırılırlarsa bile çok daha kolay kaynar. Ancak zamanla kalsiyum fosfat kristalleri kemiklerin kristalleşmemiş yerlerine de yerleşir ve kemikler daha da sertleşir. Bu durumda ise esneklik kaybolduğu için daha kolay kırılır ve kaynaması da bir o kadar zorlaşır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kalsiyum ve Bağırsak Tümörleri&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Organizmada bulunan kalsiyumun neredeyse yüzde biri kanda, kaslarda ve yumuşak dokularda bulunur. Bu nedenle kalsiyum, kemik yapısının oluşumundan başka kas kasılmalarını, sinir sisteminden gelen sinyallerin kaslara iletilmesini ve hücre zarlarının oluşumunu kolaylaştırır. Ayrıca kalsiyum mineralinin bağırsak tümörlerini önlediği de öne sürülmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kalsiyum Düzeyi Düşer veya Yükselirse Ne Olur&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kanımızdaki kalsiyum oranının, tavsiye edilen miktar olan bir desilitrede 9 - 11 mg. düzeyinde sabit tutulabilmesi çok önemlidir. Şayet oran bu miktarın altına düşerse vücudumuzda kas kasılmaları, kramp ve titremeler görülür ve bu durumda organizma kalsiyum yetersizliğini kemik ve böbreklerdeki kalsiyum miktarından alarak karşılama yoluna gidecektir. Ancak bu durumun sonucunda hem kemik bozuklukları hem de idrar kaybı gibi olumsuzluklar ortaya çıkar. Fakat oran önerilen miktarın üzerine de çıkabilir. Bu durumda ise aşırı kalsiyum birikimi kusma, iştahsızlık ve baş dönmesi gibi rahatsızlıklara yol açtığı gibi böbrek taşlarının oluşumuna ve kireçlenmeye de sebebiyet verebilir.&lt;br /&gt;Nelerde Kalsiyum Var?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kalsiyumu esas olarak süt ve süt ürünleri yoluyla bulabiliyoruz. Ancak tereyağ da bir süt ürünü olmasına rağmen onda kalsiyum bulunmamaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bununla birlikte yeşil yapraklı bitkilerde, sebzelerde ve cevizde de kalsiyum bulunmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;18 ila 24 yaş arası günlük 1200 mg, 25 yaşından sonra ise günde 800 gram kalsiyum almak gerekir. Gebelik ve menopoz dönemlerinde günlük kullanılan kalsiyum oranı artabilir. Gıda maddelerindeki kalsiyumun % 30 veya 40 kadarı vücut tarafından özümsenir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kortizon Alanlar&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kortizon ve steroid türü ilaç kullananların organizmalarındaki kalsiyum miktarının düştüğünü unutmamak gerekir. İngilterede1998 tarihinde yapılan bir araştırmada, yemeklerle beraber tüketilen veya yemeklere katılan peynirler dişler için normal beslenme yoluyla olanından daha çok koruyuculuk özelliği taşıdığı ortaya çıkmıştır. Sağlıklı beslenmeye önem veren annelerin ve babaların bundan böyle yemek ve salatalarında da peynire yer vermelerini ümit ediyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; MİNERALLER &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çinko&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir çok besinde fazlasıyla bulunan çinko minerali bağışıklık sisteminde anahtar rolü oynar, zinde yapar, verimli yapar. Akyuvarların, antikorların oluşmasında payı vardır. Bağışıklık sisteminin bu askerleri bizi hastalığa neden olan virüslerden koruduğu gibi zehirli maddeleri de zehirsiz hale getirmede yardımcı olur. &lt;br /&gt;Bağışıklık sisteminin düzenli çalışabilmesi için vücutta bol miktarda çinko bulunması gerekiyor. Yaraların iyileşmesi, görme duyusunun güçlenmesi diyabet hastalığı, böbrek hastaları, çinko eksikliği tehlikesiyle karşı karşıyadırlar. Çinko eksikliği sizi enfeksiyon hastalıklarına karşı savunmasız bırakır. Ayrıca tat ve koku duyularını da zayıflatır. Kırmızı et, karaciğer yumurta, deniz ürünleri, fasulye, bezelye ve fındık bol miktarda çinko içerir. &lt;br /&gt;Hastalığın kol gezdiği kış aylarında soğuk algınlığı ve gribe karşı çok etkilidir. Çünkü bakterilere ve virüslere karşı savaş açar ve sonuçta bu hastalıklara karşı çok zayıf olan kişilerde bu tehlikeyi azaltır. Akneye karşı da çok etkili bir mineraldir, A vitamininin kimyasal bileşimini harekete geçirir ve mikrop öldürücü etkisi akne sivilcelerinin kaybolmasını sağlar. Fakat çinkonun yararları bununla bitmiyor. Hücre yenilenmesinde payı olduğu için cildi de güzelleştirir. El tırnaklarını sertleştirir ve saçı kuvvetlendirir, nörodermitisi ve uçukları hafifletir. Adet görme ağrılarını hafifletmesini, kısırlığa karşı etkili olmasını da diğer özellikleri arasında sayabiliriz. Ve amalgam gibi ağır metalleri de vücuttan atar. &lt;br /&gt;Aşağıdaki Besinlerde ( 100 Gramında ) -İstiridye 7 mg, -Peynir 2-4 mg, -Sığır eti 5 mg, -Sütsüz çikolata 2 mg, -Kuru fasulye 3 mg, -Yumurta 1.5 mg, -Mısır 2.5 mg, -Brüksel lahanası 1 mg, -Karides 2.3 mg, -Brokoli 1 mg, Çinko bulunur. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Demir &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hemoglobinin yapısında yer alan demir, oksijenin dokulara taşınması ve hücre solunumu için çok önemlidir. Eksikliğinde kansızlık ortaya çıkar. Sağlıklı bir yapıya sahip olmak, her daim enerjik olmak için kullanmanız gereken en önemli mineral demirdir.&lt;br /&gt;Vvücutta demir azlığı şu belirtilerle kendisini gösterir. Nefes darlığı, anemi, soğuğa karşı duyarlılık, üşüme, çarpıntı, saç kırılması ve dökülmesi, çiğneme güçlüğü, sindirim bozuklukları, baş dönmesi, yorgunluk, kemik zayıflığı, tırnak bozuklukları, iştahsızlık, sinirlilik, ağız içi enflamasyonu, şişmanlık, solgun bir yüz, zihin fonksiyonlarının zayıflaması...&lt;br /&gt;Vücuttaki demir miktarını azaltan en önemli etkenler ise fosfor tüketimi fazla olan bir beslenme biçimi, fazla alkol alma, sindirim bozukluğu, uzun süreli hastalıklar, ülser, fazla miktarda çay ve kahve tüketimidir. Ayrıca ağır egzersizler ve çok terlemek de demir eksikliğine yol açıyor. Demir, kanın vücuda oksijen taşımasını sağlayan hemoglobinin oluşmasına yardım eder. Adet kanamaları ve hamilelik vücuttaki demir miktarını azaltır. Vejetaryenler, diyet uygulayanlar ve yaşlılar,demir eksikliği tehlikesiyle karşı karşıyadırlar. Demir eksikliği anemi (kansızlık) yaratır. Karaciğer kırmızı et, balık türleri, kuru fasulye, kurutulmuş meyve, yumurta sarısı ve yeşil yapraklı sebzeler, demir içeren besinlerden bazılarıdır. En çok da kadınların demir tüketmesi gerekiyor, çünkü reglin yanı sıra hamilelik ve emzirme dönemlerinde kadınların vücutlarındaki demir oranı hızla azalıyor. Çünkü anne, çocuğun demir ihtiyacını, kendi vücudundaki demirle karşılıyor. Ayrıca kadınlar erkeklere göre vücutlarında daha az demir depolayabiliyorlar, bu nedenle de mutlaka takviye demire ihtiyaç duyuyorlar.Uzmanlar günlük besinler dışında hergün ilave demir alınması konusunda hemfikirler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; İyot&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tiroid hormonunun yapımı için gereklidir. Tiroid hormonu hücre metabolizması ve dolayısıyla fiziksel ve zihinsel gelişme, sinir ve kas dokusu işlevleri, dolaşımda rol oynar. Yeterli miktarda alınmazsa guatr yani tiroid bezinde büyüme meydana gelir.&lt;br /&gt;Bebek ve Çocuklarda; Büyüme ve Zeka geriliği, Cücelik görülür. Gebelerde; Düşük ve ölü doğum görülür. Guatr her yaşta görülebilir. İyot yetersizliğine bağlı hastalık sorunları İyotlu tuz kullanmakla önlenir. İyotlu tuz kullanımı , Guatrı tedavi edemez, fakat guatr oluşmasını, ilerlemesini ve zeka geriliğini önler. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Kalsiyum&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kalsiyum (Kemiklerin temel minerali); Kemik ve diş sağlığı için önemlidir. Kanın pıhtılaşmasında rol alır. Eksikliğinde kemik yapı bozuklukları ve sinir dokularında aşırı duyarlılık görülür. Bakır Merkezi sinir sisteminin düzenli işlemesinde ve demir metabolizmasında rol alır. Eksikliğinde kansızlık görülür. Yaşlı bir insanla 10 yaşındaki çocuk arasıdaki ortak nokta nedir? Bu ortak nokta, ikinizin de aynı miktarda kalsiyuma ihtiyacı olmasıdır. Kalsiyumun kemikler için önemi, yaygın inanışın tersine, yalnızca çocukluk ve gençlik çağıyla sınırlı değildir. Çünkü yetişkin yaşlarda az kalsiyum alınması ile osteoporoz arasında bağlantı vardır. Osteoporoz, yani kemiklerin kalsiyum eksikliğine bağlı olarak dayanıksızlaşması, ileri yaşlarda kemiklerin kolayca kırılmasına yol açan önemli ve yaygın bir sağlık sorunudur. Konuyu araştıran bilim adamlarına göre sağlıklı kemikler için tavsiye edilen kalsiyum miktarında yaşla birlikte azalma olmuyor. &lt;br /&gt;Ne kadar kalsiyum gerekir? &lt;br /&gt;Büyüme dönemindeki çocuklar, ergenler, gebeler ve emziren kadınlar kalsiyuma en çok ihtiyacı olanlardır. Kemik kitlesi otuzlu yaşlarda maksimum miktarına erişir. Bu yaşta kemik yapımı ile kemik yıkımı denge durumundadır. Her ne kadar ergenlik döneminde günde 1,200 miligram olan günlük kalsiyum gereksinimin 25 yaşından sonra 800 miligrama indiği kabul edilse de kalsiyumla ilgili son araştırmalar, yetişkin insanların daha fazla kalsiyum alması gerektiğini göstermektedir. Araştırmacılar, özellikle genç yaşlarda bol kalsiyum alınmasının, ileri yaşlarda osteoporoz riskini azalttığını belirtiyorlar.&lt;br /&gt;• Kalsiyum emiliminde azalma : Yaşla birlikte kalsiyum emilimi azalır. Eğer 65 yaşın üzerindeyseniz D vitamini yapımı da azalmıştır. D vitamini, kalsiyumun kemiklere ulaşması için gerekli bir vitamindir. &lt;br /&gt;• Kadınlar için önemli : Kadınlarda östrojen düzeylerinin düşmesi, kemik yıkımını hızlandırır çünkü östrojen kemiklerdeki kalsiyumun azalmasını önleyen bir hormondur. Menopozda östorjen düzeyleri düşünce kemik yıkımı artar. Menopozun ilk 6-8 yılında östrojen verilmesi (hormon replasman tedavisi) kemik erimesini yavaşlatır. Menopozda östrojen kullanmayan kadınların daha fazla kalsiyum alması gerekir. Menopozdan 10 yıl sonra ise östrojenin etkisi azalır, kalsiyumun etkisi artar. Bu dönemde 1,500 mg kalsiyum alınmasının kemik erimesini azalttığı düşünülmektedir.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Daha fazla kalsiyum alma yolları &lt;br /&gt;• Doğru besinleri seçin : Süt ürünleri en zengin kalsiyum kaynaklarıdır. Kalorileri kısıtlamak için az yağlı süt ve az yağlı peynirleri seçebilirsiniz. Süt içmiyor ve süt ürünlerini sevmiyorsanız yeşil yapraklı sebzeler ve kalsiyum takviyeli hazır besinleri seçin ya da kalsiyum desteği sağlayan tabletler kullanın. &lt;br /&gt;• Kalsiyum desteği : Beslenmeyle yeterli miktarda kalsiyum almak mümkündür ama günlük besinleriniz arasında süt ve süt ürünleri fazla yer tutmuyorsa kalsiyum desteği almanız gerekir.&lt;br /&gt;Kalsiyum desteği alırken dikkat etmeniz gerekenler &lt;br /&gt;• Küçük dozlarda alın : Her bir doz 600 mg''ı aşmasın. Küçük dozlar daha iyi emilir. &lt;br /&gt;• Yemekle birlikte alın : Bazı besinler kalsiyum emilimiyle etkileşse de kalsiyumu yemekle almak en elverişli yoldur. Çünkü yemek yenilirken asit üretiminin uyarılması, kalsiyum emilimini artıran bir faktördür. &lt;br /&gt;• D vitamini ile birlikte alın : Bir multivitamin almıyorsanız kalsiyumun yanı sıra 200-400 IU D vitamini içeren bir kalsiyum desteği seçin. Yeterli kalsiyum alınması, kemik yıkımının yavaşlamasını sağlayarak osteoporoz riskini azaltacaktır. Kalsiyum ve D vitamini desteğinin yanı sıra düzenli ağırlık kaldırma egzersizleri yapılması kemikleri güçlendirecektir. Kadınlarda egzersiz ve yeterli kalsiyum alımı ile kombine edilen östrojen tedavisi, kemik erimesi ve kırıklara karşı en iyi savunmadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Magnezyum&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Magnezyum hayati önem taşıyan 11 mineralden birisi, belki de en önemlisidir. Vücudun kendisi bu minerali üretmediği için magnezyumun besinler yoluyla alınması gerekir. Magnezyum özellikle strese ve migrene karşı iyidir ve kalbi korur. Astım ve alerjik nezleyi hafifletir. Ayrıca cildi düzgünleştirir, saçı güzelleştirir, tırnakları kuvvetlendirir. 300 enzimi çalıştırır ve bununla metabolizmayı etkilemiş olur. Normal kemik yapımı, sinir ve kas işlevleri için gereklidir. Fazla terleyen, müshil veya idrar söktürücü ilaç alan kişilerde vücuttan daha fazla magnezyum gider. Stres, gebelik ve emzirme gibi durumlarda ise vücudun magnezyuma olan ihtiyacı daha da artar. Ve vücut bu minerali yeteri kadar almadığı takdirde kemiklerde depo edilmiş olan magnezyuma el atar. Rezervi bittiği zaman da alarm verir. Mide barsak bölgesindeki, idrar yollarında, baldırlardaki kramplar, kalp ritmindeki bozukluklar, boyunda ve omuzlarda kasılmalar veya sinirlilik, ellerde uyuşukluk ve karıncalanma, migren, dikkat azlığı, gürültüye karşı hassasiyet magnezyum eksikliğinin işaretleridir. Depresyon, deliryum, merkezi sinir sistemi uyarılmasında artış ve kasılmalar olabilir.&lt;br /&gt;Aşağıdaki Besinlerde ( 100 Gramında ) -Kakao (toz) 590 mg, -Ispanak 56 mg, -Yağlı peynir 53 mg, -Dil balığı 49 mg, -Muz 36 mg, Magnezyum bulunur&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Manganez &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kıkırdak dokusu, steroid sentezi, ve glukoz kullanımı için gereklidir. Eksikliğinde anormal kemik ve kıkırdak oluşumu, glukoz toleransında bozulma ve büyümede gecikme oluşabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Potasyum&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sodyum ile birlikte vücudun sıvı-elektrolit dengesinin korunmasını sağlar. Yazın terle birlikte potasyum kaybı fazla olur Potasyum eksikliğinde yorgunluk, kabızlık, bacak krampları, kas zayıflığı, sinir duyarlılığı, kalp atışında düzensizliği görülür. Zengin potasyum içeren muz, patates, kayısı, kara ekmek gibi gıdalar aynı zamanda kalori yönünden de zengin oldukları için kilo aldırabilirler. Kalori almadan kaybettiğiniz potasyumu yerine koymak için, Limon aromalı potasyum efervesan tablet alınarak potasyum eksikliği giderilebilir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;E Numaraları Hakkında Genel Bilgi&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gıda katkı maddeleri gıdalarla mikrobiyolojik bozulmayı önleme ve dayanıklılığı arttırma, besleyici değeri koruma, teknolojik işlemlere yardımcı olma, renk, görünüş, lezzet, doku gibi duyusal özellikleri düzeltme gibi pek çok amaçla katılan maddelerdir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hergün tükettiğimiz hazır yiyecek ürünlerinde bulunan katkı maddeleri. Bunları hepimiz her zaman her yerde tüketiyoruz; Sağlıklı beslenmeye özen gösteren kişiler bile mesela bir kap meyveli yoğurt ya da kuru meyve yerken birtakım kimyasal maddeleri de beraberinde tüketiyor. Şüphesiz bu katkı maddelerinin hepsi insan sağlığına zaralı değil. Bu yazının amacı, insan sağlığını korumak bu konuda bilgi sahibi olmak isteyenlere yardımcı olabilmek. Sorun, bugüne kadar Türkiye'de tüketicilere neyin zararlı neyin zararsız olduğunun açık bir şekilde duyurulmamış olması. Yoksa bu katkı maddelerinin tüketilmesi veya tüketilmemesi tamamen bireyin tercihine kalmış birşey. Yani asıl önemli olan tercih edebilme hakkımızın olması! &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Son 30 yıldır gelişmiş ülkeler ve Türkiyede yiyecek maddelerinde kullanılan katkı maddelerinde tam bir patlama olmuştur. Örneğin sadece İngiltere'de bir yıl içinde kullanılan katkı maddelerinin toplam ağırlığının iki yüz bin tonu geçtiği sanılıyor. Çoğu aroma/lezzetlendirici olmak üzere toplam altı bin civarında katkı maddesi bulunuyor. Bu maddelerin tüketimi arttıkça, bazı rahatsızlıklarla olan bağlantılara yönelik bulgular da ortaya çıkmıştır. Bunların içinde en sıkça görülenleri egzema, astım, başağrısı, alerjik kaşıntılar, gastrik rahatsızlıklar, ishal (özellikle çocuklarda), hiperaktiflik ve aşırı duyarlılık (hypersensitivity vb.), kanser vakalarıdır. Ne yazık ki dünyanın çeşitli devletleri, bu konuda artırılması ve geliştirilmesi gereken araştırmalara ve birtakım gıda komitelerinin uyarılarına sırt çevirmektedir. Gerçek şu ki, son iki,üç nesil bir nevi 'DENEK' olarak kullanılmaktadır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu maddelerin güvenli olup olmadığını anlamak için hayvanlar (özellikle fareler) kullanılmıştır; ancak hayvanlar insan değil ki onlara kendilerini nasıl hissetiklerini soralım. (Başınız ağrıyor mu? Mideniz bulanıyormu gibi!) Ayrıca insanlarla hayvanların biyokimyasal ve genetik yapıları farklı olduğu için varılan sonuçlar son derece yanıltıcı olabiliyor. Bir misal verecek olursak : İinsanlar thalidomide ilacından, farelerden yüz kat, maymunlardansa yirmi kat daha duyarlı olup çok daha fazla etkilenmektedirler. Diğer bir nokta da, bu katkı maddelerinin 'kokteyl etkisi' nin araştırılmaması. İki madde üzerinde birden yapılan ender bir araştırma sonucunda, sodyum sülfit (E221) ile benzoik asidin (E210) etkileri karşılaştırıldıklarında, ayrı olarak tek başlarına verdikleri sonuçlardan çok daha ciddi olduğu ortaya çıkmış. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şunu da kabul etmek gerekir ki, katkı maddeleri tabii hayatımızın mucizeleri arasında. Emülgatörler, düzenleyiciler (stabilitör), katılaştırıcılar, jöleleştirici maddeler, ayırıcılar (anti-caking agents) ve boyalar sayesinde yiyecekler dipdiri yapılarıyla, capcanlı renkleriyle, gözümüze çok daha çekici görünecektir. Bu maddelerle artık hiçbir şey imkansız değil. Günümüz dünyasında bir gıdanın raf ömrünün bir yıl, iki yıl ya da bilmem kaç yıl daha uzaması artık insan sağlığından çok daha önemli.&lt;br /&gt;Size abartılı ama ne yazık ki gerçek bir misal :&lt;br /&gt;Bir paket hazır tavuk çorbasının içindekiler, nişasta, kuru glikoz şurubu (acaba nasıl kurutuluyor?), bitkisel yağ, şeker. &lt;br /&gt;Lezzetlendiriciler: monosodyum glutamat (621), sodyum 5'ribonucleotide (635), tuz, kurutulmuş tavuk, soğan tozu.&lt;br /&gt;Asit düzenleyici : E340, baharatlar. &lt;br /&gt;Emülgatörler : E471, E472(b).&lt;br /&gt;Boyalar : E150, E102 &lt;br /&gt;Antioksidanlar : E320, E321 (!!!) &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Vücudumuza giren zehir miktarını mümkün olduğunca azaltmak vücudumuzun ve bağışıklık sistemimizin daha güçlü olmasını sağlayacaktır kuşkusuz. Ve arada bir tüketilen birkaç katkı maddesi tabii ki bizi öldürmez. Aşağıda belirtilecek olan listelerin sağlığınızı koruma yolunda size yardımcı ve rehber olmasını diliyoruz.         . &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sebze ve meyvelerde. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Maydanoz, şalgam yaprağı, asma yaprağı, yeşil biber, kara lahana, karnabahar, ıspanak, çilek, portakal limon,greyfurt, mandalina, şeftali, domates, taze fasulye, patates, brokoli, bezelye, kivi, kavun. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bitkilere uygulanan kesme, soyma ve ezilmelerde vitamin kaybı olur. C V&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kalsiyum metabolizması ve kalsiyum taşımasıyla ilgilidir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dişler için elzemdir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fazla alınan D Vitamini toksiktir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İskelet sisteminde hastalıklar görülür. (Özellikle çocuklarda)&lt;br /&gt;Raşitizm ve Osteomalazi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Osteoporoz.&lt;br /&gt;yaşlılıkta duyma zorlukları. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Balık yağı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ringa balığı, Uskumru fleto, Som balığı, Tuna balığı, Sardalya Somon (taze), Karides. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Süt, yumurta sarısı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;KARACİĞER BOZUKLUĞU BELİRTİLERİ&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mide bulantısı, kalp ağrıları, midede şişkinlik, gaz, baş ağrısı, uykusuzluk, paslı dil, nefes kokusu, çok berrak veya çok yüklü idrar, sarı bir ten, yorgun bakışlar, kırmızı bir burun ve yüzde lekeler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Astımlılar özellikle kullandıkları ilaçlar sebebiyle risk grubunu oluştururlar. Bu şikayetlerden biri veya bir kaçı sizde de varsa öncelikle beslenme alışkanlığınızı gözden geçirip hemen bir doktora başvurmalısınız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Karaciğer Bozukluğu Sebepleri&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kesme şeker, toz şeker, beyaz tuz, margarin, rafine yağlar, konserve, beyaz undan mamul hamur işleri, pastalar, şarküteri ürünleri, kimyevi besinler, ilaçlar, alkollü içkiler, kolalı içecekler, sigara, stres, daima oturarak çalışmak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Karaciğer Dostları&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bal, taze meyve, özellikle limon şekerli kuru meyveler, kaya tuzu, kimyevi madde katılmamış zeytinyağı, çiğ ve pişmiş sebzeler, havuç, pancar, lahana, enginar, kereviz, karahindiba, pırasa, sarımsak, kara un veya kepekli unla yapılan hamur işleri, tahıl ürünleri, esmer ekmek, yumurta, peynir, soya, kuru yemiş, turp, su, dinlenme ve egzersiz.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3087259184057784916-2649462724536421873?l=saglik-kaynagi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3087259184057784916/posts/default/2649462724536421873'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3087259184057784916/posts/default/2649462724536421873'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://saglik-kaynagi.blogspot.com/2009/07/minareller.html' title='Minareller'/><author><name>muhammetbektas</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16412053910753007465</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3087259184057784916.post-3162276218219495043</id><published>2009-07-12T19:09:00.003-07:00</published><updated>2009-07-12T19:09:41.078-07:00</updated><title type='text'>D &amp; E Diğer vitaminler</title><content type='html'>D &amp; E Diğer vitaminler&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kalsiyumun güçlü kemikler için temel öneme sahip olduğunu biliyorsunuz. Ancak kemiklerinize ulaşan kalsiyumun miktarını artırmak için D vitaminine ihtiyacınız olduğunu unutmayın. Bu yüzyılın başında D vitamini noksanlığının raşitizme yol açtığı keşfedildi ve bu vitaminin, beslenmenin temel öğelerinden biri olduğu anlaşıldı. Çocukluk çağında görülen raşitizmde kemik gelişimi bozuluyor ve kemiklerde biçim bozuklukları ortaya çıkıyordu. Bugün D vitamini desteği sayesinde, çocuklarda D vitamini noksanlığı neredeyse tümüyle ortadan kaldırıldı ama yetişkinlerin de D vitamini alımına dikkat etmesi gerekiyor. Vücudumuz güneş ışınları ve besinlerden D vitamini üretir. Cildimiz ultraviyole ışınlarına maruz kaldığında, cildimizdeki kimyasal bir madde, D vitamininin inaktif formuna dönüşür. Bazı besinlerde de D vitamini bulunur. Tereyağ, yumurta ve yağlı balıklar doğal D vitamini kaynaklarıdır. D vitamini katkılı süt, margarin ve bazı kahvaltılık tahıllarda D vitamini bulunur. İnaktif D vitamini, kan yoluyla karaciğere getirilir ve burada vücudun kullanabileceği aktif forma dönüşür. D vitamininin aktif formu, ince barsaklardan kalsiyumun emilmesine yardımcı olur, kalsiyumun kemiklerde ve dişlerde tutulmasını sağlar. D vitamini ve kalsiyumun uzun süreli eksikliği osteoporoza neden olur. Osteoporozda kemikler dayanıksız ve kırılgan bir durum alır. Daha seyrek olarak, yetişkinlerde D vitamini eksikliği sonucunda kemiklerde yumuşama ve biçim bozukluğu ile kendini belli eden osteomalazi ortaya çıkar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;D vitamini sentezi ile etkileşen faktörler&lt;br /&gt;Vücudumuz, D vitaminini güneş ışınları yardımıyla sentezlediğinden haftada üç defa 10-15 dakika süreyle kolların, ellerin, yüzün doğrudan güneş ışığına maruz bırakılması, D vitamini sentezini uyarır. Ancak sağlık sorunları nedeniyle kapalı mekanlarda bulunan veya yeterli güneş görmeyen bölgelerde yaşayanlarda D vitamini eksikliği görülebilir. Kış aylarında güneşin yetersiz olması ve kalın giysiler de D vitamini yapımının azalmasına neden olur. Yapılan bir çalışma 66 ile 99 yaşları arasındaki kişilerin kış aylarında D vitamini depolarının azaldığını ortaya koymuşur. Yaşla birlikte vücudun UV ışınlarından D vitamini sentezleme yeteneği azalır. Böbrek veya karaciğer hastalığı nedeniyle inaktif D vitaminin aktif forma dönüştürülme yeteneği azalır. Şipru gibi yağ emilini azaltan barsak hastalıkları D vitamini emilimini de azaltırlar. Aritmi ve epilepside kullanılan fenitoin de D vitamini noksanlığına yol açabilir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Yeterli D vitamini almak için ne yapmalı?&lt;br /&gt;Biraz güneşe çıkın--Yaz aylarında haftada üç defa 10-15 dakika güneşlenin. Böylece kış aylarında harcayacağınız D vitaminini karaciğerinizde depolamış olursunuz. Cildin düzenli olarak kısa sürelerle güneş ışınlarına maruz kalması, cilt kanseri riskini artırmamaktadır. Daha sık güneşe çıkıyorsanız koruyucu filtreleri olan güneş yağları kullanın.Genel olarak ne kadar koyu tenli iseniz yeterli D vitamini sentezi açık tenlilere göre daha fazla güneşte kalmanız gerekir. Süt için--Genç yetişkinler için günde iki bardak süt içilmesi, günlük D vitamini ihtiyacını karşılamak için yeterlidir. Bu miktar yaşlılar için yeterli olmayabilir. Menopoz sonrasındaki kadınlar ve 55 yaşın üzerindek erkeklerde osteoporozu önlemek için ilave kalsiyum ve D vitaminine gerek vardır. Kalsiyum ile birlikte D vitamini alan kadınlarda kemik kırıkları riski azalmakadır. Bu nedenle bazı doktorlar orta yaşlılara günde 400 IU (uluslararası birim) D vitamini tavsiye etmektedir. Özellikle az güneşe çıkanların D vitamini desteğine ihtiyacı vardır. Birçok multivitamin ve mineral desteği tabletinde 400 IU D vitamini vardır. Kalsiyum tableti alıyorsanız içinde D vitamini de bulunmasına dikkat edin. İçinde 200-400 IU D vitamini bulunanları tercih edin. D vitamini ve A vitamini kombinasyonları iyi bir seçim değildir çünkü bunlarda kalsiyum yoktur. Doktorunuz tarafından verilmemişse günde 400 IU'dan fazla D vitamini almayın. D vitamini vücutta depolandığından dolayı fazla miktarda (günde 2,000 IU) D vitamini toksik etkilere neden olabilir. D vitamini zehirlenmesinin belirtileri bulantı, kilo kaybı, sinirlilik, karaciğer, böbrekler ve yumuşak dokularda kalsiyum birikimdir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;D VİTAMİNİ&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;D Vitamininin oluşması için ultra-viyole ışınlarına ihtiyaç vardır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Antioksidan özelliği ile eritrositleri korumaktadır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;A Vitamininin oksidasyonunu önleyerek etkinliğini arttırır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yağların oksidasyonunu önler. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kanser ve erken yaşlanmayı önleyebilir.&lt;br /&gt;Yaşlılık nedeniyle ortaya çıkan hafıza kayıplarını önleyici etkisi vardır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlaç ve radyasyonun zararlı etkilerinden korur. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Virütik hastalıklara karşı bağışıklık sistemini geliştirir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Göz sağlığı için elzemdir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Doğal yiyeceklerden oluşan diyetle eksikliğine pek rastlanmaz &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kesin olmamakla beraber kısırlığa neden olabilir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yeşil yapraklı bitkiler, yağlı tohumlar ve bunlardan elde edilen yağlar, tahıl taneleri ve kuru baklagiller. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ay çiçek yağı (genel olarak bitkisel yağlarda bol bulunur) &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Badem ,buğday, yer fıstığı, ıspanak, brokoli, kırmızı et, &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Balık yağı, ıstakoz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;E vitamini &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;E vitamini, yapılan çalışmalarda tıp dünyasının dikkatlerini üzerine toplamaya devam ediyor. E vitamini (C vitamini ve beta karoten gibi) "serbest radikalleri" yani bir elektronu eksik olan oksijen moleküllerini tutarak hücrelere zarar vermesini önleyen "antioksidan" özelliğe sahip bir madde. Antioksidanlar bir elektronlarını serbest radikallere vererek bunları zararsız duruma getiriyorlar. Antioksidanlar ortamda bulunmadığında ise serbest radikaller canlı hücrelerden elektron çalarak hücrelere zarar veriyorlar. Böylece sonu kansere kadar varabilen hücresel değişimler meydana geliyor. Son çalışmalara göre, bir antioksidan olan E vitamininin bazı potansiyel faydaları şunlar: &lt;br /&gt;E vitamini desteğinin kalp hastalığından koruyucu etkisi var. &lt;br /&gt;E vitamini alınması bazı kanser türlerine yakalanma riskini azaltıyor.&lt;br /&gt;E vitamini Alzheimer hastalığının ilerlemesini yavaşlatıyor.&lt;br /&gt;E vitamininden zengin beslenmenin Parkinson hastalığından koruyucu etkisi olabilir.&lt;br /&gt;E vitamini alınması yaşlı kişilerde bağışıklık sistemini güçlendiriyor.&lt;br /&gt;Uzmanlar E vitaminine ilişkin umut verici haberleri değerlendirirken E vitamininin yararları için daha güçlü kanıtlar sağlayacak olan randomize, kontrollu çalışmaların sürdüğünü belirtiyorlar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;E vitamini almanın riskleri var mıdır?&lt;br /&gt;Kanın pıhtılaşmasını azaltan antikoagülan ilaçları alan kişilerin E vitamini alması önerilmiyor çünkü bu ilaçlarla birlikte alınan E vitamini pıhtılaşma zamanını uzatabiliyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;En uygun E vitamin dozu nedir?&lt;br /&gt;E vitaminiyle ilgili çalışmalarda 50 IU (uluslararası ünite) ile 1,200 IU arasındaki dozlar kullanılmıştır. Kalp üzerinde yararlı etki için günlük E vitamini dozunun en az 100 IU olması gerekir. Kalp hastaları için önerilen doz genellikle günde 400 IU dozudur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;E vitamini alınması tavsiye edilir mi? E vitamini doktorların en çok tavsiye ettikleri vitaminlerdendir. Bazı uzmanlar özellikle kalp hastalarına E vitamini vermektedir.Tek başına diyetle yeterli E vitamini almak güçtür. Ama unutmamalı ki hiç birvitamin sağlıklı beslenme ve düzenli bedensel aktivitenin yerini tutamaz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;E VİTAMİNİ&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Pıhtılaşmada ve kemik yapımında kajsiyuma yardımcıdır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kan pıhtılaşmasında önemli rol oynar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bazı çalışmalar özellikle yaşlılarda kemikleri güçlendirdiğini göstermektedir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kontrolsüz kanamalara neden olan K Vitamini eksikliği malabsorbsiyon hastaları hariç ender görülür. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Doğumdan sonra ilk 3-5 gün içerisinde barsak florası henüz tam gelişmemiş olduğunda K Vitamini eksikliği vardır.Bu neden le doğumdan sonra tüm bebeklere verilmesi gerekmektedir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayvansal ve bitkisel yiyeceklerin çoğunda bulunur. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yonce ıspanak vb. Yeşil yapraklı sebzeler, kuru baklagiller, balıklar, soya fasülyesi yağı, fındık, ceviz, domates, havuç. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;K VİTAMİNİ&lt;br /&gt;- Atardamar ve toplardamarların sağlığı için önemlidir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;K ve P vitaminleri damarlarda kolestrolün birikmesine ve damarların sertleşmesine engel olur. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Limon, portakal, özellikle kabukarında. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ispanak, greyfurt, yeşil fasulye,&lt;br /&gt;çimlendirilmiş buğday, karpuz kavun, lahana, bezelye, patates, soğan.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;P VİTAMİNİ &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Enerji metabolizmasında enzimlere yardımcıdır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tüm hücrelerde, sinir ve sindirim sisteminde,&lt;br /&gt;yiyeceklerin enerjiye dönüştürülmesinde gereklidir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İştah arttırıcı etkisi vardır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Enfeksiyonlara karşı bedeni korur. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sinir ve sindirim sistemi bozuklukları. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eklemlerde şişme, ağrı, denge kaybı, kalp yetmezliği görülür. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çabuk yorulma , çabuk öfkelenme, asabiyet unutkanlılık, kaslarda ve baldırlarda ağrı, kramp, sık kalp atışı, bacaklarda şişme, çocuk seslerine katlanamama, iştahsızlık, yorgunluğa rağmen uyuyamama, kabızlık, baş ağrısı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aşırı eksikliğinde beriberi (gece körlüğü) hastalığı görülür. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tahıla dayalı beslenenlerde pek görülmez. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bitki tohumları. Tohumların dış kısımlarında ve embriyolarında yoğundur. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yemeklerin pişirme suları atılmamalıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;VİTAMİN (B1 VİTAMİNİ)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Alyuvarlar özelliklede kansızlık çekenler için elzemdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Kan oksijeni bedene demir sayesinde taşır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Demirin sindirimi asitli ortamda gerçekleşir , B grubu vitaminleri eksik olanlarda ve soda gibi alkali sıvı alanlarda bu asit eksiktir. Dolayısıyla da demir yararsız olur. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Demirin sindirimi için, alınan besinde yeteri miktarda klorofil ve bir miktarda bakır (organ etlri, susam, fındık, fıstık, kuru baklagiller, etler, balıklar, kakao, yumurta ve yeşil sebzelerde) bulunması gerekir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Kansızlık. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yorgunluk, iştahsızlık, baş dönmesi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnek sütü demir emilimini olumlu yönde etkilemediği için kansızlık olasılığı artar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Karaciğer, dalak, diğer organ etleri, yumurta, pekmez, üzüm, kuru meyveler, yeşil sebzeler,kuru baklagiller, fındık, fıstık, ıspanak (ancak emilimi azdır), mercimek. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kuru fasulye, kuru bezelye,buğday, yulaf, kuru erik gibi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Portakal, domates, muz, havuç, çavdar, bal, şalgam, kereviz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;DEMÝR (Fe) &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Vücut sıvılarının nötr kalmasını sağlar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kalsiyum la birbirini tamamlarlar, Biri eksikse öbürünün de etkisi azalır. - Bitkilerin olgunlaşmış tohumlarında. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nohut, badem, mısır, Hindıba, üzüm, mercimek, bezelye, kepekli pirinç, soya fasulyesi, salatalık, portakal, domates, kavun, erik v.b. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;FOSFOR (P)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Troid guddesinin dengeli çalışması için zorunludur. - Guatr. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Halsizlik, asabiyet ve gerginlik.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Deniz tuzunda ve denizden çıkan her türlü üründe . (Deniz yosununda, özelliklede “kelp” yosununda). &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Azda olsa, kuşkonmaz, lahana, havuç, böğürtlen, turp, ıspanak, domates, patates, soğan, muz da bulunur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İYOT (I)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Pıhtılaşma için önemlidir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kalp kası ve kas kasılmalarında, enzimlerin işlevlerini yapabilmeleri için ve sinir sistemi için de gereklidir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Asabiyet,&lt;br /&gt;gevşeyememe, uykusuzluk , huzursuzluk, halsizlik, kaslarda kramp,,aybaşı hallerinde kadınların karın krampları, ve sancıları &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Diş çekilmelerinde ve ameliyatta kanamalara neden olabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Süt ve türevleri, pekmez, susam, fındık, fıstık, kurutulmuş meyveler, yeşil yapraklı sebzeler, kuru baklagiller. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kara turp, kuru incir, salatalık, badem. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kemik kırılıp sirke veya limonla kaynatıldığında suyunda kalsiyum vardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;KALSİYUM (Ca) &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sindirimin temizleyicisi ve antiseptiğidir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Safra salgılarını olumlu etkiler. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(Bedende bulunan ürik asidin başlıca nedeni alınan besinlerde fosforun yüksek, buna karşılık kükürdün düşük olmasıdır). - Tüm tahıllarda, cevizde, bademde ve bu türden yağlı bitkilerde. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;KÜKÜRT (S)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Vücut sıvılarında asit baz dengesinin sağlanmasına yardımcı olur - Farelerde yapılan deneylerde; damarlarda genişleme, kalpte hızlı artış ve tansiyon düşüklüğü görülmüş &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tez kızan insanlarda bu mineralin noksan olduğu anlaşılmış. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aşırı rafine yiyenlerin ve yeşil sebze yemiyenlerin bu minerale gereksinimi vardır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Badem, ceviz, fındık, fıstık, kuru baklagiller, yeşil sebzeler ve tahıllarda. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Domates, soğan, incir, üzüm, hurma, badem, yulaf, çavdar, buğday, kara turp, gravyar peyniri, havuç, kereviz, marul, pırasa. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;MAG&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hücrelerin, kasların ve dokuların bu madene şiddetle gereksinimi vardır. Vücut sıvılarında osmotik basıncı oluşturmak ve asit baz dengesi için gereklidir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir araştırmaya göre kanser hastalığının bir nedenide bedenin potsayumdan yoksun kalışıdır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kas yorgunluğu, solunum yetersizliği. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Potasyum fazlalığında kalp iletiminde bozukluk olur ve ölüme kadar gidebilir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Arterit, kabızlık, yüksek kan basıncı, kaslarda kramp ve gerilme, uyuklama, gevşiyememe, iştahsızlık, kolay soğuk algınlığı, ellerde ve ayaklarda üşüme, ussal ve kassal yorgunluk ve kanser. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Muz, kayısı, turunçgiller, patates. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Elma sirkesi , üzüm, üzüm suyu, bal, pekmez, domates, ve özellikle ısırgan otu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;POTASYUM (K)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;NEZYUM (Mg)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Midemizin hidroklorik asit yapabilmek için asite gereksinimi vardır. Hidroklorik asit proteinlerin normal sindirimi ve madensel tuzların kana kolayca yerleşmesi için gereklidir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sodyum klor ile birlikte sofra tuzu mineralidir&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Vücuttan sodyum kaybı aşırı ishal ve terleme yoluyla olur. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fazla sodyum birikimi ödeme neden olur. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Vücuttan sodyum kaybı aşırı ishal ve terleme yoluyla olur. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fazla sodyum birikimi ödeme neden olur. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ekmekteki tuz kesilir sodyum içeren yiyecekler kaldırılır &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sofra tuzlarıda &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fasulye, kestane, tahıl, pancar, kereviz, maydonoz, marul, ıspanak, hurma.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3087259184057784916-3162276218219495043?l=saglik-kaynagi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3087259184057784916/posts/default/3162276218219495043'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3087259184057784916/posts/default/3162276218219495043'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://saglik-kaynagi.blogspot.com/2009/07/d-e-diger-vitaminler.html' title='D &amp; E Diğer vitaminler'/><author><name>muhammetbektas</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16412053910753007465</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3087259184057784916.post-6131006485694498767</id><published>2009-07-12T19:09:00.001-07:00</published><updated>2009-07-12T19:09:18.068-07:00</updated><title type='text'>C vitamini ( Askorbik Asit )</title><content type='html'>C vitamini ( Askorbik Asit )&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1742 yılında İngiliz Donanma Doktoru James Lind ; dişetleri şişliği, kanaması , ciltte kanamalar ve yaralar ile seyreden Skorbüt hastalığını limon suyu kullanarak tedavi etmişti. 1928 yılında Albert Szent tarafından sentez edilmiştir. Askorbik Asit, monosakkarit türevidir. C Vitamini'nin asiditesi 3. karbonunda yer alan enol hidrojenine bağlıdır. Oksitlenmesinin ilk ürünü Dehidro L. Askorbik Asit olmaktadır. İnsanlardaki değişimi de bu aşamada kalmaktadır. Canlılarda C vitamini oksitlenmiş ve indirgenmiş olarak iki şekiliyle bulunmaktadır. Bu tepkime iki yönlüdür ve her ikisi de C vitamini aktivitesi gösterir. (Dehidro Askorbik Asit tekrar oksitlendiği zaman vitamin aktivitesini kaybeder. ) Bitki ve hayvanlar C vitamini sentez edebildikleri halde insan L.Gulonoksidaz enzimine sahip olmadığı için C Vitamini sentezi yapılamaz. C Vitamini, suda çözünen bir vitamindir. Bu nedenle vücutta depolanmaz ve her gün vücuda alınması gereken vitaminlerdendir. C Vitamini suda kolay çözülür. C Vitamini beyaz kristal toz halindedir. Besin maddelerinde yer alan Askorbik Asit hava ile teması sonucu okside olur ve vitamin etkisini kaybeder. Çiğ besin maddelerinde Askorbik Asidi okside edecek enzim yer alır ve bu enzim besin maddesi sağlamken aktivite göstermemektedir. Kesme veya soyma gibi durumlarda enzim aktifleşerek Askorbik Asidi okside eder. Bu enzimin aktivitesi bakır iyonu varlığında artmaktadır. C Vitamini ince bağırsaklarda emilmektedir. 100 mg'a kadar dozlarda emilimi % 95 lere dek olabilmekteyken miktar arttıkça emilim de azalmaktadır. ( 1 gram C Vitamini alındığında emilim % 70' lere kadar düşer. ) Bu nedenle besin maddeleri ile alınan C Vitamini , saf alınan C Vitamini'nden daha iyi emilir. Emilimle birlikte kanda hızla gözlenir. Fazla C Vitamini idrar ile oksalat şeklinde atılır. C Vitamini oksidoredüksiyon reaksiyonları ile indirgenmiş formu olan Dehidroaskorbik Asit olarak görev yapar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;C VİTAMİNİ NELERDE BULUNUR ?&lt;br /&gt;C Vitamini ; vücudun savunma sisteminin güçlenmesini , nezle ve gripde oluşan belirtilerin hafiflemesini ve besinlerle vücuda alınan demirin emiliminin artmasını sağlayabilen bir maddedir. C Vitamini , insan vücudunda depolanmamaktadır. ( Karaciğerde minimal depolandığı iddia edilmektedir.) C vitamini en çok taze meyve ve sebzelerde yer alır. Kırmızı Biber, Portakal, Greyfurt, Üzüm, Kavun, Kivi, Mandalina, Mango, Ahududu, Çilek, Armut, Karpuz, Kuşburnu, Maydanoz, Domates bol C vitamini içerir. Yeşil sebzeler, avokado, karnabahar, lahana, patates, bezelyede de C Vitamini vardır. Hayvansal besinlerde C vitamini yer almaz. Miktar olarak ; her 100 gram için &gt; Kırmızı Biberde 190 mg, Karnabaharda 115 mg, Çilekte 60 mg, Portakalda 50 mg ve Greyfurtta 40 mg C Vitamini vardır. Hava ile temasta 3 saat içinde bu değerler % 50 kadar kaybolabilmektedir. Önerilen Tüketim Standardı ; ortalama 60 mg günlük doz önerilir. ( önerilir = eksiklik gelişimini önleyecek günlük asgari doz )  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;C VİTAMİNİ NE İŞE YARAR ?&lt;br /&gt;C Vitamini bağ dokusunda kollagen yapımı için (hidroksiprolin sentezinde koenzim olarak görev yapar.) ve kemik gelişimi için gereklidir. Dişlerin sağlıklı gelişmesini sağlar. Kollajen , aynı zamanda kalp fonksiyonları için gereklidir. Cilt sağlığını korur. Antioksidan olarak bilinen üç maddeden birisidir. ( E Vitamini, Beta.Karoten ve C Vitamini ) Serbest radikaller olarak bilinen zararlı maddeleri etkisiz hale getirir. Kanser yapıcı maddelerin oluşumunu önler. C Vitamini, kanda kolesterolün normal düzeylerde bulunmasını temin eder. Vücutta yağ asit düzeylerini düşürür. Nezle ve Gripte ortaya çıkan belirtilerin önüne geçer. Enflamasyon hallerinde oluşan hücre savunma mekanizmalarını düzenler. Vücudun savunma sisteminin fonksiyon görmesine yardımcı olur. Savunma sisteminde ; interferon oluşumu, kompleman aktivitesinin sağlanması ve antikor yapımını gerçekleştirir. Kılcaldamarların duvarlarının sağlıklı olması ve kıl köklerinin sağlıklı kalabilmesi için gereklidir. Vücutta steroid sentezinde görevlidir. Diğer bazı vitamin ve minerallerin kullanılabilmelerini ( E vitamini, A vitamini, B2 Vitamini, B5 Vitamini, Folik Asit, Demir, Kalsiyum vb) sağlar. Adrenal bez ve kadınlarda yumurtalıklarda ( overler ) C Vitamini yüksek oranlarda bulunur. C Vitamini ile ilgili gerekli bilgiler hala tam olarak tespit edilmemiştir. C Vitamini ile pek çok çalışma devam etmektedir. Yapılan çalışmalarda Katarakt'ın tekrarlamasını % 76 gibi oranlarda azalttığı gösterilmiştir. Düşük C Vitamini alımının kalp hastalıklarını ve kalp krizlerini 2.5 kat arttırdığı belirlenmiştir. 400 mg C Vitamini alımının tüm ölüm oranlarında % 65 kadar azalmayı sağladığı tespit edilmiştir. Kolesterol ve diyetle alınan yağlar nedeniyle damarların zarar görmesini önlediği belirlenmiştir. Bir hamburgerde yer alan trigliseridlerin vücuda alındığında 4 saat için vücutta % 60 oranda yüksek kaldığı saptanmış ve bunun düşürülmesinin 1000 mg C vitamini ve 800 mg E Vitamini ile mümkün olduğu ileri sürülmüştür. C Vitamininin , Aspirinin mideye yaptığı zararı azaltabildiği, kalp krizi sonrası kalp damarlanmasını kolaylaştırdığı belirlenmiştir. Dokuların radyasyondan gördükleri zararı azalttığı gösterilmiştir. C Vitamininin grip ve nezlede kullanımı için yapılan çalışmaların bir bölümü hiç bir faydası olmadığını göstermekle birlikte bazı çalışmalarda 1000 mg/gün dozda grip ve nezle belirtilerini hafifletebildiği tespit edilmiştir. Bu etkisi hala tartışmalıdır.C Vitamini ile göz hastalıklarının önlenebildiği iddia edilmektedir. Vücutta, C Vitamini seviyeleri ne kadar yüksekse kan basıncının o kadar düşük olduğu belirlenmiştir. Felç veya İnmeyi önleyici etkisi yapılan çalışmalarda anlamlı olarak bulunmamıştır.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;C VİTAMİNİ EKSİKLİĞİNDE NE OLUR ?&lt;br /&gt;C Vitamini , insan vücuduna dört gün boyunca alınmadığı zaman eksiklik belirtileri başlayabilmektedir. Sırası ile ilk önce bacaklarda olarak cilt ve kıl değişiklikleri olur. Aşırı sinirlilik ve iştah kaybı gözlenir. Tedrici olarak eksiklik devam ederse 4 ay gibi bir sürede Skorbüt'ün tüm belirtileri ortaya çıkar. Hızlı kemik büyümesi döneminde C Vitamini eksikliği kemiğin periost ve korteks bölümlerinde ayrılmalara yol açar. Periostaltı kanamaları oluşur. Kemik büyümesinin yavaş olduğu yaşlarda ise ; epifiz ve diyafiz bölümleri arasında kaynama gerçekleşmez ve kemiklerde kırıklar oluşur. Kılcal damarların duvarlarında zayıflama gözlenir. Kıl foliküllerinde kanamalar oluşur. Büyüme duraklar, enfeksiyonlara karşı vücut direnci azalır ve sık mikrobik hastalıklar gelişmeye başlar. Dişetleri şişer ve kanamalar olur. Dişler kaybedilebilir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;C VİTAMİNİ AŞIRI DOZUNDA NELER OLUR ?&lt;br /&gt;C Vitamini güvenle kullanılabilen bir maddedir. Günde 2 gram gibi yüksek dozlarda alınırsa karın ağrısı ve ishale yol açabilmektedir. Uzun süre ile yüksek dozlarda kullanılması böbrek taşlarının oluşumuna neden olabilir. Böbrek Hastalarının, C Vitamini kullanmaması gereklidir. Akyuvarların mikrop öldürücü etkisini azaltabilir ayrıca demir mineralinin vücutta aşırı miktarlarda birikmesine neden olabilir.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3087259184057784916-6131006485694498767?l=saglik-kaynagi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3087259184057784916/posts/default/6131006485694498767'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3087259184057784916/posts/default/6131006485694498767'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://saglik-kaynagi.blogspot.com/2009/07/c-vitamini-askorbik-asit.html' title='C vitamini ( Askorbik Asit )'/><author><name>muhammetbektas</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16412053910753007465</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3087259184057784916.post-7134161268933306208</id><published>2009-07-12T19:08:00.005-07:00</published><updated>2009-07-12T19:08:59.126-07:00</updated><title type='text'>B1 vitamini (Tiamin)</title><content type='html'>B1 vitamini (Tiamin)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1926 yılında sentezle elde edilen ilk vitamindir. C vitamininden sonra , bozulmaya karşı en hassas olan kimyasal yapıya sahiptir. B1 vitamini suda kolay çözülür. Asit ortama dayanıklıdır. Isıya dayanıklıdır. Ancak, Alkali ortamda ısıya duyarlıdır. Alkali konup yumuşatılarak pişirilen etlerde ve Sodyum Bikarbonat koyularak pişirilen pastalarda önemli ölçüde B1 vitamini kaybı olur. B1 vitamini kükürt atomu içeren bir amindir. B1 vitamini (= Tiamin), bir metil (CH2) köprüsü ile bağlanmış bir aminometil-pirimidin ve bir metilhidroksietil tiyazol halkalarından oluşur. Tiamin'in metabolizmada etkinlik gösteren şekli Tiamin Pirofosfat'tır. Tiamin Pirofosfat, Tiaminin tiyazol halkasındaki alkol grubuna iki mol fosforik asit bağlanması ile meydana gelir. Tiamin Pirofosfat'a; ko-karboksilaz da denir. Yapay olarak hazırlanan vitamin; Tiamin hidroklorid şeklindedir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;B1 VİTAMİNİ NELERDE BULUNUR ? &lt;br /&gt;Bitkisel besinlerde çok yaygın olarak yer alsa da miktar olarak fazla değildir. Tohumlarda toplu halde yer almakla beraber , yaprak,kök,dal ve meyvelerinde de bulunur.B1 vitamini en çok bitki tohumlarında bulunur.Ancak bu buğday , pirinç , arpa gibi tohumlar terbiye edilip kabuklarından ayrılırsa B1 vitamin içeriklerini büyük ölçüde kaybederler. B1 vitamini en çok mayada bulunur.Bakla, nohut , fasulye gibi baklagillerde bol olarak bulunur. Ispanak, Patates , Bezelye, Soya Fasulyesi , Yerfıstığı , Portakal; B1 vitamin içeriği olarak zengindir. Hayvansal besinler de de B1 vitamini yeterince vardır. Yumurta Sarısı , Balık , Karaciğer, Kümes hayvanlarının etinde bol olarak vardır. Önerilen Tüketim Standardı ; 0.2 - 1.5 mg günlük doz önerilir. ( önerilir = eksiklik gelişimini önleyecek günlük asgari doz ) Gebeler için özellikle kullanılması gerekir. ( Gebelik ve Lohusalık dönemleri için önerilen günlük doz 3 mg'dır.) Besinlerle alınan tiamin, incebarsaklardan emilir. Dokularda pirofosfat şekline dönüşür. Kandaki tiaminin çoğu pirofosfat şeklinde kırmızı kan hücrelerinin içindedir. Plazmada 1 pg/100 ml ve kan hücrelerinde 6-12 mcg/100 ml düzeylerinde tiamin ve Tiamin Pirofosfat bulunur. En yoğun olarak karaciğer, kalp ve böbreklerde yer alır. İskelet kasları ve beyinde daha az miktarda bulunur. Günlük gereksinmeyi karşılayacak kadar alındığı zaman bunun %10'u idrarla atılır.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;B1 VİTAMİNİ NE İŞE YARAR ? &lt;br /&gt;Tiamin, "moral vitamini" olarak da bilinir. Çünkü ; sinir sisteminde yararlı etkilere sahiptir. Tiamin düzeyi düşük olan kişilerde karıncalanma ve uyuşma problemleri daha çok gözlenir. Kalp hastası olan kişilerin kalp kaslarında tiamin normal seviyesinden daha düşük olarak bulunmuştur. Tiamin , kan dolaşımının düzenlenmesinde , hidroklorik asit üretimiyle sindirimin kolaylaştırılmasına, kan yapımına ve karbonhidratların metabolize edilmesine yardım eder. Tiamin , vücut enerji düzeyini ve öğrenme yeteneğini artırır. Barsaklar, mide ve kalpte normal kas tonusunun korunabilmesini sağlar. İştah ve büyüme-gelişmeye uyarıcı etkiye sahiptir. Karbonhidratlar, yağ ve alkolden enerji sağlanması zihinsel uyanıklığı sağlar. Gebelik sırasında, bebeğin büyümesini sağlar. Sindirimi kolaylaştırır. Kaza gibi travmalar sonrası, ameliyatlarda, alkoliklerde , yaşlılarda ve hamile kişilerde ve sigara kullananlarda tiamin'in ek olarak kullanılması şarttır. Ayrıca tiamin, tedavi amaçlı olarak; yüksek karbonhidratla beslenenler ve fizik ve zihinsel gerginliklerde kullanılır.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;B1 VİTAMİNİ EKSİKLİĞİNDE NE OLUR ? &lt;br /&gt;Tiamin'in idrardaki miktarının 27 mcg/g kreatininin altına düşmesi yetersizlik olarak kabul edilmektedir. Tiamin yetersizliğinde, tiamin yardımcı enziminin rol aldığı kimyasal tepkimeler çalışamayacağı için biyokimyasal ve klinik değişiklikler görülür. Biyokimyasal değişikliklerin başında kanda pirüvik asidin artması, idrardaki tiamin ve metabolizma ürünlerinin azalması, enzimlerinin aktivitelerindeki değişmeler gelir. Tiamin yetersizliğindeki sindirim sistemi belirtileri; hazımsızlık, şiddetli kabızlık, mide hareketlerinde bozukluk, hidroklorik asit sekresyonunda azalma şeklindedir. Periferik sinir sistemi tutulumu, periferik nörit olarak bilinir. Belirtileri ise ; artmış ağrı, his kaybı, sızı veya yanma hissidir. Eklemlerde şişlikler ve ağrılar yüzünden refleks hareketinin durmasıyla denge kaybolur. İleri derecede alkol alan bireylerde merkezi sinir sistemi tutulur.Kalp ve damar sistemi belirtileri; yeterli enerji salınamamasına bağlı kalpten pompalanan kan miktarı artar, kılcal damarlar genişler ve kılcal damar - toplardamar arasında kan akımı hızlanır. Bütün bunlara karbonhidrat metabolizmasının yetersizliği de eklendiğinden, solunum yetmezliği, çarpıntı hissi, artmış kalp atım hızı ve atım bozukluğu ile seyreden kalp yetmezliği gelişir. Kalp büyür, yeterli şekilde kanı pompalayamaz hale gelir . Batı ülkelerine ciddi eksiklik durumları çok nadirdir. Düşük Tiamin düzeyi Beriberi hastalığına yol açar. Beriberi hastalığının belirtileri , kas güçsüzlüğü , bulantı, iştah kaybı ve su kaybı şeklindedir. Beriberi Hastalığı iki tipe ayrılmıştır ; ödemle birlikte ve ani olarak görülen tipe yaş ve ödemsiz, müzmin şekline kuru beriberi denir. Tiamin gereksinimi metabolik hız ile ilişkili olduğundan yetersiz gıda alımı ve hipermetabolik durumlar hastalık belirtilerini ortaya çıkarır. Alkoliklerde tiamin emilimi azalır, gereksinme artar ve karaciğerde tiamin pirofosfat şekline dönüşümü azaldığından beriberi hastalığı görülebilir. Hafif eksikliklerde konsantrasyon güçlükleri, depresyon , hafıza kaybı gibi zihinsel problemler oluşur. Aynı zamanda kilo kaybı olur. Tiamin eksikliğinin en erken belirtisi , mide bulantısıdır . &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;B1 VİTAMİNİ AŞIRI DOZUNDA NELER OLUR ? &lt;br /&gt;Tiamin zehirlenme korkusu olmaksızın büyük dozlarda ağızdan emniyetle verilebilir. İntravenöz yolla verildiğinde, ancak çok yüksek dozlara çıkıldığında anafilaktik şoka ait reaksiyonlar görülür. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;B2 vitamini (Riboflavin)Sarı portakal renginde kristal halde bir maddedir. Eriyik içinde yeşilimsi sarı floresans gösterir. Hidrojen eklenerek indirgenmiş şekli renksiz, hidrojen ayrıldığında turuncu sarı renk gösterir. B2 vitamini suda kolay çözülür. Işık, karşısında dayanıksızdır.Asit ortama dayanıklıdır. Isıya dayanıklıdır. Ancak, Alkali ortamda ısıya duyarlıdır. Riboflavin, 5 değerli bir alkol olan ribitol'ün heterosiklik dimetil izoalloksazin; dimetil benzen + pterin halkasiyle oluşturduğu bir bileşiktir. Riboflavin, doku solunumunda elektron transfer zincirinde koenzim olarak görev yapar. Genel olarak 'dehidrogenaz"lar olarak adlandırılan bu enzimler substrattan veya başka bir taşıyıcıdan hidrojeni alarak sitokrom sistemine taşırlar. Bunlara genellikle "sarı enzimler" de denir. Buna göre riboflavin; protein, karbonhidrat, yağ ve nükleik asitlerin metabolizması için gerekli bir yardımcı enzimdir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;B2 VİTAMİNİ NELERDE BULUNUR ? &lt;br /&gt;Hem bitkisel hem de hayvansal besinlerde çok yaygın olarak yer alsa da miktar olarak fazla değildir. En yüksek oranda maya ve karaciğerde bulunur.B2 Vitamini ; süt ve süt ürünleri ; yoğurt, peynir, yumurta, balık, et, ıspanak , karnıbahar, Brüksel lahanası , baklagiller - bezelye,fasulye,mercimek - , avokado, yerfıstığı, şeker pekmezi , mantarda bol bulunur. Hayvansal besinlerde de B2 vitamini vardır. Yumurta beyazı , Karaciğer , böbrek , yürek , balıkta vardır. Önerilen Tüketim Standardı ; 0.5 mg/1000 kalori ( erişkinler için ortalama 3 mg ) günlük doz önerilir. ( önerilir = eksiklik gelişimini önleyecek günlük asgari doz ) Büyüme, gebelik, lohusalık, hipertiroidizm gibi vücut metabolizmasının hızlanması riboflavin ihtiyacını artırmaktadır. Diyetle alınan proteinin kalitesi de önemlidir. Kalitesiz proteinli bir diyette karaciğerde riboflavin tutulamaz. Böyle diyetlerde riboflavine ihtiyaç artar. Yiyeceklerle alınan riboflavin, riboflavin fosfat ve dinükleotidler ince barsaklardan emilir. Alkol, emilimini azaltır. Plazmadaki normal düzeyi 2,5 - 4,0 mcg/100 ml'dir. Kırmızı kan hücrelerindeki riboflavin yoğunluğu 15,- 30 mcg/100 ml'dir. Diğer dokularda proteinlere bağlı olarak bulunur. En yoğun bulunduğu organ karaciğer ve böbreklerdir. Dokuların riboflavin biriktirme yetenekleri sınırlıdır. İdrarla riboflavin atılımı alınan miktarla orantılıdır. İdrarla atılan riboflavinin yarısı serbest, kalanı nükleotid şeklindedir. Dışkıda bulunan riboflavinin çoğunluğu barsaklarda yapılan vitamindir. Günde ortalama dışkıdaki riboflavin miktarının 500-700 mikrogram kadar olduğu bulunmuştur. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; B2 VİTAMİNİ NE İŞE YARAR ?&lt;br /&gt;B2 vitamini; temel olarak bir kimyasal maddeden diğerine enerji taşıyan reaksiyonlarda görev alır. Yiyeceklerdeki protein ve yağlardan enerji sağlanmasına yardım eder. Derinin sağlıklı olması ve dokularının tamiri için gereklidir. B2 Vitamini , kırmızı kan hücrelerinin oluşumu ve vücudun savunma sisteminin önemli bir parçası olan antikorların üretilebilmesi için gereklidir. Karbonhidrat, protein , yağ metabolizması , demir ve B6 vitamininin emilebilmesi için gerekli olan bir vitamindir. B2 vitamini; Triptofan'dan Nikotinik Asit oluşması için gereklidir. A vitamini ile birlikte B2 vitamini vücudun iç yüzeylerinin ve sindirim sistemi organlarının yüzeylerinin sağlıklı olabilmesi için şarttır. B2 vitamini oksijen kullanımını kolaylaştırarak deri, saç ve tırnakların sağlıklı olmasını sağlar. Ağız ve dilde ağrının giderilmesini sağlar. Kepek oluşumunu önler. Göz için katarakt tedavisinde kullanılır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;B2 VİTAMİNİ EKSİKLİĞİNDE NE OLUR ?&lt;br /&gt;İdrardaki riboflavin miktarının; 50 mcg/24 saat, kırmızı kan hücrelerindeki miktarının 8 mcg/100 ml düzeyine düşmesi, yetersizliğine bağlı klinik belirtilerin başlangıcı sayılmaktadır. Riboflavinsiz diyet alan bir kişide lezyonlar üç ay içinde gelişmektedir. Riboflavin yetersizliğine bağlı dudaklarda "çeliozis', angular stomatit, papilla atrofisi, göz damarlarında genişleme (kırmızı göz), yanma, görme zorluğu, sinir sistemi bozuklukları oluşur. B2 vitamini yetersizliğinde; antikor oluşumunda azalma olur. Riboflavin eksikliği yüksek riboflavin içeren süt, karaciğer, et, yumurta ve yeşil yapraklı sebzeler gibi besin kaynaklarıyla tedavi edilebilir. Günde 10-15 mg riboflavin verilerek deri lezyonlarının iyileştiği görülünceye kadar tedavi devam eder. Riboflavinin damar yolu ile verilmesine ancak sindirim sisteminin ciddi hastalıklarında gerek olabilir. Riboflavin sulu çözeltilerde sınırlı çözünürlüğe sahiptir, büyük oranda yıkılır.Riboflavin methemoglobinemi, piruvat kinaz eksikliği gibi defektlerin de olduğu, yenidoğanın metabolizma hastalıklarında yüksek dozlarda kullanılır.İnsanda seboreik dermatit (deri iltihabı), keratokonjonktivit, atrofik dil iltihabı ve daha özel olmak üzere ağız köşesi çatlağı (ragadlar ,çeliozis) görülür, bunlardan başka tipik olmayan vajinitler de olabilir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;B2 VİTAMİNİ AŞIRI DOZUNDA NELER OLUR ?&lt;br /&gt;Riboflavin, zehirlenme korkusu olmaksızın 200 mg/gün gibi yüksek dozda ağızdan emniyetle verilebilir. Sindirim sistemi B2 vitaminini ancak, belirli bir dozda sindirebilir. Bugüne kadar, riboflavinle zehirlenme vakası bildirilmemiştir.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;B3 vitamini (Niasin, Nikotinik Asit, Nikotinamid, PP* Vitamini)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* PP= Pellegra Preventive&lt;br /&gt;B3 Vitamini beyaz, iğne biçiminde kristaller halindedir. Aminli bir bileşiği olan nikotinamid de aynı vitamin etkiye sahiptir. B3 vitamini suda kolay çözülür. Işığa, oksidasyona karşı dayanıklıdır. Nötral asit ve alkali çözeltilerde kaynatılınca vitamin özelliğini kaybetmez. Isıya dayanıklıdır. Kimyasal adı piridin 3-karboksilik asit, kimyasal yapısı nikotinik asittir. Niasin ve niasinamid, karboksilli bir piridin halkası ve bunun karboksil grubunun amidleşmesinden ibarettir. Niasinin metabolizmada etkinlik gösterebilmesi için adenin nükleotidle birleşmesi gerekir. Bunlara nikotinamidli dehidrogenazlar denilmektedir. Biyokimyasal reaksiyonlar sırasında iki önemli dehidrogenaz sınıfı enzimin yapısına koenzim olarak girer. Bu iki enzimden birincisi "Nikotinamid-Adenin-Dinükleotid" (NAD), ikincisi ise "Nikotinamid Adenin Dinükleotid Fosfat" (NADP) diye sınıflandırılmaktadır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;B3 VİTAMİNİ NELERDE BULUNUR ?&lt;br /&gt;B3 Vitamini, insan vücudunda serbest bulunmaz. İnsan vücudunda ve barsaklarda triptofan, kinürenin ve 3-hidroksiantronulik asid üzerinden niasin ve niasinamid haline çevirilir. Niasin ve niasinamid, vücutta birbirine dönüşür.Bağlı şekilde insan dokularında ve özellikle bitkilerde bir hayli yaygındır. Diğer B vitaminleri gibi tahıl kabuklarında da boldur. En yüksek oranda biramayasında bulunur. Buğday, bulgur, pirinç, nohut, fasulye, mercimek, karnabahar, havuç, yerfıstığı,ceviz ve fındık; bazı yeşil sebzeler; kahve, çavdar, patates,domates ve mısır nişastasında B3 vitamini bol bulunur. Hayvani besinlerde de B3 vitamini vardır. Sığır ciğeri , böbrek , kalp , peynir, yumurta, kümes hayvanları, balık, sütte vardır. Önerilen Tüketim Standardı ; 6.6 mg/1000 kalori ( erişkinler için ortalama 35 mg ) günlük doz önerilir. ( önerilir = eksiklik gelişimini önleyecek günlük asgari doz ) Nikotinik asit ve nikotinamid ince barsaklardan kana emilir. Kandaki nikotinik asid miktarı 0.6 mg/100 ml'dir. Alyuvarlarda ortalama 1.3 mg/100 ml'dir. Dokuların niasin depolama kapasitesi çok azdır. Karaciğer, böbrek ve kas dokularındaki miktarları diğer dokulara göre daha çoktur. Normal olarak yetişkinlerin idrarında N-metil-nikotinamid miktarı 2,4 - 6,4 mg /24 saat arasında değişmektedir.Diyetteki triptofan vücutta niasine dönüştüğü için günlük niasin gereksinimi diyetteki triptofan miktarına bağlıdır. 60 mg triptofandan 1 mg B3 vitamini elde edilir. Niasin gereksinimi metabolizmanın hızlandığı durumlarda ve gebelikte artmaktadır. Diyetle iyi kalitede protein alındığında niasin gereksinmesi azalır. Niasin ve niasinin ön maddesi olan triptofan hayvansal yiyeceklerde daha çok bulunur. Bunun yanısıra niasin gereksinimi niasin eş değeri olarak düşünülmektedir. Sütteki niasin miktarı az olmasına karşın triptofan çok olduğu için niasin değeri; sadece içeriğindeki niasin değil, ek olarak triptofandan elde edilecek niasin değeriyle toplanıp bulunur. Hem pirinç, hem mısırda yakın miktarlarda niasin bulunmasına rağmen pellagra yalnız mısır ve mısır unu ile beslenen halk kitlelerinde çok sık görülür; sebebi, mısırda triptofan çok azdır, bundan dolayı tek taraflı beslenen kişilerin vücut ve barsaklarında niasin ve niasinamid oluşumu olamaz, ayrıca yalnız mısırla beslenenlere zaten fazla niyasinamid de gereklidir.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;B3 VİTAMİNİ NE İŞE YARAR ?&lt;br /&gt;B3 vitamini metabolizmanın sağlıklı sürdürülebilmesi için gereklidir. Vücutta 200den fazla kimyasal reaksiyonda görev alır. Midede asit üretimi için gerekli olmasının yanısıra karbonhidrat,yağ ve proteinlerin sindirilmesine yardım eder. Niasin kan dolaşımına yardımcı olur. Cilt sağlığı ve sinir sisteminin işlevlerinin yapılabilmesine yardımcı olur. Beyinde yüksek fonksiyonlarda ve kavrama yeteneğinin sağlanmasında görev alır. Alternatif Tıp Doktorları Niasini ; şizofreni, otizm, anksiyete, depresyon, hipglisemi, şeker hastalığı , eklem romatizması için tedavi amaçlı kullanmaktadır. Ayrıca B3 vitamini İnsülin sentezinde ve seks hormonları olarak gruplandırılan Östrojen, Testosteron ve Progesteron hormonlarının sentezinde gereklidir. Yapılan çalışmalarda yüksek dozda verilen niasinin kolesterolü düşürücü etkisi olduğu gösterilmiştir. Kolesterol ve trigliserid düşürülmesi ve alkolizmin tedavisinde kullanılmaktadır. Ayrıca damarlara etkisi nedeniyle arteriyosklerozda, migren başaağrılarında ve bazı nörolojik hastalıklarda da tedavi aracı olarak kullanılır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;B3 VİTAMİNİ EKSİKLİĞİNDE NE OLUR ?&lt;br /&gt;Diyet, niasin ve triptofan açısından yetersiz olduğu zaman Pellegra Hastalığı görülür. Pellegra; deri, sindirim sistemi veya merkezi sinir sistemi semptomları ile karakterize edilmektedir. Derinin güneş gören yerlerinde simetrik lezyonlar oluşur. Bu lezyonlar daha sonra siyah renge dönüşür. Döküntü oluşur ve skar dokusu gelişir. Mukokutanöz membranlarda yaralar, dilde kabarma, bulantı ve kusma görülür.İshal gelişir. Pellegra ; 3 D hastalığı ( dermatit , diyare, demans ) olarak da bilinir. Santral sinir sistemi semptomları olarak baş ağrısı, uykusuzluk, depresyon, baş dönmesi, hatırlama güçlüğü ortaya çıkar. Pellegra hastalığında; hastaya nikotinik asit verildiği zaman 24 saat içinde hızla düzelme olur. Triptofanın niasine dönüşümünün bozulmasında dermatit, ışık duyarlılığı ve psikiyatrik değişikliklerle tanımlanan Hartnup Hastalığı oluşmaktadır.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;B3 VİTAMİNİ AŞIRI DOZUNDA NELER OLUR ?&lt;br /&gt;Niasin eksikliğinde; nikotinamid hemen hemen hiç toksisite olmaksızın kullanılır. Lipid bozukluğunun tedavisinde 3 gram veya daha fazla nikotinik asid kullanıldığında en sık görülen yan etki ; damar genişlemesine bağlı yüzde kızarmadır. Bir tablet aspirin eklemek bunu tedavi eder. Nikotinik asidin diğer yan etkileri derinin renginde artma, kuruma ve karınağrısıdır. Hepatotoksisite, hiperüremi ve glikoz intoleransı görülebilir. Nikotinik asid verilmesi kesildiğinde biyokimyasal ve histolojik bulgular normale döner. Yüksek doz hatta bazen 75 mg ve üzerindeki dozlarda da B3 Vitamini ile allerjik reaksiyonlar gelişebilir. Niasin Flaşı olarak bilinen yüz, göğüs ve kollarda kaşıntı, karıncalanma ve yanma hissi ve kızarıklığa neden olabilir. Bu durum , zararsızdır ve 20-60 dakika içinde geçer. Çok yüksek doz niasin alınmışsa hızlı bir şekilde birkaç bardak su içilmesi reaksiyon gelişimini önler. Niasinin güvenli kullanım düzeyi kişiden kişiye farklılıklar gösterir. Gebelerde yüksek doz B3 vitamini kullanılmamalıdır. Saf B3 vitamini ayrıca mide ülseri , gut , glokom , karaciğer hastaları için sağlık problemlerine yol açabilir. Bazı hastalıklarda günlük 200- 1000 mg dozlarda tedavi amaçlı kullanılabilmektedir. 1000 mg/gün ve üzeri doz niasin alınmamalıdır. Bu dozda niasin doktor kontrolünde kullanılmalıdır. Genellikle günlük 150 mg'a kadar güvenli kullanılabilir. Bazı yayınlarda 450 mg / gün doza kadar niasin güvenli kabul edilmektedir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;B5 vitamini (Pantotenik Asit)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlk olarak 1939 yılında pirinç kabuğunda bulunmuştur. Pantotenik asit, suda çözünen bir vitamindir. Bu nedenle vücutta bir deposu yoktur ve her gün vücuda alınması gereken vitaminlerdendir. B5 vitamini suda kolay çözülür. Pantotenik asid, bir pantoik asid (= 2,4-dioksi-3,3' dimetilbütirik asid) ile Beta.alaninin amino grubu arasında bir peptid bağı oluşumu ile kurulmuştur. Pantotenik asidin insan ve hayvan vücudundaki en büyük rolü, acil-taşınması olan Koenzim A' nın bileşimine girmesidir. Koenzim A' da pantotenik asidden başka, adenilik asid ve sistamini (=beta.merkaptoetilamin) de kapsar. Pantotenik asid, karboksil grubu ile sistaminin amino grubu arasındaki peptid bağı oluşumu ile pantotein maddesi oluşur. Bunun da adenilik asid ve fosfatlarla bağlanması Koenzim A'yı yapar. Bu 3'-fosfoadenozin-5'difosfopantotein'dir. Bundan başka pantotenik asid, acil yüklenici protein olarak bilinen bileşiğin prostetik grubuna da girmektedir. Bu da, yağ asidi biyosentezinde rol oynar. Koenzim A'nın metabolizmada önemli fonksiyonları vardır: Asetil-KoA, Acil-KoA, başta valin, lösin olmak üzere aminoasidlerin KoA ları gibi aktif bileşikleri oluşturur. Bu yoldan, karbonhidrat, yağ ve protein yıkılım ve yapım metabolizmasının işlemesini sağladığı gibi, sitrik asid siklüsü sonucu birçok madde oluşmasına ve hem grubu sentezine, kolesterol ve steroid sentezine katılır. Ayrıca, pantotenik asidin, böbrek üstü hormonlarının asetil KoA dan ve kolesterolden oluşumları üzerine etkilidir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;B5 VİTAMİNİ NELERDE BULUNUR ?&lt;br /&gt;B5 Vitamini = Pantotenik Asit ; Yunanca Pantos=heryer kelimesinden ismini almıştır. B5 vitamini insan vücudunun tüm dokularında ve tüm bitkilerde bulunur. B5 vitamini en çok biramayası, taze sebzeler , pirinç , hububatlarda, çavdar unu ve buğdayda bulunmaktadır. Hayvansal besinlerde de B5 vitamini vardır. Et, organ etlerinde ( karaciğer, kalp , beyin , böbrek gibi ) , balık , yumurta beyazı ve sütte B5 vitamini boldur. Önerilen Tüketim Standardı ; ortalama 6 mg günlük doz önerilir. ( Eksiklik gelişimini önleyecek günlük asgari doz. ) &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; B5 VİTAMİNİ NE İŞE YARAR ?&lt;br /&gt;Pantotenik asidin insan vücudundaki en büyük rolü, Koenzim A nın bileşimine girmesidir. Pantotenik Asit ; protein , yağ ve karbonhidrat metabolizmasında görev alır. Besinsel bu etkisinin yanısıra ; deri , saç ve epitel dokuların sağlıklı olması ve sağlıklı kalması için gereklidir. B5 vitamini antistres vitamini olarak da bilinir. Çünkü ; böbreküstü bezlerinde steroid ve kortizon üretiminde önemli görevleri vardır. B5 Vitamini , stresin vücuda olan etkilerini önlemek için görev yapar. Hayati organlarda yoğunlaşarak vücuda stresli ortamlarda yardımcı olur. Bazı uzmanlar B5 vitamininin, depresyon tedavisinde yararı olduğunu düşünmektedir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;B5 VİTAMİNİ EKSİKLİĞİNDE NE OLUR ?&lt;br /&gt;Tüm besin maddelerinde bulunduğu için pantotenik asit eksikliği çok nadirdir. Diğer B vitamin eksikliklerinde olduğunun aksine; eksiklik belirtilerinin ne olduğu tam olarak tespit edilmiş değildir. Yorgunluk, halsizlik, başağrısı en belirgin bulgulardandır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;B5 VİTAMİNİ AŞIRI DOZUNDA NELER OLUR ?&lt;br /&gt;Pantotenik asit kullanımı güvenlidir. Kolay tolere edilir. Güvenlik sınırı tanımlanmamıştır. 10 gr gibi çok yüksek dozlarında sindirim sistemi bozuklukları , ishal , su dengesizliği gözlenir. Günlük önerilen dozu 6 mg dır. Ancak 500 mg/gün doza dek emniyetle kullanılabilmektedir  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;B6 vitamini ( Piridoksin, Adermin )Metil ( CH3 ) , Hidroksimetil ( CH2OH ) , Hidroksi ( OH ) gruplarını içeren piridin halkasına (Piridoksin) değişik takılar gelerek üç tip B6 Vitamini oluşur. B6 Vitamini etkisi gösteren üç ayrı kimyasal yapı : Piridoksin, bunun aldehid türevi Piridoksal ve Aminli bileşimi olan Piridoksamin; hepsi aynı şekilde B6 Vitamini etkisine sahiptir. Piridoksin/Piridoksal ; 2-Metil-3-Hidroksi-4,5- dihidroksimetilpirimidin'dir.B6 Vitamini, suda çözünen bir vitamindir. Bu nedenle vücutta bir deposu yoktur ve her gün vücuda alınması gereken vitaminlerdendir. B6 vitamini suda ve alkolde kolay çözülür. B6 Vitamini Ultraviyole ışınına çok hassastır.Kristal formda asit ve alkalilere çok dayanıklıdır. B6 Vitamini, incebarsaklardan ve % 70 kadarı emilir. Fosforile formunun emilimi yavaştır. Biyokimyasal olarak en etkili formu ; Piridoksal Fosfat'tır. Piridoksal Fosfat; arginin,tirozin ve diğer bazı aminoasitlerin dekarboksilasyonunda görev yapan enzimlerde prostetik grubu oluşturur. Aynı zamanda Serin ve Treonin aminoasitlerinin deaminasyonunda enzim görevi görür. Piridoksal Fosfat'ın vücutta görev aldığı en önemli iki dekarboksilasyon reaksiyonu; Merkezi Sinir Sistemi ile ilgili olan Glutamik Asit'in GamaAminoButirikAsit'e(GABA) ve DOPA'nın Dopamin'e dönüşmesi reaksiyonlarıdır. B6 Vitamini; hemoglobin yapısında yer alan Hem Sentezi için de gerekli bir maddedir. Piridoksal Fosfat ; hücrelerde aminoasitlerin aktif taşınmasında görev yapar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;B6 VİTAMİNİ NELERDE BULUNUR ?&lt;br /&gt;B6 Vitamini ; fiziksel ve zihinsel olarak gerekli bir vitamindir. En önemli besin öğesi olmasıyla birlikte pek çok gıda maddesinde bulunması nedeniyle kolayca elde edilebilir. B6 vitamini en çok biramayası, bezelye , ceviz , yerfıstığı , ayçekirdeği , havuç , buğday ve bulgur da yüksek olarak hububatlarda bulunmaktadır. Daha az miktarlarda da olsa ; fasulye, karnabahar, muz , üzümde de vardır. Hayvani besinlerde de B6 vitamini vardır. Tavuk,sığır ve dana etleri, karaciğer , böbrek , balık ( alabalık,sombalığı ), yumurta sarısında B6 vitamini boldur. Önerilen Tüketim Standardı ; ortalama 2.0 mg günlük doz önerilir. Bu, bebeklerde 0.3 - 0.6 mg ve büyüme çağındaki çocuklarda 1.0 mg olarak önerilmektedir. ( önerilir = eksiklik gelişimini önleyecek günlük asgari doz ) &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; B6 VİTAMİNİ NE İŞE YARAR ?&lt;br /&gt;Aminoasid metabolizmasında, protein metabolizmasında etkilidir. Serum Glutamik Oksalasetat ( SGOT ) ve Serum Glutamik Pirüvat ( SGPT ) enzimlerinin aktivitesinde etkilidir. Ayrıca Homosistin ve Triptofan metabolizmasında etkilidir. Aminoasidlerin sindirim sisteminden emilimlerinde rol oynar. Hem senteziyle ilgilidir : Porfirin yapımında önemli olan süksinilglisin’in, delta aminolevülenik aside dekarboksile olmasını katalizleyen bir koenzimdir. Eksikliğinin insanlarda hipokrom mikrositer anemiye neden olması bundandır. Bunlardan başka, linoleik asidin araşidonik aside çevrilmesinde bir koenzim gibi etki eder. Ayrıca, hücre zarlarından sadece aminoasidlerin ve bazı metal iyonların, birbiriyle şelat kompleksleri oluşturan şekilde geçmelerini sağlar. Bağışıklık sistemi , böbrek ve kalp fonksiyonları için yardımcıdır. Büyüme ve hücre çoğalmasında rol oynayan nükleik asitler için gereklidir. Sinir Sistemini korur ve fonksiyonlarının düzenli olabilmesini sağlar. Piridoksin, Premenstrüel Sendrom olarak bilinen adet (aybaşı veya mens) öncesi gerginliklerinde , mens (adet) dönemlerinde gözlenen sivilce artışı, ruhsal gerginlikler ve migren tipi başağrılarında tedavi amacıyla kullanılması nedeniyle oldukça popülerdir. Diyabet ( Şeker Hastalığı ) ve Kalp Hastalıklarında tedavi amacı ile kullanılmaktadır. Ayrıca ellerde sinir sıkışması ile gelişen Karpal Tünel Sendromu'nun tedavisinde de kullanılır. Artrit ( eklem iltihabı ), eklem problemleri , Astma , Hiperaktivite Bozukluğu , Psikiyatrik Bozukluklarda B6 vitamini tedavide önemli görevler alır. Gebelik Toksemisi ( zehirlenmesi) , bazı tür idrar kesesi kanserleri ve Kalsiyum oksalat tipi böbrek taşlarında koruyucu olarak kullanılır. Bazı tip Anemilerde kullanılabilir. Ayrıca Tüberküloz tedavisinde kullanılan İzoniazid adlı ilaç, idrarla piridoksal fosfat kaybına yol açtığı için bu hastalarda tedaviye eklenir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;B6 VİTAMİNİ EKSİKLİĞİNDE NE OLUR ?&lt;br /&gt;B6 vitamini eksikliğinde cilt lezyonları olmasının yanısıra, ağız, burun ve göz çevresinde döküntüler, dil kızarıklığı, şişme ve yanması meydana gelir. B6 Vitamini eksikliği arttıkça sinir sistemi ile ilgili belirtiler de olmaya başlar : sinir iltihapları gelişir. Konvülsiyonlara ( havale ) eğilim meydana gelir.B6 Vitamini eksikliği kansızlığa da neden olur. Bu anemi hipokrom mikrositer olarak tanımlanan tipte bir anemidir. İdrarla aminoasitler kaybedilmeye başlar : Homosistinüri ve Sistationüri gelişir. Böbrek taşları oluşur . SGOT ve SGPT enzim aktivitesi azalır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;B6 VİTAMİNİ AŞIRI DOZUNDA NELER OLUR ?&lt;br /&gt;Günlük 500 mg doz ile uzun süreli kullanımlarında veya 2 gr ve üzeri Piridoksin alındığı durumlarda sinirsel bozukluklara yol açarak toksisite belirtileri gözlenebilir. Piridoksine Bağımlılık Sendromu da tanımlanmıştır. Günde 200 mg'ı geçmeyen dozlarda güvenle kullanılabileceği bildirilmektedir.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;B12 vitamini ( Siyanokobalamin )Tabii B12 Vitamini Siyanokobalamin 1948 yılında izole edilmiştir. B12 vitamini yapısında iki halka gösterir. Birincisi, büyük ve porfirini andıran merkezsel bir halkadır. Bunun porfirinden farkı, indirgenmiş dört pirolünden ikisi birbirine köprüsüz bağlıdır. Bu halkaya Korrin halka sistemi denir, halkanın merkezinde de bir kobalt vardır. Kobalt, bağlarla halkanın pirol azotlarına, bir siyan’a (-CN) ve ikinci halkanın azotlu bazına (5,6-dimetilbenzimidazol) bağlıdır. İkinci halka da, azotlu bazı kobalta bağlı bir nükleotid’in (dimetilbenzimidazol-riboz-fosfat’ın) fosfatını esterleştiren bir aminopropanol’ün, D.pirol halkasının propiyonik asid takısıyla bağlanması sonucu kapanır. Siyanokobalamin; doğal B12 vitaminidir. Siyanokobalamin’den başka onun değişik şekilleri olan kobalamin’ler (kobamidler) de tarif edilmiştir. Bunlarda, ya -CN ya da nükleotid’in bazında bir değişiklik olur. B12a, B12b, B12d deki gibi -CN yerine, -OH gelirse, hidroksikobalamin, B12d 'deki gibi nitrit gelirse, bir nitrokobalamin ya da metil grubu gelmişse metilkobalamin oluşur. Dokularda da en sık -CN yerine 5. dezoksiadenozin gelmiş bir kobamid-koenzim bileşiminde bulunurlar. Bütün B12 vitaminleri, peptid ve proteinlere sıkı bağlanma etkisi gösterirler. B12 Vitamini, suda çözünen bir vitamindir. Bu nedenle vücutta tam bir deposu yoktur ( karaciğerde vb çok az depolanır ) ve her gün vücuda alınması gereken vitaminlerdendir. B12 vitamini suda kolay çözülür. B12 Vitamini , gıdalarda pişirme sonucu %10 ile %30 arasında kaybolur.B12 vitamininin insan vücudundaki esas kaynağı kalınbarsaklarda yer alan bakterilerdir. Tüm sindirim sistemi kanalında mikroorganizmalar yer alsa da asıl sentez yeri kalınbarsaklardır. Vücutta B12 vitamini emilimi için aktif ve pasif olmak üzere farklı mekanizmalar çalışmaktadır. İncebarsaklara aşırı miktarda B12 vitamini geldiği zaman herhangi bir emilime uğramaksızın direkt olarak jejunum ve ileum bölgelerinden pasif emilim olur. Aktif emilim için midede yer alan İntrensek Faktör gereklidir. Gıdalarda bulunan fizyolojik dozlardaki B12 vitamini bu yolla emilebilir. B12 vitamini, midedeki kimyasal ortamın etkisi ile bağlı olduğu proteinlerinden ayrılarak midede iki ayrı bölgede yer alan Parietal Hücrelerde bulunan İntrensek Faktör ile birleşir. Birleşme sonrası oluşan yapı incebarsaklara ilerler ve İleum bölgesine geldiğinde buradaki alıcılara bağlanır. Buradaki alıcılara bağlanma için iki şart gereklidir; birincisi bu bölgede kalsiyum iyonları olmalıdır ve ikincisi de bu bölgenin pH değeri 6.0 olmalıdır. B12 vitamininin gıdalarla alımından sonra kana geçmesi 12 saat kadar sürmektedir. Sindirim sistemi salgı hücrelerinde B12 vitamini için Transport Proteinleri ( Transkobalaminler ) gereklidir. Transkobalaminler üç tiptir. Transkobalamin I ve III , beyaz kan hücreleri tarafından oluşturulur ve B12 vitaminine ikinci tipten daha güçlü bağlanırlar. Ancak Transkobalamin I/III eksikliği olduğunda B12 vitamini eksikliği olmaz. Transkobalamin II , karaciğer tarafından oluşturulur. Transkobalamin II' nin özelliği bağladığı B12 vitaminini dokulara daha çabuk taşımasıdır. Fakat , Transkobalamin II eksikliği; B12 vitamin eksikliğine yol açar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; B12 VİTAMİNİ NELERDE BULUNUR ?&lt;br /&gt;B12 Vitamini ; büyüme ve sinir sistemi fonksiyonlarındaki görevleri yanında vücutta oksijen taşıyan ve alyuvarlarda yer alan hemoglobin için şart olan bir maddedir. B12 Vitamini , insan vücudunda başlıca karaciğerde 1500 mg civarında depolanabilmektedir. Safra ile salgılanır, safrada yer alan B12 vitamini barsaklardan emilerek barsak-karaciğer arasında taşınır. Emilmeyen B12 vitamini daha çok gayta ile olmak üzere idrar ile de atılır. B12 vitamini en çok hayvansal kaynaklı gıdalarda, organ etlerinde ( karaciğer, böbrek, kalp, beyin ) yüksek oranlarda yer alır. Süt ve peynir de B12 vitamininden zengindir. Balık ve yumurta da bol B12 vitamini içerir. Bitkisel besinlerde de B12 vitamini vardır. Biramayası, soya , deniz yosunları, bazı taze yeşil bitkiler de B12 vitamini içerir. Önerilen Tüketim Standardı ; ortalama 6.0 mcg günlük doz önerilir. ( önerilir = eksiklik gelişimini önleyecek günlük asgari doz ) &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;B12 VİTAMİNİ NE İŞE YARAR ?&lt;br /&gt;B12 vitamini başlıca iki kimyasal reaksiyon için koenzim görevi görür . Birincisi ; Metilmalonil Koenzim A'nın Süksinil Koenzim A'ya dönüşümüdür. Bu reaksiyon sinir sisteminde myelinizasyon için önemlidir. Bu reaksiyon nedeniyle B12 vitamini eksikliğinde idrarla Metilmalonik Asit atılımı artmaktadır.( Pernisiyöz Anemi'de, Metilmalonilasidüri'de ) İkincisi ; Homosistein'in Metionin'e dönüşümü reaksiyonudur. Bu reaksiyon Folat metabolizmasında yer alır ve B12 eksikliğinde DNA sentezi bu nedenle gerçekleştirilemez. Yağ ve Karbonhidrat metabolizmasında görev yaparak sindirim sistemine yardımcı olur. Kanda oksijen taşınmasını sağlayan Hemoglobin oluşumu için gereklidir. Bu görevi nedeniyle kansızlık ( makrositer anemi ) oluşumunu önler. Sinir Sistemi fonksiyonlarının sağlıklı olabilmesi için B12 vitamini şarttır. Bellek ve öğrenme fonksiyonları için özel bir öneme sahiptir. Myelinizasyon için gereklidir. Paranoya gibi bazı ruhsal hastalıkların tedavisinde de B12 kullanılmaktadır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; B12 VİTAMİNİ EKSİKLİĞİNDE NE OLUR ?&lt;br /&gt;B12 vitamini eksikliğinde ilk gözlenen belirtiler sinirlilik, yorgunluk ve unutkanlıklardır. B12 vitamin eksikliği daha çok vejetaryenlerde ( hayvansal gıda almamaları nedeniyle ) , mide ameliyatı olanlarda ( midenin kısmen veya tamamen alınmasında emilimin yapılamaması nedeniyle) , alkoliklerde, sigara tiryakilerinde, mide ülseri olanlara ve gebelerde gözlenebilmektedir. B12 Vitamini eksikliği kansızlığa da neden olur. Bu anemi makrositer olarak tanımlanan tipte bir anemidir. Anemi gelişimi B12 vitamininin diyetsel alımının azlığından çok , B12'yi vücutta taşıması gereken proteinlerin eksikliği veya fonksiyon bozukluğu nedeniyle gelişmektedir. ( yaşlılarda sindirim bozuklukları gibi durumlar ...) Nedeni ne olursa olsun B12 vitamin eksikliği başlıca üç belirtiyle sonuçlanır ; Makrositer Anemi , Glossit ( Dil iltihabı ) ve Nöropati ( uyuşmalar vb. ) Bu belirtiler vücuttaki tüm depolarının boşalmasından sonraki 2 - 5 yıl gibi uzun bir dönemde ortaya çıkmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;B12 VİTAMİNİ AŞIRI DOZUNDA NELER OLUR ?&lt;br /&gt;B12 Vitamini güvenle kullanılabilecek bir maddedir. 500 mg dozlara dek herhangi bir toksisite oluşturmayabilir. Tek doz olarak 100 mg alındığında herhangi bir ters etki gözlenmemiştir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;B12 VİTAMİNİ&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kan damarlarının kuvvetli olmasını sağlar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bağ dokularından olan kollajen sentezinde görev alır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Vücudu enfeksiyonlardan ve bakteri toksinlerinden korur. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Steroid hormonların sentezinde (Yara ve diş iltihaplarına karşı etkilidir). &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bazı vitaminlerin, demir ve kalsiyumun vücutta kullanılmasına yardımcıdır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kolestrol ve aminoasitlerin metobolizmasında, gereklidir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kanın pıhtılaşmasında gereklidir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Diş etlerinde şişme, kanama, diş kaybı, kemik kırılmaları ile belirlenen skorbit hastalığı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yorgunluk, iştah azalması. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaraların iyileşmesinde gecikme. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Deride kuruluk ve çatlaklık, eklemlerde şişme ve ağrılar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Damar çatlamaları, sık sık soğuk algınlığı, soluk eksikliği, sırta ağrı veren disk şikayetleri, hızlı kalp atışı.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3087259184057784916-7134161268933306208?l=saglik-kaynagi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3087259184057784916/posts/default/7134161268933306208'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3087259184057784916/posts/default/7134161268933306208'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://saglik-kaynagi.blogspot.com/2009/07/b1-vitamini-tiamin.html' title='B1 vitamini (Tiamin)'/><author><name>muhammetbektas</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16412053910753007465</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3087259184057784916.post-2474917111397404508</id><published>2009-07-12T19:08:00.003-07:00</published><updated>2009-07-12T19:08:28.998-07:00</updated><title type='text'>A vitamini (Retinol)</title><content type='html'>A vitamini (Retinol)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1830 yılında havuçların sarı rengini karoten adı verilen bir maddenin verdiği belirlendi. Bundan 89 yıl sonra bilim adamları, Karoten ile A Vitamini arasındaki bağlantıyı keşfetti. Vitamin A aktivitesi taşıyan molekülleri iki grupta toplayabiliriz; Birincisi ; Hayvansal dokularda A vitamini aktivitesi taşıyanlar: Retinol, Hidroretinol, Retinal ve Retinoik Asit. Diğeri ; Bir çok bitki ve meyvelerde bulunan Karotenler vücutta retinole dönüşerek A vitamini aktivitesi gösterirler. A vitamini aktivitesini taşıyan moleküller suda erimezler. Eter, Benzin ve Kloroform gibi yağ çözücülerinde erirler. Isıya ve alkaliye dayanıklıdırlar. Aside, ultraviyole ışınlarına ve oksidasyona duyarlıdırlar. A vitamini donuk sarı renkte ve başlıca alkol yapıda karoten türevi bir maddedir. A-vitamini , C20H300 brüto formülünü verir. Her biri beş karbondan oluşan dört izopren kalıntısıdır. İki izopren, kalıntısından, bir beta iyonon halkası ve geri kalan iki izopren kalıntısından da bir yan kol olur, ve bu yan kol , bir primer alkol grubu ile sonlanmıştır .  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;A VİTAMİNİ NELERDE BULUNUR ? &lt;br /&gt;Besinlerle alınan A vitamini ; Retinol ve Karoten halinde bulunur. Ancak alınan besinlerin cinsine göre bunların oranı değişik olabilir. Hayvansal besinleri fazla tüketen bir kişide A vitamininin çoğu Retinolden gelirken, bitkisel gıdaları fazla tüketen bir kişinin diyetindeki A vitamininin çoğu Karotenden sağlanır. Karoten; Havuç , Karnabahar , Kabak , Ispanak , Domates, Lahana , Tatlı Patates , Hindiba ,Tere gibi sarı ve yeşil sebzelerde, Kiraz (Mango) ,Şeftali , Kayısı , Papaya gibi meyvelerde bol bulunur .Retinol ; ot yiyen organizmalarda ; Süt , Tereyağı , Peynir , Yumurta , Karaciğer , Böbrek , Balık, Et yağı gibi hayvani gıdalarda bol bulunur. Önerilen Tüketim Standardı ; diyetteki Beta Karoten oranına göre verilmiştir. A vitamini gereksinmesi diyetin ortalama % Beta Karoten miktarına göre hesaplanmalıdır. A vitamini ( Retinol , Beta Karoten ); Erkeklerde 5000 İÜ ( = 3 mg Beta Karoten ), Kadınlarda 4000 İÜ ( = 2-4 mg Beta Karoten) günlük doz önerilir. ( önerilir = eksiklik gelişimini önleyecek günlük asgari doz ) Gebeler için " Retinol "önerilmez. Retinol alımının 15.000 İÜ’yi geçmemesi gereklidir. Besinlerdeki Retinol’ü İÜ yerine, "Retinol Eşdeğer" ağırlığı ile tanımlamak önerilir. Buna göre 1 RE (Retinol Eşdeğeri) = 1 mcg Retinol= 6 mcg Beta Karoten = 3,33 İÜ A Vitamini aktivitesi Retinol= 10 İÜ A Vitamini aktivitesi Beta Karoten =12 mcg. Diğer Karotenler Diyetin , A vitamini değeri ve günlük gereksinim buna göre hesaplanır. Ön madde ; Karotendir. Türlü Karoten formülleriyle karşılaştırıldığında Beta Karoten’den iki mol, alfa ve gamma Karotenden birer mol A vitamini oluşumu olanaklı görülür. Beta Karotenin izopren zincirinin ortasındaki çift bağ, dioksijenaz etkisiyle oksidasyona uğrayarak, iki aldehid (= retinal) oluşturur. Retinaller de NADH’ya bağlı bir redüksiyonla primer alkol haline geçer. Bu, A vitamini ' dir. Bu değişme, insan da yalnız karaciğerde ve hayvanlarda bağırsak hücrelerinde olur ve oluşan A vitamini, karaciğere, böbrek, akciğer ve yağ dokusuna, yüksek yağ asidleriyle esterleşmiş olarak, depolanır. Kanda taşınması, özel bir protein olan Retinol Bağlayan Protein ile olur. Fakat, Karotenin taşınması, lipoproteinlerle olur. Mide ve barsağa gelen bitkisel besinlerdeki Karotenlerin ufak bir kısmı (% 30-35 kadarı) besinle emilebilir. Ama, A vitamini ince barsaktan tam emilir. Yağ asidi esteri halinde şilomikron tarafından lenf yoluyla karaciğere taşınır. Karaciğerden, 1 mol A vitamini , 1 mol A vitamin yani retinol bağlayan protein ile bağlanır, bu kompleks de prealbümine bağlanır, böylece plazmada istenilen yere taşınır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; A VİTAMİNİ NE İŞE YARAR ?&lt;br /&gt;A vitamini ; D vitamini , B vitamini , E vitamini , Çinko , Kalsiyum ve Fosfor ile beraber görev yapar. A vitamini vücudun sağlıklı olabilmek için ihtiyacı olan önemli vitaminlerdendir. Bağışıklık uyarıcıdır ; Beta Karotenden zengin yiyecekler Akciğer Kanseri ve Ağız Boşluğu Kanserleri riskini azaltır , soğuk ve gribe karşı vücudu korur . A vitamini , büyüme ve vücut dokularının yenilenmesi için gereklidir. Akne gibi bazı cilt problemlerinde , cildin yumuşak ve hastalıksız olmasını sağlar. Ağız, burun , boğaz ve akciğerlerde muköz membranların enfeksiyonlara ve hava kirliliğine karşı korunmasını sağlar. Kemik ve dişlerin sağlıklı yapısını oluşturur. Aynı zamanda görme gücünü sağlar ve gece körlüğünü önler; gece ve karanlıkta görmeyi sağlayan retinanın görme işinde anahtar rol oynayan Rodopsin adlı maddeye yardımcıdır. Antioksidandır; A vitamini , normal hücre faaliyetleri ile oluşan serbest radikaller olarak adlandırılan gerekli enzimleri bozan ve hücrelere zarar veren değişmeler ve hücre zararına sebep olan maddelerin temizlenmesinde kanser ve yaşlanmanın getirebileceği hastalıkların önlenmesinde yardımcıdır . Hipertiroidi , müzmin başağrıları, böbrek , kuru , kolay kırılır saçlar için iyileştirici özelliktedir.Hayvansal besinlerle alınan Retinol esterleri sindirim sisteminde safra ve pankreastan salgılanan lipazın etkisi ile hidrolize edilir ve emilime uğrar. Bitki kaynaklı Beta Karotenin ikiye parçalanması sonucu, 2 retinaldehit molekülü ortaya çıkar. Retinaldehit indirgenerek, Retinole dönüşür. Emilen Retinol yağ asitleriyle esterleşerek kana karışır. Dolaşımla karaciğere taşınan Retinol , Retinil esterleri olarak depolanır. Gerektiğinde hidrolizlenerek ‘Retinol Bağlayan Protein” (RBP) 'e bağlanır ve dolaşıma verilerek dokulara ulaşır. Dolaşımda Retinol, retinal ve retinoik asit şeklinde bulunur. İnsan vücudundaki A Vitamin ’in %90’ı karaciğerde depolanmış olarak bulunur. Kandaki Retinol düzeyi; 20-60 mcg/dl, Beta Karoten düzeyi; 80-220 mcg/dl ‘ dir. Karotenler içerisinde en yüksek A vitamini aktivitesine sahip olanı Beta Karotendir. Diğerlerinin aktivitesi daha düşüktür. Retinol, rodopsin yapısına katılarak görmemize yardımcı olur. Gözün retina tabakasında karanlıkta görmeyi sağlayan Rodopsin pigmenti vardır. Retina üzerine gelen ışığın etkisi ile Rodopsin, Opsin ve Trans- retinale dönüşür. Bu sırada hücrede kalsiyum kanalları aktive olarak, uyarı oluşmasını sağlar. A vitamini yetersizliğinde rodopsin rejenerasyonu gecikeceğinden gece körlüğü olur. Retinoik asit ve metabolitleri epitel diferansiyasyonunu sağlar ve glikoprotein sentezinde oligosakkarit taşıyıcısı olarak rol alırlar. Retinol , hücrede steroid hormon benzeri etki gösterir ve cinsel organların gelişmesinde rol oynar. A Vitamini'nin kemiklerin büyüme ve gelişmesinde rolü vardır. Vitamin A yetersizliğinde önemli bozukluklar olmaktadır. A vitamininin çocuk ölümlerini azalttığı gözlenmiştir. Kızamık olan çocuklarda A vitamininin hastalığın şiddetinde azalmaya neden olduğu gözlenmiştir. A vitamini desteği ile ishallerin ciddiyetinde belirgin azalma olduğu bulunmuştur. A vitamini , mesane tümörlerinin önlenmesinde ve çeşitli bronşiyal displazilerin de tedavisinde önemli rol oynar.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;A VİTAMİNİ EKSİKLİĞİNDE NE OLUR ?&lt;br /&gt;Kandaki Retinol miktarı 20 mcg/dl altına düştüğünde depoların yetersiz olduğu, 10 mcg/dl altına düştüğünde depoların boşaldığı kabul edilir. Belirtiler, genellikle kornea ve konjonktivada; gözde, kuruma ve ülserasyon, solunum sistemi enfeksiyonlarında artış, deride keratinizasyon, kuruma şeklinde ortaya çıkmaktadır. En erken eksiklik belirtisi , gece körlüğüdür ( karanlığa adapte olmakda güçlük ), kseroftalmi (korneanın lipid dejenerasyonu; kornea, mukoza ve gözyaşı bezleri epitel bozukluğu ;eksik bir beslenme ile 3-3,5 ay sonra ortaya çıkar) başlıca körlük nedenidir. Gece körlüğü eksik diyetle 7 ay sonra görülür. Deride ter bezlerinin bozulmasına bağlı kuruluk ve kabalaşma ve kıl foliküllerinde keratoz ; solunum yolları enfeksiyonlarının artması , böbrek epiteli bozukluğu sonucu böbrek taşı oluşumunun artması, bütün salgı bezleri ve yollarında atrofiler ve üretim yolları atrofisi sonucu kısırlık, vajina mukozası keratinleşmesi gelişir. Diş ve kemik üzerine de, A vitamininin etkisi vardır. Eksikliğinde, dişte ameloblast ve odontoblastların güçsüz gelişmelerinin sonucu olarak dentinin yoksulluğu ya da anormal oluşumu meydana gelir. Yine A vitamini eksikliğinde, kemik büyümesinin duraklaması ya da anormal oluşumları sık görülür. Safra yolları, Pankreas Hastalıkları, “sprue” ve Ülseratif Kolit, A vitamini eksikliğinin birinci ve en çok görülen nedeni olmaktadır. Gelişmekte olan ve az gelişmiş ülkelerde A vitamini yetersizliği hastalıkları önemli bir sağlık sorunudur. A Vitamininin genel metabolizmadaki başlıca fonksiyonlarından biri hücreler arası maddelerin ve kollajenin sentezini ve zarlarının (hücre zarlarının, mitokondri, lizozom gibi hücre parçacıklarının zarlarının) dokusal bütünlüğünü ve normal geçirgenliğini korumaktır. Epitel dokunun çalışmasındaki işlevinden dolayı; A vitamini yetersizliklerinde bir çok organda fonksiyon yetersizlikleri ortaya çıkmaktadır. A vitamininin suda eriyen formu ; tedavide daha önem taşır. 13 .cis retinoik asit (İsotretinoin) kistik akne tedavisinde uygulanmaktadır. Bir çok vitamin ve vitamin olmayan maddenin noksanlığında görülen büyüme bozukluğu (iskelet büyümesi durması) da A vitamini için bir belirtidir. Önce kemik büyümesi durur. Bu durma, eğer uzun ve büyükse, kafa ve omurgayı da ilgilendirir. İçindeki beyini ve bulbusu da zararlandırabilir. Daha sonra yumuşak doku katılır, ön sırada bağ dokusu (kollajen yapısı ve mukopolisakkarid oluşumu) bozulur.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;A VİTAMİNİ AŞIRI DOZUNDA NELER OLUR ? &lt;br /&gt;A vitamini ( Retinol ) güvenlidir, çünkü yağda çözünen vitaminlerdendir ve karaciğerde depo edilir. Dikkatli kullanılmaz ve uzun süre çok yüksek doz alınırsa toksik olabilir. Çok uzun süreli, çok yüksek dozlarda A vitamininin alınması toksik olabilir.Günlük dozun; 8000-10000 İÜ yi geçmemesi tavsiye edilir . Karaciğer hastasıysanız günde 10.000 İÜ üzerinde A vitamini almamanız gereklidir . Çocuklar , bir aydan uzun süre ile günlük 18.000 İÜ’den fazla A vitamini almamalıdır. Besinlerle alınan Beta Karotenin toksik etkisi yoktur. Kısa sürede alınan (bir kaç gün) 100.000 İÜ/gün veya daha yüksek dozdaki A vitamininin toksik etkisi vardır. Uzun zamanda (birkaç ay) 25.000 - 50.000 İÜ/gün alındığında toksik etkisi vardır. Günde 50.000 İÜ veya daha fazla A vitamini alınmasıyla ortaya çıkan ve 6 ay veya daha uzun sürede gelişen belirtiler; sinirlilik, iştah kaybı ve cilt döküntüleri , deri kaşıntıları, kas ve kemik ağrıları, vücut kıllarında değişiklik, saç kaybı,karaciğer ve dalak büyümesi, bulanık görme, bulantı ,kusma, başağrısı , diyare, anemi , gut artriti , sarılık, kadınlarda menstrüasyon bozuklukları gibi belirtiler vitaminin kesilmesiyle düzelir. Hamile kadınlarda günlük 25.000 - 50.000 İÜ gibi yüksek dozlarla bebekte konjenital malformasyonlar oluşur. A vitamini ile zehirlenme olabilirken , Beta Karoten ile bu çok nadirdir. Çünkü ; Beta Karoteni vücudun A vitaminine çevirmesi gereklidir. Pek çok uzman ; A Vitamini yerine, Beta Karoten alımını daha güvenli ve etkili olarak görmektedir. Beta Karotenden zehirlenme olmaz. Fenitoin ( etkinin azalması ) , Oral Antikoagülanlar, Nitratlar ( A vitamininin yüksek dozlarında etki artar.)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;A1 VİTAMİNİ &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;     Gözün değişik ışık durumlarında, özellikle karanlıkta, görmesine yardımcı olur. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cildin, saçların, tırnakların, diş etlerinin, dişlerin ve kemiklerin sağlıklı kalmalarını sağlar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İdrar yolları,solunum yolları enfeksiyonlarda vücudun direncini arttırır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bazı kanser türlerine karşı koruyucu etkisi olabilir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gece körlüğü oluşur. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gözde kuruma, deri kuruluğu, hastalıklara karşı dayanıksızlık &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çocuklarda dişlerin biçimsiz ve sağlıksız gelişmesine; gelişimin yavaşlamasına neden olabilir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kötü sindirime, sinüzite ve kulak iltihabına neden olur. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Akne oluşmasında artış ve yorgunluk gözlenir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Karaciğer, balıkyağı, süt (Yazın taze ot yiyen ineğin sütünde daha fazladır), tereyağı,yumurta sarısı, peynir,patates, havuç, ıspanak,kuru kaysı,brokoli,portakal, domates. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şeftali, kıvırcık salata, kuşkonmaz, maydanoz, kereviz, yabani hindiba, marul erik, şalgam yaprağı&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; A VİTAMİNİ&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kırmızı kan hücrelerinin oluşmasına yardımcı olur. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kırmızı ve beyaz kan hücrelerinin yapısı bozulur, sayısı azalır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sinir sistemi bozuklukları artar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlaçlar, barsak parazitleri emilimi engeller. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eksikliğinde pernisiyöz anemi görülür. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayvansal kaynaklı yiyeceklerde bulunur. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ciğer, kırmızı et, ton balığı, balık yumurtası, yoğurt, yağsız süt, peynir, yumurta tavuk.(Bir bardak süt günlük ihtiyacı karşılar&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;A Vitamini İçin Miktarlar&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Yiyecek&lt;br /&gt; Miktar&lt;br /&gt; Retinol Equivalant&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Karaciğer (Dana)&lt;br /&gt; 6 gr &lt;br /&gt; 9124 &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Balıkyağı &lt;br /&gt; 1 kaşık &lt;br /&gt; 4080 &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Yumurta sarısı &lt;br /&gt; 1 büyük&lt;br /&gt; 97 &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Peynir &lt;br /&gt; 2 gr &lt;br /&gt; 86 &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Süt&lt;br /&gt; 1 Fincan&lt;br /&gt; 76&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Kaymak (Krema) &lt;br /&gt; 1 Kaşık&lt;br /&gt; 63&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Beta Karoten İçin Miktarlar&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Yiyecek&lt;br /&gt; Miktar&lt;br /&gt; Retinol Equivalant&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Patates &lt;br /&gt; 1 orta boy &lt;br /&gt; 2487 &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Havuç&lt;br /&gt; 1 orta boy&lt;br /&gt; 2025&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Brokoli&lt;br /&gt; 1 fincan&lt;br /&gt; 136 &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Kayısı&lt;br /&gt; 1 tane&lt;br /&gt; 92&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Yetişkin Erkeklerde Vitamin A ihtiyacı 1000 Retinol Equivalant&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Yetişkin Kadınlarda Vitamin A ihtiyacı 800 Retinol Equivalant&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3087259184057784916-2474917111397404508?l=saglik-kaynagi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3087259184057784916/posts/default/2474917111397404508'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3087259184057784916/posts/default/2474917111397404508'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://saglik-kaynagi.blogspot.com/2009/07/vitamini-retinol.html' title='A vitamini (Retinol)'/><author><name>muhammetbektas</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16412053910753007465</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3087259184057784916.post-1713757782402703537</id><published>2009-07-12T19:08:00.001-07:00</published><updated>2009-07-12T19:08:08.018-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='kaplıca'/><title type='text'>Kaplıcalar</title><content type='html'>Kaplıcalar&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;TEDAVİ MEVSİMİ &lt;br /&gt;Genel olarak ifade etmek gerekirse, kaplıca tedavisinin mevsimi yoktur. Ancak gelenekler, bu konuda bir mevsim ortaya çıkarmıştır. Daha doğrusu, kişi, kendine uygun bir zaman seçmekle birlikte en uygun mevsim ve zaman İLKBAHAR ve SONBAHAR' dır. Romatizmalılar, nevraljiler, ve şeker hastaları için yaz ayları, mide, bağırsak, karaciğer ve sinirle ilgili hastalıklar için de ilkbahar ve sonbahar ayları daha uygun mevsimdir. Bir yılda iki kez kaplıca tedavisinde, mayıs ve eylül ayları seçilebilir.&lt;br /&gt;Kaplıca bir hamam değildir. Şifa gücüne sahip yeraltı su kaynağı ve birer sağlık yurdudur. Bu nedenle, o kaynaktan fışkıran suların nasıl ve nerelerde kullanıldığını oralara gidenlerin biraz olsun bilip öğrenmelerinde her zaman yarar vardır.&lt;br /&gt;Ülkemiz ikliminin sertliği nedeniyle, ayrıca her kaplıcada kaloriferli otellerin olmayışı yüzünden insanlarımız, kaplıcalara çoğunlukla yaz aylarında gitmeyi tercih etmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;TEDAVİ SÜRESİ&lt;br /&gt;Kaplıca tedavisinin önemli konularından biri de, kaplıcada kaç gün kalınacağıdır. Bu süre 21 gün olmakla birlikte halkımız genellikle kaplıca tedavisini 15 gün olarak uygular. İçme tedavisi de öteden beri 3 gün olarak yapılır. Genellikle üç haftalık ve 21 banyoluk kürlerin tedavi edici etkisi olduğu, uzmanların ortak görüşüdür. Öte yandan, özel durumları dikkate alınırsa, her kişiyi 21 gün kaplıcada tutmanın mümkün olmadığı da düşünülmelidir. &lt;br /&gt;Kaplıca tedavisinin çok uzun süre devam etmesi de sakıncalıdır. Hastanın alıştığı bir çevreden ayrı, disiplinli ve yorucu tedavilerle geçen bir hayat tarzı, hastalarda ruhi bunalımlar yaratabilir. Hastalar, içme ve kaplıcalara karşı bir tiksinti ve isteksizlik duymaya başlar. Önemli görülen hastalıklarda, tedavi süresini, çoğunlukla kaplıca hekimi ayarlayabilir. Her hastanın durumu değişik olduğundan, tüm hastalara aynı süre ve aynı çeşit tedavinin uygulanamayacağı açıktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;BANYOLARIN SÜRESİ &lt;br /&gt;Kaplıcada ilk banyonun, on dakikalık bir süreyi kapsaması genellikle kabul edilmiştir. İkinci günden itibaren bu süre arttırılır ve yarım saate kadar uzatılır görüşü ağırlıktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;SUYUN SICAKLIĞI&lt;br /&gt;Kaplıcada, banyo suyunun sıcaklık derecesi de tedavinin önemli faktörlerinden biridir. Genel olarak, banyo suyunun sıcaklık derecesi vücut hararetinde, 36-38 derecede bulunması gerekir. Ancak, su ne kadar sıcaksa o kadar faydalıdır inancı yaygındır. Yanlış olan bu görüş yüzünden, sıcak sularda haşlananlar pek çoktur. Sıcaklık 38-40 dereceyi geçmemelidir.&lt;br /&gt;Ayrıca, alışkanlıklar,vücut örtüsündeki yağ tabakasının kalınlığı, kan dolaşımının normal olup olmadığı da kişinin sıcaklığa karşı gösterecği tepkiyi etkiler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;KAPLICA KRİZİ &lt;br /&gt;Termal Krizi veya Banyo Reaksiyonu da denir. Kaplıcada tedaviye başlandıktan birkaç gün sonra bazı hastaların hiç sebep yokken rahatsızlık duymalarına verilen addır.&lt;br /&gt;Kaplıca Krizi, kırıklık, baş ağrısı, basit olaylar karşısında çok sinirlenmek uykusuzluk, nabzın fazla atışı, tansiyon düşmesi ya da yükselmesi, iştahsızlık, paslı dil, kabızlık veya ishal şeklinde kendini gösterir. Romatizmalılarda hasta organlarında rahatsızlık artar, mafsallar ağrır ve şişer. Kaplıca krizinin nedenleri henüz uzmanlarca tam belirlenememiştir. Bu krizin tedavi ile bir ilişkisi olmadığı, bazı insanların kaplıcaya karşı gösterdiği bir tepki olduğunda fikir birliğine varılmıştır.&lt;br /&gt;Normal olarak bir-iki gün süren bu rahatsızlıklar, kendiliğinden kaybolur, hasta yeniden banyolara devam edebilir.&lt;br /&gt;Bunun dışında bir de "Kaplıca Sonu Yorgunluğu" olarak bilinen bir durum söz konusudur. Hasta, kaplıca kürünü bitirip evine döndüğünde hafif bazı rahatsızlıklar duyabilir. Genellikle evde kısa süreli bir dinlenme ile geçer. Her durumda doktorunuza danışmanızda fayda vardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;DİKKAT EDİLECEK HUSUSLAR&lt;br /&gt;Tedavi süresince vücudunuzu üşütmemeli, yün elbise, kalın çorap ve kapalı ayakkabı giymelisiniz.&lt;br /&gt;Banyolar, kesinlikle sabahları aç karnına ya da hafif bir kahvaltıdan bir saat sonra veya akşamları yemekten iki saat önce alınmalıdır. &lt;br /&gt;Banyodan sonra biraz dinlenme ve istirahat gerekir. Yatakta terleme süresi geçmeli, terli çamaşırlar değiştirildikten sonra kısa bir yürüyüş yapmalıdır. &lt;br /&gt;Banyolara tok karnına girmek sakıncalıdır.&lt;br /&gt;Dört-beş banyodan sonra özellikle içme için tedavide kaşınmaya benzer durumlar ortaya çıkabilir. Bunlar önemsizdir. Bir süre sonra kaybolur.&lt;br /&gt;Günde en çok iki banyo tercih edilmelidir. Ağır hamur tatlılardan uzak durmalı, yağsız ızgara ve haşlamalar yenilmelidir. Özellikle taze ekmekten kaçınmalıdır. Bol sebze yemekleri ve meyve yemenin faydaları bilinmektedir. &lt;br /&gt;Sıvı ihtiyacını maden sularından veya normal içme suyundan karşılamakta fayda vardır. Şişelerde satılan meyve sularından ve esanslı gazozlardan kaçınmalıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;HANGİ KAPLICAYA GİTMELİ ? &lt;br /&gt;Kaplıca seçiminde genellikle uygulanan yöntem;daha önce şifa bulan bir yakınımızın önerisi ya da belli bir rahatsızlığa iyi geldiği yaygınlaşmış bir kaplıcanın seçimi şeklinde olmaktadır.&lt;br /&gt;Gerçekte bilim dünyasının vardığı genel kanı, her kaplıcanın faydalı olduğu, gerçek kıyaslamanın ise ancak kimyasal ve fiziksel özelliklerinin bilinmesiyle yapılabileceğidir. &lt;br /&gt;Bu açıdan bakınca, kaplıca seçiminde etken olması gereken temel faktörlerin sahip olduğunuz maddi imkanlar, kaplıcanın yaşadığınız yere uzaklığı, şifalı suyun niteliği, ısı derecesi, iklim durumu ve yöredeki sosyal tesisler olduğunu kabul edebiliriz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;UZMANLARIN TAVSİYELERİ&lt;br /&gt;Konunun uzmanları özellikle aşağıda belirteceğimiz durumlarda kaplıca tedavisini sakıncalı bulmaktadırlar : &lt;br /&gt;* Ameliyat geçirmiş ve henüz yarası kapanmamış olanlar, &lt;br /&gt;* Ateşli hastalıklara tutulanlar, &lt;br /&gt;* Kanamalı hastalıkları olanlar, &lt;br /&gt;* Kanserliler, &lt;br /&gt;* Akciğer tüberkülozuna tutulmuş olanlar,&lt;br /&gt;* Hamile ve lohusa kadınlar, &lt;br /&gt;* Regl dönemindeki kadınlar, &lt;br /&gt;* Sirozlular, &lt;br /&gt;* İdrar zorluğu olanlar,&lt;br /&gt;* Yüksek ve değişken tansiyonu olanlar,&lt;br /&gt;* Saralılar, &lt;br /&gt;* Zararlı akıl hastaları,&lt;br /&gt;* Astım hastaları. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hangi Hastalık İçin Hangi Kaplıca&lt;br /&gt; &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;HASTALIK ADI&lt;br /&gt; KAPLICA ve İÇMELER&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Ağrılı Hastalıklar&lt;br /&gt; Amasya - Hamamözü | Aydın - Alangüllü | Aydın - Germencik | Aydın - Kuşadası | Kayseri - Tekgöz&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Astım&lt;br /&gt; Afyon - Gecek | Bolu - Bolu&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Bağırsak&lt;br /&gt; Adana - Acıdere | Afyon - Afyonkarahisar | Afyon - Gazlıgöl | Aksaray - Ziga | Ankara - Ayaş | Ankara - Kapullu | Antalya - Sarısu | Aydın - İmamköy | Balıkesir - Pelitköy | Balıkesir - Zeytinliada | Bolu | Çanakkale - Çan | Çorum - Beke | Denizli - Tekkekokar | Denizli - Yenice | Düzce - Derdin | Erzurum - Hasankale | Hatay - Erzin | Hatay - Reyhanlı | İstanbul - Tuzla | İstanbul - Yalova | İzmir - Karaköy | İzmir - Malgaca | İzmir - Şifne | Kayseri - Yeşilhisar | Kütahya - Yoncalı | Manisa - Alaşehir | Manisa - Gebeler | Niğde - Kemerhisar | Trabzon - Kisarna Köyü İçmesi | Yozgat - Karadikmen &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Bağırsak Hastalıkları&lt;br /&gt; Afyon - Gazlıgöl | Afyon - Ömer | Amasya - Terziköy | Ankara - Haymana | Antalya - Sarısu | Aydın - Ortakçı | Balıkesir - Gönendağ | Bilecik - Osmaneli | Bursa - Çekirge | Bursa - Oylat | Çorum - Beke | Denizli - Babacık | Düzce - Ömerler | İzmir - Çeşme | Konya - Höyük-Köşk | Kütahya - Muratdağı | Kütahya - Yoncalı | Manisa - Kurşunlu | Manisa - Sarıkız | Samsun - Havza | Trabzon - Kisarna | Uşak - Hamamboğazı&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Bökrek Hastalıkları (Taşları)&lt;br /&gt; Afyon - Gazlıgöl | Afyon - Ömer | Balıkesir - Güre | Bursa - Uludağ | Çanakkale - Çan | İstanbul - Tuzla | Konya - Ilgın | Kütahya - Eynal | Nevşehir | Sivas - Balıklı | &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Çıbanlar&lt;br /&gt; Konya - Seydişehir&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Cilt Hastalıkları&lt;br /&gt; Afyon - Ömer | Ankara - Dutlu | Aydın - Alangüllü | Balıkesir | Güre | Balıkesir - Manyas | Bingöl - Kös | Bursa | Çekirge | Bursa - Kükürtlü | Bursa - Yenikaplıca | Erzurun - Ilıca | İçel - Mersin | İstanbul - Yalova | Kırşehir - Terme | Kütahya - Eynal | Manisa - Kurşunlu |Manisa - Sart | Manisa, Urganlı | Samsun, Havza | Sivas - Balıklı | Tokat - Sulusaray&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Çocuk Felci&lt;br /&gt; Balıkesir - Kepekler | Bolu - Çatak | Elazığ - Buranhame | Konya - Höyük-Köşk | Kütahya - Göbel | Samsun - Hamamayağı | Samsun - Hırlas | Siirt - Sağlarca &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Çocuk Hastalıkları&lt;br /&gt; Ankara - Kızılcahamam&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Damar Hastalıkları&lt;br /&gt; Afyon - Ömer | Balıkesir - Pamuklu | Denizli - Pamukkale | Manisa - Kurşunlu&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Damar Tıkanıklığı&lt;br /&gt; Aydın, Alangüllü | Bursa - Armutlu | Bitlis - Çukur | Elazığ - Kolan&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Damla Hastalığı&lt;br /&gt; Aydın - Kızıldere&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Deri Hastalıkları&lt;br /&gt; Aydın - Germencikgümüş | Balıkesir - Emendere | Balıkesir - Karaağaç | Balıkesir - Manyas | Bilecik - Çaltı | Bitlis - Ilıcak | Diyarbakır - Çermik | İzmir - Balçova | Kırşehir - Karakurt | Kütahya - Eynal | Manisa - Kurşunluaçıkdere | Muğla - Gebeler | Sivas | Balıklı&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Dimağ Yorgunluğu&lt;br /&gt; Aydın | İzmir - Bergamagüzellik&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Dolaşım Yolları&lt;br /&gt; Ankara - Acısu | Ankara - Dutlu | Ankara - Kızılcahamam | Bingöl - Kös | Bursa - Armutlu | İzmir - Balçova | Yozgat - Sarıkaya&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Egzama&lt;br /&gt; Ankara - Kızılcahamam | Bursa - Karamustafa&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Felç&lt;br /&gt; Balıkesir - Gönen | Bolu - Çatak | Bolu - Kocababas | Konya - Ilgın&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Göz&lt;br /&gt; İstanbul - Yalova | Konya | Ilgın&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Gut&lt;br /&gt; Ankara - Ayaş | Bursa - Karamustafa | İstanbul - Tuzla | İstanbul - Yalova&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Hazım&lt;br /&gt; Afyon - Afyokarahisar | Ankara - Seyhamamı | Kayseri - Çökek | Kırşehir - Bulamaç | Kırşehir - Terme | Nevşehir&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Hemoroid&lt;br /&gt; Ankara - Ayaş&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;İltihap&lt;br /&gt; Ankara - Ayaş | Van - Hasanabdal&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;İştah&lt;br /&gt; İzmir - Şifne | Kayseri - Özengi | Kırşehir - Bulamaç | Manisa - Sart | Nevşehir&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Kabızlık&lt;br /&gt; Ankara - Ayaş&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Kadın Hastalıkları&lt;br /&gt; Adana - Haruniye | Afyon - Gecek | Afyon - Kızılkürse | Afyon - Ömer | Afyon - Sandıklı | Amasya - Hamamözü | Ankara - Ayaş | Ankara - Dutlu | Ankara - Haymana | Ankara - Karakaya | Ankara - Kızılcahamam | Ankara - Seyhamamı | Aydın - Germencik | Aydın - Germencikgümüş | Balıkesir - Akçay | Balıkesir - Asarköy | Balıkesir - Balya | Balıkesir - Bostancı | Balıkesir - Ekşidere | Balıkesir - Gönen | Balıkesir - Güre | Balıkesir - Hisaralan | Balıkesir - Kepekler | Balıkesir Yıldızdağ | Bingöl - Kös | Bolu | Bolu - Sariot | Bursa - Armutlu | Bursa - Çekirge | Bursa - Karamustafa | Bursa - Oylat | Çanakkale - Hıdırlar | Çanakkale - Kestanbolu | Çanakkale - Kızılca | Çanakkale - Küçükçetmi | Çanakkale - Külcüler | Denizli - İnaltı | Denizli - Karahayıt | Denizli - Yenice | Diyarbakır - Çermik | Düzce - Efteni | Elazığ - Kolan | Eskişehir | Eskişehir - Sakarya | Hakkari - Zümrüt | Hatay - Reyhanlı | İstanbul - Yalova | İzmir - Bademli | İzmir - Balçova | İzmir - Bergamagüzellik | İzmir - Bergamapaşa |İzmir - Cuma | İzmir - Çeşme | İzmir - Dereköy | İzmir - Dikili | İzmir - Nebiler | Kayseri - Tekgöz | Kırşehir - Bulamaç | Kırşehir - Mahmutlu | Kırşehir - Terme | Konya - Ilgın | Kütahya - Dereli | Kütahya - Emet | Kütahya - Eynal | Kütahya - Gediz | Kütahya - Hamamköyü | Kütahya - Samrık | Kütahya - Yoncalı | Manisa - Çeren | Manisa - Saraycık | Manisa - Sart | Manisa - Urganlı | Nevşehir - Kozaklı | Niğde - Çiftehan | Sakarya - Kilhamamı | Samsun - Hamamayağı | Samsun - Havza | Siirt - Hista | Sivas - Akçaağıl | Sivas - Balıklı | Sivas - Sıcakçermik | Tunceli - Bağın | Uşak - Aksaz | Uşak - Hamamboğazı | Yozgat - Köhne | Yozgat - Sarıkaya | Yozgat - Yerköy | Zonguldak - Karaçayır &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Kalp&lt;br /&gt; Afyon - Gazlıgöl | Amasya - Terziköy | Ankara - Dutlu | Aydın - Sazlık | Bolu | Bursa - Armutlu | Çorum - Beke | Denizli - Pamukkale | Hakkari - Zümrüt | Kırşehir - Terme&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Kansızlık&lt;br /&gt; İzmir - Şifne | Kayseri - Özengi&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Karaciğer&lt;br /&gt; Adana - Acıdere | Afyon - Afyonkarahisar | Afyon - Gazlıgöl | Aksaray - Hamamboğazı | Ankara - Ayaş | Ankara - Kapullu | Ankara - Kızılcahamam Madensuyu | Antalya - Sarısu | Aydın - Germencik | Aydın - Germencikgümüş | Aydın - Kızıldere | Aydın - Ortakçı | Balıkesir - Acısu | Balıkesir - Gönen | Balıkesir - Güre | Balıkesir - Pelitköy | Balikesir - Zeytinliada | Bilecik - Osmaneli | Bolu | Bolu - Çepni | Bursa - Çitli | Bursa - Kükürtlü | Çanakkkale - Çan | Denizli - Babacık | Denizli - Gölemez | Denizli - İnaltı | Denizli - Tekkekokar | Denizli - Yenice | Düzce - Derdin | Düzce - Ömerler | Erzurum - Hasankale | Eskişehir | Hatay - Erzin | Hatay - Reyhanlı | İstanbul - Yalova | İzmir - Balçova | İzmir - Bergama | İzmir - Bergamapaşa | İzmir - Çeşme | İzmir - Malgaca | Kayseri - Bayramhacı | Kayseri - Boğazköprü | Kayseri - Saziçmesi | Kütahya - Ilıcaköy | Kütahya - Muratdağı | Kütahya - Yoncalı | Manisa - Çeren | Manisa - Emir | Manisa - Kurşunlu | Muğla - Bözük | Muğla - Gebeler | Nevşehir - Kızıltepe Nevşehir - Sarıkaya | Niğde - Ferhenk | Niğde - Kemerhisar | Sakarya - Kuzuluk | Sakarya - Taraklı | Sivas - Akçaağıl | Sivas - Erikli | Trabzon - Kisarna Köyü İçmesi | Uşak - Hamamboğazı | Yozgat - Cavlak | Yozgat - Karadikmen &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Kırık - Çıkık &lt;br /&gt; Ankara - Haymana | Ankara - Kızılcahamam | Ankara - Seyhamamı | Balıkesir - Kepekler | Bursa - Karamustafa | Çanakkale - Kızılca | Kütahya - Eynal | Kütahya - Göbel | Kütahya - Naşa | Manisa - Çeren | Samsun - Havza&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Kısırlık&lt;br /&gt; Afyon - Ömer | Bursa - Karamustafa | Hakkari - Zümrüt&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Mide&lt;br /&gt; Adana - Haruniye | Afyon - Afyonkarahisar | Afyon - Gazlıgöl | Afyon - Gecek | Akasaray - Ziga | Amasya - Terziköy | Ankara - Ayaş | Ankara - Haymana | Ankara - Karakaya | Ankara - Kızılcahamam Madensuyu | Antalya - Sarısu | Balıkesir - Acısu | Balıkesir - Pamuklu | Bilecik - Çaltı | Bolu | Bolu - Çepni | Bursa - Çitli | Bursa - Uludağ | Çorum - Beke | Denizli - Pamukkale | Düzce - Derdin | Düzce - Ömerler | Erzincan - Ekşisu | Erzurum - Hasankale | Eskişehir - Sakarya | İstanbul - Tuzla | İstanbul - Yalova | İzmir - Bademli | İzmir - Balçova | İzmir - Bergamagüzellik | İzmir - Bergamapaşa | Kahramanmaraş - Elbistan | Karabük - Bostanbükü | Kayseri - Yeşilhisar | Manisa - Bözük | Manisa - Çeren | Manisa - Emir | Manisa - Saraycık | Manisa - Urganlı | Muğla - Gebeler | Nevşehir - Kızıltepe | Nevşehir - Sarıkaya | Niğde - Ferhenk | Sakarya - Taraklı | Sivas - Akçaağıl | Sivas - Erikli | Trabzon - Kisarna | Zonguldak - Kozlu&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Müshil&lt;br /&gt; Adana - Acıdere | İçel - Mersin | Kırşehir - Mahmutlu | Niğde - Ferhenk | Yozgat - Karadikmen &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Nekahat&lt;br /&gt; Aydın | Balıkesir - Emendere&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Nevralji&lt;br /&gt; Afyon - Gazlıgöl | Afyon - Gecek | Afyon - Kızılkürse | Afyon - Sandıklı | Ankara - Karakaya | Ankara - Seyhamamı | Aydın - Germencik | Aydın - İmamköy | Balıkesir - Akçay | Balıkesir - Asarköy | Balıkesir - Balya | Balıkesir - Bostancı | Balıkesir - Ekşidere | Balıkesir - Hisaralan | Balıkesir - Kokarlar | Balıkesir - Yıldızdağ | Bingöl - Kös | Bolu - Sariot | Bursa - Karamustafa | Bursa - Oylat | Çanakkale - Hıdırlar | Çanakkale - Küçükçetmi | Çanakkale - Külcüler | Denizli - Karahayıt | Denizli - Yenice | Diyarbakır - Çermik | Erzurum - Ilıca | Eskişehir | İçel - Hocantı | İzmir - Bademli | İzmir - Nebiler| Kırşehir - Mahmutlu | Kütahya - Dereli | Kütahya - Emet | Kütahya - Hamamköyü | Kütahya - Muratdağı | Manisa - Sart | Manisa - Urganlı | Nevşehir - Kozaklı | Niğde - Çiftehan | Samsun - Havza | Tokat - Sulusaray | Tunceli - Bağın | Uşak - Aksaz | Yozgat - Köhne | Yozgat - Yerköy&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Nevrit&lt;br /&gt; Amasya - Hamamözü | Ankara - Seyhamamı | Balıkesir - Bostancı | Bursa - Çekirge | Bolu - Kocababas |Düzce - Efteni | Çanakkale - Kestanbolu | Çanakkale - Kızılca | Konya - Höyük-Köşk | Manisa - Kurşunluaçıkdere | Manisa - Urganlı | Siirt - Sağlarca&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Pankreas&lt;br /&gt; Hatay - Erzin | İstanbul - Tuzla | Sakarya - Taraklı | Yozgat - Cavlak &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Romatizmal Hastalıklar&lt;br /&gt; Adana - Haruniye | Afyon - Gazlıgöl | Afyon - Gecek | Afyon - Kızılkürse | Afyon - Ömer | Afyon - Sandıklı | Amasya - Terziköy | Ankara -Acısu | Ankara - Ayaş | Ankara - Dutlu | Ankara - Haymana | Ankara - Karakaya | Ankara - Kızılcahamam | Ankara - Seyhamamı | Aydın - Alangüllü | Aydın - Germencik | Aydın - Sazlık | Balıkesir - Akçay | Balıkesir - Asarköy | Balıkesir - Balya | Balıkesir - Bostancı | Balıkesir - Ekşidere | Balıkesir, Gönen | Balıkesir - Güre | Balıkesir - Hisaralan | Balıkesir - Hozluca | Balıkesir - Kokarlar | Balıkesir - Pamuklu | Balıkesir - Yıldızdağ | Bilecik - Çaltı | Bingöl - Kös | Bolu | Bolu - Sariot | Bursa - Armutlu | Bursa - Çekirge | Bursa - Karamustafa | Bursa - Kükürtlü | Bursa - Oylat | Çanakkale - Hıdırlar | Çanakkale - Kestanbolu | Çanakkale - Kızılca | Çanakkale - Küçükçetmi | Çanakkale - Külcüler | Denizli - Babacık | Denizli - İnaltı | Denizli - Karahayıt | Denizli - Tekkekokar | Denizli - Yenice | Diyarbakır - Çermik | Düzce - Efteni | Elazığ - Buranhame | Elazığ - Kolan | Erzincan - Ekşisu | Erzurum - Ilıca | Eskişehir | Eskişehir - Sakarya | Hakkari - Zümrüt | Hatay - Reyhanlı | İçel - Hocantı | İstanbul - Yalova | İzmir - Bademli | İzmir - Balçova | İzmir - Bergama | İzmir - Bergamapaşa | İzmir - Cuma | İzmir - Çeşme | İzmir - Dereköy | İzmir - Dikili | İzmir - Nebiler | Kayseri - Tekgöz | Kırşehir - Bulamaç | Kırşehir - Karakurt | Kırşehir - Mahmutlu | Kırşehir - Terme | Konya, Ilgın | Konya - Seydişehir | Kütahya - Dereli | Kütahya - Eynal | Kütahya - Gediz | Kütahya - Göbel | Kütahya - Hamamköyü | Kütahya - Ilıcaköy | Kütahya - Muratdağı | Kütahya - Naşa | Kütahya - Samrık | Kütahya - Yoncalı | Manisa - Çeren | Manisa - Gebeler | Manisa Kurşunlu | Manisa - Kurşunluaçıkdere Manisa - Saraycık | Manisa - Sart | Manisa - Urganlı | Nevşehir - Kozaklı | Niğde - Çiftehan | Sakarya - Kilhamamı | Samsun - Hamamayağı | Samsun - Havza | Siirt - Hista | Siirt - Sağlarca | Sivas - Akçaağıl | Sivas - Balıklı | Sivas - Sıcakçermik | Tokat - Sulusaray | Tunceli - Bağın | Uşak - Aksaz | Uşak - Hamamboğazı | Van - Hasanabdal | Yozgat - Karadikmen | Yozgat - Köhne | Yozgat - Sarıkaya | Yozgat - Yerköy | Zonguldak - Karaçayır&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Safra Yolları&lt;br /&gt; Adana - Acıdere | Afyon - Afyonkarahisar | Afyon - Gazlıgöl | Afyon - Sandıklı | Aksaray - Hamamboğazı | Ankara - Ayaş | Ankara - Kapullu | Ankara - Kızılcahamam Madensuyu | Antalya - Sarısu | Aydın - Germencik | Aydın - Germencikgümüş | Aydın - Kızıldere | Aydın - Ortakçı | Balıkesir- Acısu | Balıkesir - Gönen | Balıkesir - Pelitköy | Balıkesir - Zeytinliada | Bilecik - Osmaneli | Bolu | Bolu - Çepni | Bursa - Çitli | Çanakkale -Çan | Denizli - Babacık | Denizli - Tekkekokar | Denizli - Yenice | Düzce - Derdin | Düzce - Ömerler | Erzurum - Hasankale | Eskişehir | Hatay - Erzin | Hatay - Reyhanlı | İstanbul - Tuzla | İzmir - Balçova | İzmir - Bergamapaşa | İzmir - Malgaca | Kayseri - Bayramhacı | Kayseri - Boğazköprü | Kayseri - Saz İçmesi | Kütahya - Ilıcaköy | Kütahya - Muratdağı | Manisa - Alaşehir | Manisa - Çeren | Manisa - Gebeler | Muğla - Bözük | Nevşehir - Kızıltepe | Nevşehir - Sarıkaya | Niğde - Ferhenk | Niğde - Kemerhisar | Sakarya - Kuzuluk | Sakarya - Taraklı | Sivas - Soğukçermik | Trabzon - Kisarna Köyü İçmesi | Uşak - Hamamboğazı | Yozgat - Karadikmen&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Salgı Sistemi&lt;br /&gt; Kayseri - Yeşilhisar&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Sedef&lt;br /&gt; Balıkesir - Emendere | Balıkesir - Güre&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Sinir Sistemi&lt;br /&gt; Aksaray - Ziga | Ankara - Dutlu | Aydın | Aydın - İmamköy | Balıkesir - Gönen | Balıkesir - Kepekler | Balıkesir - Ömerköy | Bitlis - Çukur | İçel - Hocantı | İstanbul - Tuzla | Kırşehir - Terme | Konya - Ilgın | Kütahya - Eynal | Kütahya - Gediz | Sakarya - Kilhamamı | Samsun - Hamamayağı | Samsun -Hırlas | Sivas - Soğukçermik&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Solunum Yolları&lt;br /&gt; Afyon - Gecek | Ankara - Haymana | Balıkesir - Karaağaç | Balıkesir - Kokarlar | Bursa, Yenikaplıca | Çanakkale - Kestanbolu | Çanakkale - Külcüler | Denizli - İnaltı | Diyarbakır - Çermik | Elazığ - Buranhame | Erzincan - Ekşisu | Hatay - Reyhanlı | İzmir - Balçova | İzmir - Dereköy | İzmir - Karaköy | Manisa - Kurşunlu | Manisa - Kurşunluaçıkdere | Manisa - Sart | Siirt - Hista | Siirt - Sağlarca &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Şeker&lt;br /&gt; Antalya - Sarısu | Aydın - Kızıldere | Balıkesir - Pamuklu | Bingöl - Kös | Bitlis - Çukur | Erzurum - Hasankale | Eskişehir - Sakarya | İstanbul - Tuzla&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Şişmanlık&lt;br /&gt; Ankara - Ayaş | Aydın - Kızıldere | Bursa - Yenikaplıca | İstanbul - Tuzla &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Tansiyon&lt;br /&gt; Afyon - Gazlıgöl | Ankara - Acısu | Bolu | İstanbul - Yalova | Kırşehir - Terme | Kütahya - Naşa&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Uyuz&lt;br /&gt; Balıkesir - Karaağaç&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Yaralar&lt;br /&gt; Kayseri - Çökek | Konya - Seydişehir&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3087259184057784916-1713757782402703537?l=saglik-kaynagi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3087259184057784916/posts/default/1713757782402703537'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3087259184057784916/posts/default/1713757782402703537'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://saglik-kaynagi.blogspot.com/2009/07/kaplcalar.html' title='Kaplıcalar'/><author><name>muhammetbektas</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16412053910753007465</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3087259184057784916.post-8480011245914582285</id><published>2009-07-12T19:06:00.001-07:00</published><updated>2009-07-12T19:06:00.483-07:00</updated><title type='text'>SAĞLIK / alternatif tıp</title><content type='html'>SAĞLIK/ alternatif tıp&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Pürüzsüz cilt, parlak saçlar, sağlam tırnaklar, yalnızca bir düş müdür? Hayır! Doğanın bize sunduğu biçimiyle kullanılan bitkiler, bitkisel yağlar ve öteki ürünlerle mutfakta hazırlanabilen hafif etkili bileşimlerle bedene sağlıklı ve göze hoş gelen bir görünüm kazandırılabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Genellikle kullanılan kozmetiklerin içerdiği kimyasal maddeler, yapay koku maddeleri ve bir çok katkı maddesi, sürekli kullanıldıklarında yararlı olmaktan ziyade zararlı olabilirler. Kimyasal maddelerle ve yapay koku maddeleriyle sürekli birlikteliğin duyarlı kişilerde ayrıca alerjilere yol açtığı da bilinen bir gerçektir. Tüm bunların yanı sıra, kimyasal kozmetikler çok pahalıdır da!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Doğal kozmetiğin avantajları&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Cilt bakımında kullanmak istediğiniz malzemeleri kendiniz seçebilirsiniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Renk, koku ve dayanıklılık bakımından yapay madde kullanmanız gerekmez.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Cilt dostu maddelerle cildin işlevlerini destekleyebilir ve cildin kendisini yenileyebilmesine(regenerasyon) yardımcı olabilirsiniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tüm bu faktörleri göz önünde bulunduran kadınlar(ve erkekler), gitgide artan bir ilgiyle, reçeteleri yüzyıllardır uygulanmakta olan doğal bakım preparatlarını kullanıyorlar. Dillere destan güzelliğini, bal, kısrak sütü(eşek sütü!), bitkisel esanslar ve yağlarla koruyan Kraliçe Kleopatra, bu konuda önemli bir örnek olarak görülebilir. Cilt, saç ve tırnaklar için kremler, losyonlar, maskeler ve temizlik losyonları hazırlamak isteyen kişinin bu iş için fazla zaman harcamasına da gerek yoktur. Kullanılacak malzemeler eczaneden, bitkisel drog satıcılarından, sebze ve meyve satıcılarından satın alınabilir. Bazı güzellik bitkileri ise bahçede veya balkonda bile yetiştirilebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerekli malzemeler&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cilt bakımı ürünlerinin yapımında (örneğin kremlerde), bir taşıyıcı ve dolgu maddesi ve iyileştirici görevini üstlenen etken maddeler gerekmektedir. Doğal kozmetik ürünlerinin temel taşıyıcı maddeleri, katı yağlar ve balmumu(ve benzerleri), su, alkol ve bitkisel yağlardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Katı yağlar ve balmumu türevleri&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Katı yağlar ve balmumu türevleri, preparatlara(özellikle kremlere) gerekli kıvamı kazandırırlar ve ayrıca cilde yarayışlı özelliklere sahiptirler. Doğa bize bu çeşitleri bitkisel ve hayvansal formlarda sunar:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Balmumu: Arıların yaptığı bal peteklerinin eritilmesi yoluyla elde edilir. Kaliteli olmasına özen gösterilmelidir. Balmumu, cildi pürüzlerden ve yağdan arındırır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Kakao yağı: Beyaz sarımtırak, oldukça katı, kırılabilir bir kütledir. Eritilirken, 36 dereceden fazla ısıtılmamalıdır. Kremlerin yumuşaklığını ve cilt tarafından çabuk emilmesini sağlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Lanolin: Koyun yününden kazanılır. Cildi iyileştirici ve koruyucu özellikleri vardır. Ama koyunların parazitlere karşı korunmasında kullanılan kimyasal ilaçların kalıntılarını içerebilir. Satın alma sırasında bu bakımdan dikkatli olunmalıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sıvılar&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kozmetik malzemeleri genelde su ve alkol içerirler. Doğal bakım ürünlerinin pek çoğunda ise bitki çayları yer alır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Su: Bir numaralı hayat iksiri, yalnızca arıtılmış formda kullanılır. Böylece, örneğin kireç gibi mineraller ve bakteriler saf dışı bırakılmış olur. Arıtılmış su, nemlendirici maddelerin eşliğinde, cildi yumuşatır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Etil alkol: Özellikle losyonlarda ve temizleme sularında, düşük derecelerde kullanılır. Alkolün derecesi, arıtılmış su eklenerek düşürülebilir. Cildi fazla yağdan arındırır, mikrop kırıcı, iltihap önleyici ve yatıştırıcıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Soğuk preslenen bitkisel yağlar&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bitkisel yağlar, değerli içerikleriyle(doymamış yağ asitleri, lesitin, vitaminler ve çeşitli mineraller), derinin işlevlerini desteklerler. Şifalı bitkilerle tedavi geleneğinde bitkisel yağ kullanımı, bilinen en eski beden bakımı uygulamalarında çok önemli yere sahiptir. Ama dikkat: Günümüzde kullanıma sunulan pek çok bitkisel yağ, kimyasal ilaç kalıntıları içermektedir! Bu nedenle, kimyasal ilaçlama yapılmayan bölgelerin ürünlerinden elde edilmiş çok kaliteli yağların kullanımına özen gösterilmelidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Bademyağı: Acı ve tatlı badem çekirdeğinin karışımından, ama bazen de yalnızca tatlı bademden elde edilir. Bademyağı kullanışlıdır. Özellikle duyarlı, kuru ve çatlak ciltleri çok olumlu etkiler ve pürüzlerini alır. Bebeklerde de kullanılabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Hintyağı: Müshil ilacı olarak bilinir. Kendine özgü kokusu nedeniyle kozmetiklere katkı biçiminde, az miktarlarda kullanılır. Özellikle saçları güçlendirmede başarıyla kullanılabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Jojoba yağı: Jojobaöl, bilimsel adı Simmondsia chinensis olan, Meksika kökenli bir ağaççığın meyve çekirdeklerinden kazanılır. Akışkan bir mumdur. Kozmetik ürünlerinde yaygınlıkla kullanılır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Kabak çekirdeği yağı: Cildi düzgünleştirir, yumuşatır ve yaşlanmasını yavaşlatır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Soya yağı: Soya fasulyesinin yağı, yüksek oranda içerdiği lesitin ve A Vitamini göz önünde bulundurularak cilt bakımında kullanılan öteki yağlara eklenebilecek en değerli yağlardandır. Cildin beslenmesinde önemli görevler üstlenebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Susam yağı: Hafif etkili, cildi besleyici ve güneş ışınlarından(UV) koruyucu özellikler içerir. Cilde derinlemesine işler, temizleyici ve zararlı maddelerden arındırıcı olarak kullanılabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Zeytinyağı: Kaliteli sızma zeytinyağı klasik bir kozmetik katkısıdır. Cilde derinlemesine işler, normalleştirir ve kendini yenileyebilmesine yardımcı olur(regenerasyon).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şifalı Bitkilerin Etkisi&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Pek çok ev yapımı kozmetiğin etken maddeleri bitkisel kökenlidir. Bu bitkilerin çok önemli bir bölümü yüzyıllardır kendilerini çok yönlü olarak kanıtlamışlardır. Ayrıca son elli yıl içinde bitkiler üzerinde yapılan bilimsel araştırmaların sonuçları da fevkalade olumlu çıkmıştır. Aşağıda tanıtılan bitkiler, güzellik bakımına en uygun olanlardır:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Atkuyruğu: Bitki, içerdiği bol miktarda silisik asit sayesinde, cilde yeni bir esneklik kazandırır. İrin toplayan sivilcelerin tedavisinde kullanılabilecek çok etkili bir dezenfekte ilacıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Aynısafa çiçeği: Deriyi temizler ve kendini yenilemesini destekler (regenerasyon). İltihaplanmaları önler ve yaraların iyileşmesini çabuklaştırır. Aynısafa merhemi de yaraların iyileşmesinde önemli rol oynar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Sarı kantaron: Yatıştırıcıdır. Özellikle kuru ve çatlak deriyi rahatlatır ve iyileşmeyi hızlandırır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Ceviz yaprağı: Yağlı ve temiz olmayan ciltlerde ve yağlı saçlarda kullanılabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Ebegümeci: Basit yaraların çabuk iyileşmesini sağlar. Deriyi düzgünleştirir ve kuru deriye kadife yumuşaklığı kazandırır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Civanperçemi: İltihaplanmaları önler, krampları çözer ve dezenfekte eder. Özellikle sağlıksız ve iltihaplı deride başarıyla kullanılabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Gülyağı ve gülsuyu: Deriye canlılık kazandırır ve gerginleştirir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Ihlamur: Deri dokusunu güçlendirir ve yeni hücre oluşumunu destekler, kuru ve duyarlı deriler için uygundur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Isırganotu: Derinin kan dolaşımını hızlandırır. Yağlı saçlara ve kepeğe karşı kullanılabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Kekik: Dezenfekte gücü çok yüksektir. Özellikle sağlıksız ve iltihaplanmaya yatkın deri için önerilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Oğulotu(Melisa): Limon kokulu bu bitki, sinir sisteminin yanı sıra deriyi de genel anlamda yatıştırır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Mayıs papatyası: Bu klasik güzellik bitkisi, iltihaplanmayı önleyici ve yatıştırıcı etkileri ile özellikle problemli ve duyarlı deriler için çok önemlidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mutfağımızdaki güçler&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Avokado: İçerdiği yağ asitleri ve vitaminler sayesinde bu koyu yeşil meyve, çok değerli besinler listesinde yer almaktadır. Dıştan kullanımda, bol miktarda içerdiği A Vitamini, hücrelerin yenilenmesini destekler, üstderide kepeklenmeyi nasırlaşmayı önler. B Vitamini kompleksi, hücre metabolizmasını çok olumlu etkiler. Avokadonun etken maddeleri, deriyi kurumaktan korur ve özellikle, duyarlı, kuru, yıpranmış ve yaşlanmış derileri iyileştirir ve güçlendirir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Çiçek balı: Dünyanın bilinen en eski tatlandırıcısı albüminler, vitaminler, mineraller, mikro besin maddeleri, enzimler ve organik asitler içerir. Bu besleyici maddeler deriyi güçlendirir ve yumuşatır. Antibakteriyel ve iltihap giderici, deriyi gerginleştiricidir, esnekliği arttırır ve kan dolaşımını uyarır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Buğday kepeği: Mineraller ve B Vitaminleri içerir. Deriye düzgünlük kazandırır ve kurumaktan korur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Yeşil çay: Japonların ulusal içkisi olan yeşil çay, yalnızca içten değil, dıştan da kullanıldığında çok yarayışlıdır. Duyarlı ciltleri yatıştırır, olgunlaşma aşamasındaki deriyi besler ve vaktinden önce yaşlanmaktan korur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Çökelek/Ekşimik: İltihaplı deriye karşı eskiden beri kullanılan çökelek, gerektiğinde biraz ılık sütle karıştırılarak krem kıvamına getirilir. Yağlı cilt bakımında kullanılır, altderinin(perminal katmanın) kan dolaşımını hızlandırır, ayrıca hafif güneş yanıklarında rahatlatıcıdır. Çıbanları(örneğin koltuk altında çıkan köpekmemesini) kısa sürede işletir ve temizler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Elma sirkesi: Bu çok yönlü ilaç, deriyi güçlendirir ve derinin asidik koruma örtüsünü güçlendirir. Çok zengin vitaminler ve mikro besin maddeleri içerir. Kuru ve çatlak cilt kadar, yağlı ve sivilceli cildin bakımında da başarılıdır. Saçlara yumuşaklık ve parlaklık kazandırır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Havuç: İçerdiği karoten(Provitamin A) ve lesitin, deri sertliklerini normalleştirir, deriye sağlıklı bir görünüm ve renk kazandırır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Hıyar(Salatalık): Deri için klasik bir nemlendirici olarak bilinen hıyar, yağdan arındırıcı etkiye de sahiptir ve bu nedenle yağlı ciltler için hazırlanan maskelere ve kompreslere de girer.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Limon: Doğal kozmetikte çok önemli yeri vardır. Mikrop kırıcı, sıkıştırıcı/büzüştürücü/gerdirici özelliği vardır ve deriyi yağdan arındırır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Süt: Yağlı cilt bakımında ve nemlendirici olarak idealdir. Çok değerli maddeleri cilt tarafından hızla emilir. Üstderiye esneklik kazandırır, derinin asidik koruma örtüsünü güçlendirir, kan dolaşımını uyarır ve pürüzlü deriyi düzgünleştirir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Yoğurt: İçerdiği bakteri kültürleri sayesinde, üstderi bakteri florasının yeniden yapılanabilmesine yardımcı olur. İçerdiği süt asidi ise cildin erken kırışmasını önler, ona yumuşaklık ve esneklik kazandırır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Yulaf: B grubu öncelikli olmak üzere, vitaminler, mineraller ve değerli yağlar içerir. Öğütülmüş yulaf deriyi düzgünleştirir ve özellikle bu amaçla hazırlanan yüz maskelerinde başarıyla kullanılabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Yumurta sarısı: Lesitin ve kolesterol açısından çok zengin olduğu için, cilt maskeleri ve kompresler hazırlanırken emulgatör olarak (örneğin yağ ile suyun bir süre için birbirine karışmasını sağlamakta) kullanılır. Cildi rahatlatır ve düzgünleştirir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Zencefil: Cildi çok olumlu etkileyen doymamış yağ asitleri bakımından çok zengindir. Deriyi yağdan arındırır, iltihapları yatıştırır, çatlakların ve küçük yaraların iyileşmesini hızlandırır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eterli yağlar(esanslar)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eterli yağlar, bildiğimiz anlamdaki bitkisel yağlardan değildir; pek çok uçucu(eterli) maddelerin bir bileşimidir. Yağ olarak anılmalarının başlıca nedeni, suda çözünmeyip ancak katı veya sıvı yağlarda çözünmeleridir. Bu çok değerli eterli yağlar, bitkilerin damıtılmasıyla veya preslenmesiyle elde edilirler. Cilt bakımında kullanılacak olan eterli yağların kaliteli ve gerçek olmalarına büyük özen gösterilmelidir. Yapay esansların bitkisel yağlara karıştırılması yoluyla oluşturulmuş sahte eterli yağların cilt bakımında kullanılmaları çok yanlış olur. Yalnızca eczanelerden ve güvenilir firmalardan, yüzde yüz doğal olduğuna inandığınız yağları satın alınız!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eterli yağlar, çok yönlü etken maddeleri sayesinde yalnızca cildi rahatlatıp iyileştirmekle kalmazlar; kişide yatıştırıcı, uyarıcı, canlandırıcı ve rahatlatıcı etkiler de yaratabilirler. Eterli yağlar, kremlerde, losyonlarda, banyo katkısı veya inhalasyon(soluma) biçiminde kullanılarak, beden sağlığına ve rahatlığına geniş ölçüde katkı sağlayabilirler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eterli yağların etkileri&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Kafur yağı: Kan dolaşımını uyarıcı ve canlandırıcıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Karanfil yağı: Cildi yatıştırır ve dezenfekte eder.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Lavanta yağı: İltihaplanmayı önleyici, yatıştırıcı ve hücre yenileyici.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Limon yağı: Dezenfekte edicidir. Kırılmaya eğilimli tırnakların bakımında kullanılabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Nane yağı: Metabolizmayı uyarıcı, dezenfekte edici ve kan dolaşımını uyarıcıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Oğulotu(melisa) yağı: Yatıştırıcı ve duyarlılığı azaltıcı etkiler içerir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Mayıs papatyası yağı: İltihaplanmayı önleyici ve yatıştırıcıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Rezene yağı: Dezenfekte edici, yatıştırıcı ve güçlendiricidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Servi yağı: Dokuları sıkıştırıcı ve dezenfekte edicidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Turunç kabuğu yağı (Bergamot): Antiseptik ve iyileşmeyi hızlandırıcıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eterli uçucu yağlar, banyo katkısı olarak bile, önce katı veya sıvı yağların içinde çözündürülmelidir; çünkü suda çözünmezler ve değdikleri bölgeyi tahriş edebilirler!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kimyasal kozmetik ürünleri genellikle, konserve edici yapay maddeler içerirler. Ürünler böylece uzun süre boyunca bozulmaz, ama derinin dengesini bozabilirler ve alerjilerin başlıca nedeni olarak tanınırlar. Bu yapay maddeler yalnızca ürünün içindeki bakterileri öldürmekle kalmayıp, derinin dengesini koruyan çok önemli doğal bakterileri de yok ederler. Burada tanıtılacak olan doğal kozmetik ürünler, dayanıklılık kazandıran herhangi bir yapay madde içermedikleri için, saklanmaları ve kullanım süreleri bakımından çok dikkatli olmak gerekir. Şifalı bitki demlemeleri ve besin maddeleri ile hazırlanan kozmetikler hemen kullanılmalıdır. Bu tanımın dışında kalan ürünlerin buzdolabında saklanması doğru olur. Bitkisel yağlar ise birkaç ay boyunca bozulmadan bekleyebilirler. Kremler ve losyonlar da en çok iki haftalık bir süre içinde kullanılmalıdırlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mutfakta hazırlanan doğal kozmetiklerle deriye, saçlara ve tırnaklara hiçbir zarar vermeden bakım yapılabilir, ama bu bakım sürecinde de problemler yaşanabilir. Daha önce hep hazır kozmetik ürünü kullanmış olan kişilerde, doğal kozmetik ürünleri bazen sivilcelenme veya deri gözeneklerinin iltihaplanması gibi tepkiler oluşabilir. Bu durumlara genellikle, deri metabolizmasını güçlü bir biçimde etkileyebilen bitkiler kullanıldığında rastlanır. Alerjilerde ise durum değişiktir: Bazı bitkilere veya bitki yağlarına karşı deri hemen veya kısa bir süre sonra, kızarıklık veya kaşıntı gibi tepkiler verebilir. Bu durumda, alerjiye yol açan reçetenin kullanımına hemen son verilir. Ama önceden bir deri testi yaparak, alerjik tepki oluşup oluşmayacağı saptanabilir: Söz konusu üründen birazı, kol ekleminin iç tarafına sürülür ve ertesi güne kadar beklenir. Eğer ertesi gün o bölgede herhangi bir alerjik tepki oluşmamışsa, söz konusu reçete rahatlıkla kullanılabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Önemli bir konu da, önerilen dozajlara sadık kalınmasıdır. Bazen fazla kullanılan birkaç damla eterli yağ bile önemli değişikliklere yol açabilir. Ayrıca, eğer reçetede belirtilmemişse eterli yağlar, kesinlikle doğrudan cilde uygulanmamalıdır!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cilt Tipiniz Nedir?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yapısı ve işlevleri açısından herkesin cildi benzerlikler gösterir, ama yine de her cilt başkadır. Genellikle üç cilt tipinden söz edilir: Normal veya karışık cilt, yağlı cilt ve kuru cilt. Bu üç değişik durumun bir kişide görülmesine çok ender rastlanır. Ama karma biçimleri söz konusudur ve mevsimlere ve yaşa göre cildin özelliklerinde değişimler görülebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Normal ve karışık cilt: Normal cilt düzgün ve yumuşaktır, donuk bir parlaklığa ve sağlıklı bir görünüme sahiptir. Karışık ciltte, yanaklar kuru ve daha çok alın, burun ve çene bölgeleri yağlıdır. Ama bu durum, normal ciltte de görülebildiği için, normal cilt sınıfına girer.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Yağlı cilt: İri gözenekli ve sivilcelenmeye yatkındır. Yıkandıktan kısa süre sonra yine parlak bir görünüm kazanır ve kremlendikten uzun bir süre sonrasına kadar yağlı kalır. Sivilceli cilt, yağlı cildin kız kardeşidir: Sivilceler, yağ yapımında bir aksaklığın belirtisidir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Kuru cilt: Bazen sert ve pulludur, göz ve ağız çevresinde genç yaşlarda kırışıklıklar oluşmaya başlar. Kuru cildin bakımında yanlışlıklar yapılabilir. Temizlendikten sonra gerilir ve yağlı kremler çok çabuk emilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eğer cildinizin hangi sınıfa girdiğine karar veremiyorsanız, bir kozmetik uzmanına başvurmanız doğru olur. Böylece, uygulayacağınız reçetelerde ve bakım yöntemlerinde yanılgıya düşmemiş olursunuz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;*Yağlı bölgeleri veya karışık ciltteki sivilceli bölgeleri yağdan arındırıcı maddelerle temizlemeye çalışmayınız. Cildin asidik koruma örtüsünü tahrip edebilirsiniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;*Yağlı cildinize çok etkili veya yüksek dereceli alkol içerikli ürünlerle işkence etmeyin. Bu tür bakıma yağ bezlerinin tepkisi, daha fazla yağ üretmek olacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;*Özellikle kuru cildi soğuk suyla yıkamayın: Aksi halde gözenekler kapanır ve cilt daha fazla kurur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;*Cildin kendini yenileyebilmesi için(regenerasyon), haftada 1-2 kere, cilde uygun yüz maskeleri uygulanmalıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;*Peeling yöntemi(ayda 1-2 kere), cildin sertleşmesini önler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;*Pigment lekelerine karşı, rendelenmiş çiğ patates maskesi, 15-20 dakika etkilemeye bırakılır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Mayıs papatyası yağı, her tür cilt için&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;30g mayıs papatyası, 100 ml susam yağı ve 100 ml kırmızı kantaron yağına eklenir. Cam yağ kavanozu bir saat boyunca çok sıcak su banyosunda (benmarin yöntemi) bekletilir ve süre sonunda iyice çalkalandıktan sonra, tülbentten geçirilerek süzülür. Yağa batırılan pamukla yüz iyice temizlenir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Yağ karışımı, normal ve karışık cilt için&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;10’ar ml soya yağı ve hintyağı, 20 ml bademyağı ve 30 ml zeytinyağı iyice karıştırılarak koyu renkli bir şişeye aktarılır. Yağla ıslatılan bir pamukla, yumuşak hareketlerle yüze, boyuna ve dekolteye yedirilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Temizlik maskesi, yağlı cilt için&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1 yumurta sarısı, 1 yemek kaşığı susam yağı ve 3-4 damla limon suyu iyice karıştırılarak krem haline getirilir. Elle veya bir bezle, yüze, boyuna ve dekolteye sürülür ve 10 dakika etkilemeye bırakılır. Süre sonunda bol ılık suyla yıkanılır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Limon peelingi, yağlı cilt için&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2 yemek kaşığı dolusu ince rendelenmiş limon kabuğu, 2 yemek kaşığı yulaf unu ve 6 yemek kaşığı dolusu buğday kepeği iyice karıştırılır ve biraz su eklenerek esnek bir lapa haline getirilir. Dairesel hareketlerle, 2-3 dakikalık bir süre boyunca cilt temizlenir. Bol ılık suyla yıkanılır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Yeşil çay losyonu, kuru cilt için&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Orta boy bir su bardağı dolusu kaynar suda 1 tatlı kaşığı dolusu yeşil çay haşlanır, üstü kapalı olarak 10 dakika demlendikten sonra süzülür. 1 yumurta sarısı, 1 tatlı kaşığı dolusu çiçek balı ve 10 ml gliserin iyice karıştırıldıktan sonra, çayla birlikte küçük bir kavanoza aktarılarak iyice çalkalanır. Karışıma batırılan pamukla, yüz, boyun ve dekolteye friksiyonla iyice emdirilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Kepek peelingi, olgun cilt için&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;5 yemek kaşığı dolusu badem veya buğday kepeği biraz suyla iyice karıştırılarak lapa haline getirilir. Dairesel hareketlerle, 2-3 dakika boyunca yüz iyice temizlenir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Canlandırıcı yüz losyonları&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yağ veya kremlerle yapılan bir temizliğin ardından uygulanan yüz losyonları, cilde canlılık kazandırır ve yatıştırıcıdır. Bir pamuk parçasını losyonla ıslatın ve yüzünüzü, boynunuzu ve dekoltenizi nemlendirin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Lavanta suyu, karışık cilt için&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sabahları ve akşamları, bir pamuğu lavanta destile suyu ile ıslatın ve yüzünüze, boynunuza, dekoltenize sürün.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Lavanta suyu, yağlı cilt için&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;50 ml lavanta destile suyu, 2-3 damla nane yağı ve 1 tatlı kaşığı dolusu elma sirkesini bir cam kabın içinde iyice çalkalayarak karıştırın. Yüzünüzü, boynunuzu ve dekoltenizi, bu sıvıyla ıslattığınız bir pamukla temizleyiniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Aynısafa losyonu, kuru cilt için&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;50 ml portakal çiçeği destile suyu, 50 ml gülsuyu ve 20 ml aynısafa tentürünü bir şişede iyice çalkalayarak karıştırın. Yüzünüzü bu losyonla temizleyin. Aynısafa tentürünün yapımı için gerekli bilgiyi, kitabın bitkiler bölümünde bulabilirsiniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Bitki losyonu, sivilceli ve iltihaplı cilt için&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1 yemek kaşığı dolusu mayıs papatyası, 1 tatlı kaşığı dolusu ince kıyılmış ayrıkotu kökü, 1 yemek kaşığı dolusu öksürükotu yaprağı(veya ebegümeci yaprağı), 1 yemek kaşığı dolusu aynısafa çiçek yaprağı (hepsi kurutulmuş olarak), 200 ml steril su, 30 ml 70 derecelik etil alkol ve 30 ml adaçayı destile suyu bir kavanoza koyulur ve ağzı iyice kapatılır. Arada bir çalkalanarak 3-4 gün bekletildikten sonra, 3-4 kat tülbentten geçirilerek süzülür. Elde edilen losyon, koyu renkli temiz bir şişeye aktarılır. Her kullanımdan önce iyice çalkalanır. Losyonla ıslatılan bir pamukla, sabahları ve akşamları, yüz, boyun ve dekolte nemlendirilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yağ karışımları&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eterli bitki yağları, yüz masajları için çok uygundur veya kuru ve olgun ciltler için, bir gece kreminin yerini doldurabilirler. Ama eterli yağlar doğrudan kullanılmaz, ana madde olarak seçilen bir bitkisel yağa uygun miktarda karıştırılarak kullanılırlar. Önerilen miktarlar bir kapta karıştırıldıktan sonra koyu renkli bir şişeye aktarılır ve iyice çalkalanır. Yağların birbirine tam olarak karışabilmesi için birkaç saat beklenilmesi gerekir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Yağ karışımı, yağlı cilt için&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;15 damla limon yağı, 12 damla servi yağı(veya 10 damla kafur yağı), 10 damla lavanta yağı, 50 ml soya yağı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Yağ karışımı, normal cilt için&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;15 damla lavanta yağı, 4 damla gülyağı, 8 damla adaçayı yağı(veya ökaliptus yağı) ve 50 ml susam yağı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Yağ karışımı, kuru cilt için&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;15 damla rezene yağı(veya mayıs papatyası yağı), 5 damla lavanta yağı, 5 damla gülyağı ve 50 ml bademyağı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Yağ karışımı, olgun cilt için&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;15 damla lavanta yağı, 5 damla kekik yağı, 3 damla nane yağı, 10 damla gülyağı ve 50 ml zeytinyağı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Deriyi Besleyici Maskeler&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Maskeler, cildi güçlendiren klasik güzelleştiricilerdir. İyileştirici ve güzelleştirici maddelerini cilde emdirerek, onun kendini yenileyebilmesine yardımcı olurlar. Maskeler cildi yatıştırır, gerginleştirir ve kan dolaşımını uyarırlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Elma-krema maskesi, normal ve kuru cilt için&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kabuğu soyulan bir elma ince rendelenir ve 1 yemek kaşığı dolusu krema ile iyice karıştırılır. Yüze, boyuna ve dekolteye uygulanır ve 10 dakika etkilemeye bırakılır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Ekşimik/Çökelek maskesi, yağlı cilt için&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;4 yemek kaşığı dolusu ekşimik(çökelek), 10 ml adaçayı destile suyu, 10 ml gülsuyu, 1 kahve fincanı ılık süt mikserde iyice karıştırılır. Yüze, boyuna ve dekolteye uygulanarak 30 dakika etkilemeye bırakılır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Zencefil kompresi, yağlı cilt için&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1 bardak zeytinyağı hafifçe ısıtılır, 1 yemek kaşığı dolusu öğütülmüş zencefil yağa iyice karıştırılır ve 1-2 saat bekletilir. Bu karışımın emdirildiği bez parçaları yüze uygulanır ve 20 dakika etkilemeye bırakılır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Hıyar maskesi, yağlı cilt için&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Soyulmuş hıyardan kesilen 5 kalın dilim mikserde püre haline getirilir, 2 tatlı kaşığı elma sirkesi ve 2 tatlı kaşığı susam yağı, 1 yumurta sarısı iyice çırpılır ve hepsi mikserde iyice karıştırılır. Yüze, boyuna ve dekolteye uygulanarak, 45 dakika etkilemeye bırakılır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Ekşimik/çökelek maskesi, yağlı cilt için&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;125g ekşimik(çökelek), 2 yemek kaşığı dolusu ılık süt ve yarım limonun suyu iyice karıştırılır. Yüze uygulanır ve 15 dakika etkilemeye bırakılır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Avokado maskesi, kuru cilt için&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Olgun bir avokado meyvesi kabuksuz olarak çatalla ezilir ve yarım tatlı kaşığı bal, bir tatlı kaşığı elma sirkesi ile iyice karıştırılır. Bir yumurta sarısı çatalla iyice çırpıldıktan sonra eklenerek karıştırılır ve bu arada da 3 yemek kaşığı dolusu zeytinyağı, karıştırılma sırasında azar azar eklenir. Yüze, boyuna ve dekolteye bolca uygulanır ve 20-30 dakika etkilemeye bırakılır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Havuç maskesi, olgun cilt için&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1 yumurta sarısı, yarım tatlı kaşığı zeytinyağı ve bir tatlı kaşığı dolusu havuç suyu iyice karıştırılır. Yüze, boyuna ve dekolteye sürülerek, 20-30 dakika etkilemeye bırakılır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Buğday kırması maskesi, kuru cilt için&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;100g kırılmış buğday, krem haline gelebilecek ölçüde zeytinyağı ile mikserde karıştırılır. Yüze uygulanır ve 15 dakika etkilemeye bırakılır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Yeşil çay maskesi, olgun cilt için&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir bardak su kaynatılır ve 5 dakika bekletilir, 1 yemek kaşığı dolusu yeşil çay eklenerek 5 dakika demlendirilir, süzülür ve soğumaya bırakılır. Bu arada, 3 yemek kaşığı dolusu bademyağı ve 1 yemek kaşığı dolusu çiçek balı iyice karıştırılır. Yeşil çay bu karışıma yavaş yavaş eklenirken karıştırmaya devam edilir. Maske, yüze, boyuna ve dekolteye uygulanır ve 20 dakika etkilemeye bırakılır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Cildi tazelemek için (20 dakikalık maskeler)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;*Bal, limon suyu ve 1 tatlı kaşığı zeytinyağı iyice karıştırılır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;*Limon suyu ve 1 yumurta sarısı iyice karıştırılır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;*Sütte pişirilen 1 elma iyice ezilir ve ılıklaşması beklenir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kompresler ve Buğu Banyoları&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şifalı bitkilerle veya eterli yağlarla hazırlanan kompresler ve buğu banyoları cilde tazelik kazandırır ve kan dolaşımını uyarır. En doğrusu, cildin akşam temizliğinin ardından uygulanmasıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kompresler için, çok sıcak ama kaynamayan suyla bitkiler haşlanır, 10 dakika demlendikten sonra süzülür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yüze uygulanan buğu banyoları için, kaynar derecede olmayan çok sıcak suya bitkiler veya eterli yağlar eklenir. Büyük bir havluyla baş ve su kabı örtülerek, gözler kapalı biçimde, 5-10 dakika boyunca buharın cildi etkilemesi beklenir. Buhar cildi yakmamalıdır! Sonunda yüz soğuk suyla yıkanır ve temiz bir havluyla kurulanır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Şifalı bitki kompresleri, yağlı cilt için&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2 yemek kaşığı dolusu civanperçemi, ıhlamur veya ökaliptus yaprağı, yarım litre su.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Şifalı bitki kompresi, kuru cilt için&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2 yemek kaşığı dolusu mayıs papatyası, lavanta veya ıhlamur, yarım litre su.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Şifalı bitki kompresi, olgun cilt için&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1 yemek kaşığı mayıs papatyası, 1 yemek kaşığı kuşburnu kabuğu, 1 yemek kaşığı dolusu aynısafa çiçeği, yarım litre su.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Buğu banyosu, yağlı cilt için&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mayıs papatyası, ıhlamur, civanperçemi, ökaliptus veya biberiye yağından 4-6 damla ve 1 litre su.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Buğu banyosu, kuru cilt için&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2 yemek kaşığı dolusu mayıs papatyası, lavanta veya ıhlamur ve 1 litre su.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Deri gözeneklerinin sıkıştırılması için&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;*Ezilmiş taze muşmula yaprağı, 20 dakikalık kompres olarak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;*Dilimlenmiş havuç, hıyar veya domates, 15-20 dakika süreyle problemli bölgeye yatırılır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;*Bal maskesi, 20-25 dakika süreyle uygulanır. Yüz ılık sütle yıkanır ve soğuk suyla güzelce durulanır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;*Atkuyruğu çayı, 10-15 dakikalık kompres olarak uygulanır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;*Ceviz yaprağı çayı, 10 dakikalık kompres olarak uygulanır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Saç Bakımı&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yüz derisinde olduğu gibi kafa derisinde ve saçlarda, bünye özelliklerine göre değişiklikler söz konusudur. Hemen hemen her iki kişiden birinin kafa derisindeki yağ bezleri normalden fazla yağ üretir. Sonuç, yağlı saçlar! Yüzünün derisi yağlı olanların genellikle kafa derisi de yağlıdır. Herkesin kafa derisinde kepeklenme olur; derinin kendini yenilemesinin bir sonucudur bu durum. Altında yeni deri oluştuğunda, eski deri canlılığını yitirir ve kepek halini alır. Bu kepeklenme ise, iki durumda problem haline gelir: Derinin fazla yağ üretimi nedeniyle kepekler bir kabuk gibi kafa derisine yapışır. Bu durumda saçların dip tarafı yağlı, öteki kısımları ise kurudur. Yağ bezlerinin az yağ üretmesi durumunda ise, kafa derisi kuru olduğu için kepekler etrafa uçuşur. Bu durumda, saçlar da genellikle cansız ve kırılgan olur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Yağ şampuanı, kuru saçlar için&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2 yemek kaşığı dolusu, susam yağı, bademyağı veya ayçiçeği yağı ve 3-4 yemek kaşığı dolusu nohut unu hazırlanır. Saçlar yıkanmadan önce, seçilen yağ ile masaj yapılır. Sonra, artan yağ ile nohut unu, belki biraz da sıcak su eklenerek, akışkan bir lapa haline getirilir. Bu lapa ile saçlar şampuanlanır ve iyice durulanır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Lavanta şampuanı, tüm saç tipleri için&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;100 ml hazır bitkisel şampuana 4 damla lavanta ve 4 damla ökaliptus yağı eklenir ve çok iyi karıştırılır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Limon şampuanı, yağlı saçlar için&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;5 yemek kaşığı dolusu ince kıyılmış ısırganotu yaprağı yarım litre soğuk suya eklenir, kaynama derecesine kadar ısıtılır, 15 dakika demlendikten sonra süzülür. Bu arada, 1 limonun suyu sıkılır. Ayrıca 2 yumurta sarısı çalkalanır. Limon suyu, yumurta sarısı, 5 damla limon yağı ve 1 tatlı kaşığı dolusu hazır bitkisel şampuan, ısırganotu çayına eklenerek karıştırılır. Saçlar bu şampuanla yıkanır ve iyice durulanır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yağ friksiyonları&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yağ friksiyonları her saç tipi için yararlıdır, ama özellikle hırpalanmış ve kuru saçlar, uçlarına kadar bu bakımdan yararlanırlar. Şifalı bitki çayları ile birlikte de kullanılabilen değerli bitki yağları, saçlara canlılık, esneklik ve parlaklık kazandırır, zararlı çevresel etkilerden korur, perma, çok sıcak fön çekme ve sürekli boyanın olumsuz etkilerine karşı dayanıklılık kazandırır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Yağ friksiyonu, kuru ve hırpalanmış saçlar için&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;25 ml bademyağı(veya kabak çekirdeği yağı) ve 25 ml zeytinyağı karıştırılır ve saçlara friksiyon yapılır. Daha sonra saçlar bir havlu ile örtülerek, birkaç saat veya gece boyunca etkilemeye bırakılır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Etkili yağ kürü, çok hırpalanmış saçlar için&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;40 ml hintyağı ve 20 ml soya yağı bir cam şişede veya kavanozda iyice karıştırılır. 2’şer tatlı kaşığı dolusu ısırganotu, biberiye ve kekik eklenir. Çok iyi çalkalanarak 2 gün bekletildikten sonra süzülür. Bu yağ saçlara emdirilir ve 40 dakika etkilemeye bırakılır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Yağ friksiyonu, yapısal zarar görmüş saçlar için(örneğin, boya veya perma sırasında)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;40 ml tatlı badem yağı ve 20 ml hintyağı karıştırılarak saçlara ve özellikle de saç uçlarına iyice yedirilir. Bir saat süreyle etkilemeye bırakılır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Yağ friksiyonu, kepeğe karşı&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;10 damla ökaliptus yağı, 15 damla biberiye yağı ve 50 ml jojoba yağı, sıcak su banyosunda ısıtılarak iyice karıştırılır ve kafa derisine ve saçlara yedirilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Yağ friksiyonu, yağlı saçlar için&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;12 damla bergamot yağı(turunç kabuğu yağı), 13 damla lavanta yağı ve 50 ml jojoba yağı, sıcak su banyosunda ısıtılarak iyice karıştırılır ve saçlara yedirilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Durulama suları – Hızlı ve etkili&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yıkamadan sonraki durulama suları, özellikle yağlı ve kepekli saçlarda mucizeler yaratabilir. Kuru veya kaşıntılı kafa derisi de, bitkisel katkılı durulamalarla veya elma sirkesi ile rahatlatılabilir. Durulamalar, yıkanmadan sonra uygulanır ve saçlar artık başka bir biçimde yıkanmaz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Sirke durulaması, parlaklık ve esneklik kazandırmak için&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1 yemek kaşığı elma sirkesi ve 5 damla hintyağı, 1-2 litre sıcak suya karıştırılır. Saçlar bu suyla durulanır ve kafa derisine masaj yapılır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Limon durulaması, yağlı saçlar için&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1 limonun ince rendelenmiş kabuğu ve 1 tatlı kaşığı dolusu ince kıyılmış ıhlamur, yarım litre suya eklenir ve kaynama derecesine kadar ısıtıldıktan sonra 10 dakika demlenmeye bırakılır ve süzülür. 8 limonun suyu ile birlikte, hepsi bir şişeye veya kavanoza aktarılır ve çalkalanarak 2 gün bekletilir. Saçlar yıkandıktan sonra, 1 litre ılık durulama suyuna, şişedeki sıvının 1/8 bölümü eklenir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Isırganotu durulaması, kafa derisi kaşıntısına karşı&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;¼ litre elma sirkesi kaynama derecesine kadar ısıtılır(ama kaynatılmaz) ve içine 1 avuç dolusu ısırganotu yaprağı eklenir. 15 dakika demlendikten sonra süzülür, saçlar durulanır ve kafa derisine masaj yapılır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Bitki durulaması, kepeğe karşı&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2 bardak dolusu kaynar derecedeki suya 1 tatlı kaşığı dolusu ince kıyılmış hindiba çiçeği(sarı saçlara), veya bir tatlı kaşığı dolusu ince kıyılmış ısırganotu yaprağı(kumraldan esmere kadar) eklenir ve soğuyana kadar demlenmeye bırakılır. Sonra süzülür, saçlar durulanırken, kafa derisine de hafif masaj yapılır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Saç dökülmesine karşı etkili bir reçete&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;3-4 hafta boyunca her gün, 1 avuç dolusu ince kıyılmış ısırganotu kökü 8-10 saat boyunca 1-2 litre suda bekletilir, sonra 3-4 avuç ısırganotu yaprağı eklenir, kaynama derecesine kadar ısıtılır ve 10 dakika boyunca, üstü kapalı olarak demlenmeye bırakılır ve süzülür. Bu suyla kafa derisi ve saçlar 5 dakika boyunca yıkanır ve kafa derisine masaj yapılır. Ama her yıkamadan önce, kafa derisine, İsveç Şurubu ve ısırganotu tentürü ile dönüşümlü olarak friksiyonlar yapılır. Daha ilk haftada saç dökülmesi durur ve tedavi süresinin sonuna doğru yeni saçlar çıkmaya başlar. Daha sonra bu tedavi 3-4 günde bir uygulanırsa, saç dökülmesi uzun vadede önlenmiş olur ve saçlar, esneklik ve parlaklık kazanarak, sağlıklı bir görünüme de sahip olurlar. Bu tedavi, kepeklenmeye karşı da çok etkilidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rahatlatıcı Banyolar&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Stres ve gerginlik, bedensel ve ruhsal boyutta rahatsızlıklara yol açtığı gibi, kişinin dış görünümünü de olumsuz etkiler. Banyoların rahatlatıcı etkisini hepimiz çok iyi biliriz. Problemler ve stres, sıcak su tarafından, bedenden sökülüp atılırlar. Kaslar gevşer, sinir sistemi ve kan dolaşımı olumlu etkilenir. Yatmadan önce alınan bir tam banyo, en etkili uyku ilacıdır. Bir soğuk algınlığı başlangıcında alınan, eterli yağlar veya bitki katkısı içeren bir banyo çok yararlı olabilir. Ama, gerekli katkılarla hazırlanan bir tam banyonun, deri için en etkili güzellik ilacı olabileceği de unutulmamalıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bitkisel yağlar veya süt ürünleri eklenen banyolar, derinin koruyucu örtüsünü güçlendirdikleri için, deri kuruluğunu karşı da uzun süre etkili olabilirler. Bu nedenle, banyodan sonra derinin kremlenmesine gerek kalmaz. Şifalı bitki katkılarıyla hazırlanan banyolar, yağlı ve sivilceli deri için çok basit ama etkili bir tedavi anlamı da taşırlar. Banyo sonrasında deriye bir nemlendirici sürülmesi uygun olur. Değerli maddeler içeren banyo katkılarının etkinliklerine zarar vermemek için, banyo suyunun çok sıcak olmaması gerekir(37 derece).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;*Bir tam banyoyu, haftada 1-2 kereden fazla almayın.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;*Önceden ağır yemekler yemeyin ve banyo suyunun 37 dereceden sıcak olmamasına dikkat edin; her iki durum da, kan dolaşımını olumsuz etkileyecektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;*İdeal banyo süresi 15-20 dakikadır; fazlası deriyi ve kan dolaşımını olumsuz etkileyebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;*Banyo sonrasında, yatakta kısa bir dinlenme çok rahatlatıcı olabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Ökaliptus yağı banyosu, sivilceli deri için&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Banyo suyunu doldurmaya başlayın ve su bir karış kadar yükseldiğinde, biraz kremanın veya sütün içine karıştırdığınız 5 damla ökaliptus yağını suya ekleyin. Bu katkının eşit oranda dağılabilmesi için, küveti duş süzgecinden akan suyla doldurun.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Şifalı bitki banyoları&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Deriniz yağlıysa 150g mayıs papatyası veya civanperçemi, deriniz sivilceliyse 150g kuru nane veya atkuyruğu kullanın. Bitkiler 1 litre kaynar suyla haşlanır ve soğuyana kadar demlendikten sonra süzülür ve banyo suyuna eklenir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Ebegümeci banyosu, iltihaplı, sivilceli deri için&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;50g kurutulmuş veya 100g taze ebegümeci çiçeği ve yaprağı ince kıyılmış olarak, kaynar derecedeki 2 litre suyla haşlanır, soğuyana kadar demlenmeye bırakılır, süzülür ve banyo suyuna eklenir. Kan dolaşımını hızlandırmak için banyodan sonra beden, orta sertlikte bir fırça ile fırçalanır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Elma sirkesi banyosu, yağlı cilt için&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;¼ litre elma sirkesi banyo suyuna eklenir. Banyodan sonra duş alınmaz, sirkeli su derinin üstünde kurumalıdır. Daha sonra, yağlı olmayan bir nemlendirici beden losyonu uygulanır. Banyo suyuna eklenen 8 damla lavanta yağı, antiseptik etkiyi arttırır ve ruhsal açıdan dengeleyici ve yatıştırıcı etki yapar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Lavanta yağı banyosu&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;¼ litre elma sirkesi(yağlı deriye karşı) veya ¼ litre krema(normal, kuru veya karışık deri için), 8 damla lavanta yağı ile iyice karıştırılır, banyo suyuna eklenir ve su da iyice karıştırılır. Krema-lavanta banyosundan sonra ılık duş alınır. Elma sirkesi-lavanta banyosundan sonra duş alınmaz ve kurulanılmaz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Yağsız süt banyosu, kuru ve duyarlı deri için&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yağı alınmış 2 litre süt banyo suyuna eklenirken, su iyice karıştırılır. Banyodan sonra ılık bir duş alınır ve hafifçe kurulanılır. Eğer deriye banyodan önce 2 yemek kaşığı dolusu zeytinyağı yedirilirse, süt banyosu kuru deri için çok daha etkili olur. Banyo suyuna eklenen 1 bardak aynısafa çayı da deriyi ayrıca yatıştırır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Yağ-süt banyosu, kuru deri için&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1 bardak ılık süt ve bir yemek kaşığı zeytinyağı, kapalı bir kavanozda iyice çalkalandıktan sonra banyo suyuna eklenir. Banyodan sonra sıcak duş alınır ve hafifçe kurulanılır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Yağ banyosu, kuru deri için&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;50 ml bademyağı veya zeytinyağı sıcak banyo suyuna eklenir ve iyice karıştırılır. Banyodan sonra, cildin üstünde kalan su elle sıyrılır ve kalan hafif yağ filmi masajla yedirilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Süt-bal banyosu, kırışıklara karşı&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2 bardak ılık sütte 2 yemek kaşığı dolusu bal iyice eritilir, 1 tatlı kaşığı badem yağı eklenir ve kapalı bir kavanozda iyice çalkalandıktan sonra banyo suyuna eklenir ve banyo suyu da karıştırılır. Banyodan sonra sıcak duş alınır ve hafifçe kurulanılır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Bal-süt-tuz banyosu, kuru ve olgun deri için&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Banyo küveti doldurulurken 100g deniz tuzu serpiştirilir. Bu arada 1 litre sıcak sütte 250g çiçek balı eritilir ve banyo suyuna eklenir. Banyo suyu iyice karıştırılır. Banyodan sonra sıcak duş alınır ve hafifçe kurulanılır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Oğulotu(melisa)-Aynısafa çiçeği banyosu, deriyi yatıştırıcı&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;3’er yemek kaşığı dolusu ince kıyılmış kuru bitki, kaynama derecesinde sıcak 1 litre suda haşlanır, üstü kapalı olarak 15 dakika demlendikten sonra süzülür ve banyo suyuna eklenir. Banyodan sonra sıcak duş&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;El ve Tırnak Bakımı&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Güzel ve bakımlı eller yalnızca kişinin kendisini iyi hissetmesini sağlamakla kalmayıp başkalarında da o kişiye karşı sempati uyandırır. Ama sürekli olarak bir şeyler yıkamak(özellikle ev işlerinde) elleri ve tırnakları hırpalar. Deri çatlar, sertleşir ve doğal asidik örtüsü tahrip olur. Sürekli uygulanan el banyoları ve kompresler, yıpranmış ellerin kendilerini yenileyebilmeleri için gerekli bir bakım yöntemidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Eterli yağ el banyosu&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;3 damla lavanta yağı, 2 damla bergamot yağı, 10 damla bademyağı, 1 tatlı kaşığı dolusu gliserin ile karıştırılır ve bir kabın içindeki sıcak suya eklenerek, iyice karıştırılır. Eller 20 dakika boyunca banyoda tutulur. Sonra eller dikkatlice ovuşturularak, kalan yağ da deriye yedirilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Zeytinyağı el banyosu&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1 su bardağı dolusu zeytinyağı, benmarin yöntemiyle hafifçe ısıtılır ve içine 15-20 damla limon suyu eklenip iyice karıştırılır. Eller bu yağın içinde 5-10 dakika bekletilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Jojoba-pirinç kompresi&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1 yemek kaşığı dolusu pirinç unu, biraz sütle bulamaç haline getirilir. 1 yemek kaşığı dolusu jojoba yağı(veya gliserin) elin üstüne yayılır ve üstüne pirinç unu bulamacı yatırılır. 10 dakika etkilemeye bırakıldıktan sonra, eller ılık suyla yıkanır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Yağ masajı&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2 yemek kaşığı dolusu bademyağı veya susam yağı, benmarin yöntemiyle 37-40 dereceye kadar ısıtılır ve dairesel hareketlerle önce elin üstüne ve sonra da avuçlara masajla yedirilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Rezene el banyosu&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;8 yemek kaşığı dolusu rezene tohumu, havanda hafifçe ezildikten sonra, 2 su bardağı dolusu kaynar suyla haşlanır, 15 dakika demlendikten sonra süzülür. Her tür yıkamadan sonra, eller bu bitki çayının içinde 2-3 dakika bekletilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tırnaklar&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kuru ve kolayca kırılabilen tırnaklar da, etkili temizlik maddeleri ile sürekli ilişki içinde olmaktan kaynaklanabilir. Tırnaklardaki bu tür değişimler, beslenme yetersizliğinin bir işareti de olabilir. Bu nedenle, yalnızca dıştan bakım yapmakla yetinmeyip, dengeli beslenmeye de özen göstermelisiniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Atkuyruğu el banyosu&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2 yemek kaşığı dolusu ince kıyılmış atkuyruğu, yarım litre kaynar derecede sıcak suyla haşlanır, 20 dakika demlendikten sonra süzülür. Eller arada bir, 5-6 dakika süreyle bitki çayının içinde tutulur. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ayrıca, günde 1-2 bardak atkuyruğu çayı içilmesi de çok yararlı olacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Soğan suyu masajı&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kuru soğanın özsuyu ile tırnaklara masaj yapılabilir. Tırnaklar böylece sertleşebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Masaj yağı&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;25g vaselin, 25 ml hintyağı, 10 damla acıbadem yağı, 25 ml avocado yağı, 50 ml jojoba yağı, sıcak su banyosunda (benmarin) eritilerek karıştırılır ve bir krem kabına aktarılır. İki günde bir, önceden iyice temizlenen tırnaklara bu yağ karışımı ile masaj yapılır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kırışıklara karşı reçeteler (gerginleştirme)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;*80g limon suyu, 30g havuç suyu ve 30g hıyar suyu iyice karıştırılır ve kırışık bölgelere kompres uygulanır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;*Avocado lapası, muz suyu veya kavun suyu kompresleri uygulanır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;*1’er tatlı kaşığı dolusu ince kıyılmış mayıs papatyası ve oğulotu (melisa), 2 bardak dolusu kaynar derecede sıcak suyla haşlanır, üstü kapalı olarak 15 dakika demlendikten sonra süzülür ve kompresler uygulanır. Lavanta yağı, biberiye yağı ve gülyağı da kırışık cildi düzgünleştirir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;*Her gün bir kere, yağı alınmış sütle yüz yıkandığında, kırışıklar azalır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yorgun Ayaklar&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ayaklar ve bacaklar özellikle yazın gözler önüne serilecekse, bakımlı olmalıdırlar. Ayak banyoları ve masajlarla, göze hoş gelmeyen nasırlar gibi, yorgun ve şiş ayaklar ve bacaklar da tedavi edilebilir. Böyle bir davranış, yalnızca güzellik için değil, sağlık için de iyi sonuçlar verebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İsteyen, her gün ayak banyosu veya ayak masajı yapabilir. Ama haftada en azından bir kere uygulanması gereken bakım şöyle olabilir: Önce canlandırıcı bir ayak banyosu alınabilir, ardından, sertleşmiş deri tabakaları süngertaşı ile alınır. Sonunda da, bitkisel yağlarla rahatlatıcı bir ayak masajı yapılabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Temel ayak banyosu&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2 bardak ılık süt, 2 yemek kaşığı bal, 5 damla lavanta yağı, 2 damla nane yağı iyice karıştırılır. Bu temel ayak banyosu karışımı, gereğine göre başka bitki yağları veya bitki çayları ile zenginleştirilebilir. Sonunda hepsi, sıcak banyo suyuna (en fazla 37 derece) eklenir ve ayaklar 10 dakika boyunca bu suda bekletilir, süre sonunda iyice kurulanır ve kalın çorap giyilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Ayak banyosu, yorgun ayaklar için&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Temel banyo karışımı, 2 damla portakal yağı, 3’er damla lavanta ve biberiye yağı, sıcak banyo suyu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Ayak banyosu, şiş ayaklar için&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Temel banyo karışımı, 3’er damla lavanta yağı ve ardıç yağı, 2 damla nane yağı ve sıcak banyo suyu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Ayak banyosu, ağrıyan ayaklar için&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Temel banyo karışımı, 3’er damla adaçayı yağı ve bergamot yağı, 2 damla ardıç yağı ve sıcak banyo suyu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Masaj yağı, ağrıyan ve terleyen ayaklar için&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;¼ bardak susam yağı veya ayçiçeği yağı, sıcak su banyosunda (benmarin) ısıtılır ve içine 5 damla oğulotu(melisa) yağı eklenir. Yağ karışımı masajla ayaklara yedirilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Ayak ve bacaklardaki varis ağrıları, sert ve çatlak topuklar için&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aynısafa merhemi, sık sık yapılan hafif masajlarla deriye iyice emdirilir. Gerginlikler ortadan kalkar, ağrılar sona erer ve sert yüzeyler kadife gibi yumuşar&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ayrıca, ince kıyılmış aynısafa çiçek yaprağı 1 ölçü ve zeytinyağı 5 ölçü olarak, ağzı iyice kapanabilen bir cam şişede veya kavanozda 2 hafta boyunca bekletilir ve arada bir çalkalanır. Süre sonunda tülbentten geçirilerek süzülür ve posa da iyice sıkılır. Elde edilen aynısafa yağı, eşit oranda kantaron yağı ile karıştırılır. Bu karışım da ayak ve bacaklardaki varis ağrılarına karşı hafif masajlarda kullanılır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kas ve Kemik Sistemi&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İskeletimiz, bağdokularımız, kaslarımız ve eklemlerimiz, bizi bir bütün olarak tutar, ayakta durmamızı ve hareket etmemizi sağlar ve bizi biçimlendirir. Çok ağır yüklerin altına sokulurlar, kötü kullanılırlar, fiziksel aşınma ve yıpranma tehlikesiyle karşı karşıyadırlar. Ama bu dokuların sağlığı, yalnızca kullanılış biçimlerine göre değil, daha çok iç dünyamızla, metabolizmamızın durumuyla, beslenme alışkanlıklarımızla ve yaşam biçimimizle yakından ilişkilidir. Doğal olarak, genetik kökenli bazı aksaklıklar da önemli bir rol oynayabilir; ama bu aksaklıklar erken teşhis edilirse, önemli hastalıkların oluşması önlenebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yapısal nedenli rahatsızlıklarda, osteopatik(kemik hastalıkları bilimi) ve cerrahi tedavi yöntemleriyle çok olumlu sonuçlar alınabiliyor. İskelet yapısının bazı parçaları bazen normal ölçülerin dışına çıkarak sinirsel refleksleri etkiler ve böylece bazı organların işlevlerini engelleyebilir veya tüm bedenin uyumluluğu da bu durumdan etkilenebilir. Uzmanlar, bu tür aksaklıkları özel tedavi yöntemleri ile düzelterek beden uyumunu yeniden sağlayabilirler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu sistemle ilgili hastalıklar, sistemler arası uyum sayesinde sürdürülebilen genel sağlık durumundan da kaynaklanabilir. Genel sağlığımız ise ancak, iç dünyamızla metabolizmamızın uyumluluğuna bağlıdır. Biyokimya ve metabolizma işlevlerinde bir dengesizlik oluştuğunda, bedenimiz öncelikle metabolizma atıklarının ve zehirli maddelerin dışkılanmasında oluşan problemlerle karşılaşır. Böyle bir durum uzun süre fark edilmediğinde(genelde fark edilmez, çünkü bir belirtisi yoktur), zehirli maddeler eklemlerin bağdokularında birikmeye başlar. Böylece romatizmanın ve eklem iltihabının(Artrit) yolu açılmış olur ve eğer genetik açıdan bu tür hastalıklara yatkınlık söz konusu ise, hastalık kaçınılmaz olur. Şifalı bitkiler özellikle bu alanda zengin bir ilaç çeşidini kullanıma sunar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kas ve Kemik Sistemi İçin Şifalı Bitkiler&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu alanlarda oluşan hastalıklarda, özellikle de romatizma ve eklem iltihabında, beden, eski sağlığına ve dengesine kavuşturulmalıdır. Kemiklerde ve kaslarda oluşan rahatsızlıkların etkili biçimde tedavi edilebilmeleri için, sindirim ve özümleme işlevleri kadar, değişik dışkılama işlevleri de eksiksiz tamamlanmalıdır. Uygun bitkilerin seçiminde bu konuların öncelikle göz önünde bulundurulması gerekir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Romatizma ilaçları&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Romatizma sıkıntılarını azaltan, önleyen ve hatta tamamen ortadan kaldıran özellikleriyle tanınan pek çok şifalı bitki vardır. Burada, antiromatizmal bitkilerin geniş bir listesini ve ayrıca bu konuda belirgin özellikleri öne çıkan öteki bitkileri tanıtmaya çalışacağım. İhtiyaca göre, bedenin her alanı için seçilebilecek olan bu bitkilerin içinde, kan temizleyici, iltihap giderici ve sindirimi destekleyici özellikleri öne çıkanlar: Isırganotu, atkuyruğu, hindiba, sarı kantaron, çıbanotu, karakafesotu, kekik, sinirliot, altınbaşak, beyaz lahana, melekotu kökü, yulaf, biberiye, adaçayı, zencefil, civanperçemi, kereviz(yaprak ve tohum), pelinotu, kurtpençesi, taş anasonu, huş ağacı yaprağı, fasulye kabuğu, çobançantası, lavanta, ıhlamur, mercanköşk, çuhaçiçeği, kuşekmeği, suteresi, eğir kökü, ardıç kozalağı, elma, atkestanesi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kan temizleyici ilaçlar&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kan temizleyici ilaçlar, zehirlenen kanı değişikliğe uğratıp iyileştirerek, sağlıklı bir işleyiş biçimini yeniden oluştururlar. Bu doğrultudaki ayrıntılı etkinlikleri ise henüz tam olarak açıklığa kavuşturulamamıştır. Ama aralarında romatizmanın da yer aldığı pek çok hastalığın tedavisinde başarıyla kullanılabilirler. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kan temizleyici ilaçların çoğu bu sistem için kullanılabilirler, ama aşağıdaki bitkiler en etkilileridir: Isırganotu, huş ağacı yaprağı, civanperçemi, elma, hindiba(kök ve yaprak), sinirliot, kereviz (yaprak ve tohum), taş anasonu, fasulye kabuğu, altınbaşak, atkuyruğu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Romatizma ve eklem iltihabı rahatsızlıklarının çoğunda bu bitkiler, temizleyici ve canlandırıcı etkileri sayesinde, önemli rahatlıklar sağlayabilirler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İltihap önleyici ilaçlar&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bazı bitkileri iltihap önleyici olarak adlandırmak şaşırtıcı olabilir. Bedenin genel tedavisinde iltihaplanmaların tümünü kontrol altına almak gibi bir amacımız olamaz, çünkü iltihaplanmalar normalde sağlıklı bedensel tepkilerden biridir. Burada adı geçen bitkiler, daha çok iltihap yatıştırıcı etkiler içerirler. Öncelikle, romatizma ve eklem iltihabı hastalıklarındaki, uzun süreli iltihaplanmaların eklemlerde ve dokularda yozlaşma(dejenerasyon) başlattıklarında yardımcı olacaktır bu bitkiler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Keçisakalı(ergeçsakalı) bu konuda çok önemli bir örnektir. Bu bitki, şişlikleri ve ağrıları azaltan, aspirin benzeri maddeler içerir. Bu maddeler aynı zamanda idrar arttırıcı ve karaciğeri güçlendiricidir. Genel anlamda, dışkılamayı destekleyerek, iltihaplanmanın kaynağı olan metabolizma atıklarından ve zehirli maddelerden bedenin temizlenmesini sağlayabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;En etkili iltihap önleyici bitkiler: Keçisakalı(ergeçsakalı), kereviz (yaprak ve tohum), elma, civanperçemi, atkuyruğu, ısırganotu, ardıç kozalağı, altınbaşak, peygamberağacı odunu (guajaka).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Deri uyarıcı ilaçlar (Rubefazientia)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Deriye sürülen uyarıcı ilaçlar, o bölgenin kan dolaşımını hızlandırırlar. Böylece bölge daha fazla kanla beslenir ve bu yolla birikimler ve iltihaplar temizlenebilir. Bu nedenle kas romatizması veya benzeri hastalıklarda deri uyarıcı ilaçların kullanımı çok yararlıdır. Bu ilaçların çoğu, içten kullanılamayacak kadar etkilidir. Bu özellik göz önünde bulundurularak bu ilaçlar duyarlı derilerde dikkatle uygulanmalı ve yaralı derilerde kesinlikle kullanılmamalıdır. Bu alanda önde gelen bitkiler: Zencefil, acı biber(paprika), nane yağı, acı hardal unu ve ısırganotu dalı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zencefil ve acı biber kaynama suyu ile kompresler, nane yağı ile friksiyonlar, acı hardal unu ile lapa kompresleri yapılır. Taze ısırganotu dalı hasta bölgelere sürülür(kamçılanır). Ayrıntılı bilgiler, kitabın ‘şifalı bitkiler’ bölümünde verilmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İdrar arttırıcı ilaçlar (Diuretika)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İdrar arttırıcı ilaçlar, böbreklerin işlevini destekleyerek, metabolizma atıklarının ve zehirli maddelerin yanı sıra, iltihaplanmadan kaynaklanan zararlı maddelerin dışkılanabilmesine de yardımcı olurlar. Romatizma, eklem iltihabı ve benzeri hastalıkların kaynağında bu zararlı maddeler yattığı için, böbreklerin bu yolla desteklenmesi çok önemlidir. Böbrek problemleri de zaman geçirilmeden çözülmelidir. Bu organların yaşamsal önem taşıyan işlevlerinin desteklenmesinde kullanılabilecek bitkiler: Huş ağacı yaprağı, ısırganotu, atkuyruğu, hindiba, fasulye kabuğu, frenküzümü yaprağı, çuhaçiçeği, kereviz yaprağı ve özellikle kereviz tohumu (ayrıca romatizmaya karşı hararetle tavsiye edilen önemli bir ilaçtır).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kan dolaşımını uyaran ilaçlar&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kan dolaşımını uyaran ilaçlar, yalnızca kas ve eklemlerin daha fazla kanla beslenmesini sağlamakla kalmayıp, bedenin zehirli maddelerden arınmasına da yardımcı olurlar. Genelde kalbi zorlamayacak bir biçimde, yalnızca çevrel kan dolaşımını düzenleyici bitkiler kullanılır: Acı biber(paprika), alıç, civanperçemi, ökseotu, şekerciboyası kökü. Kullanım biçimleriyle ilgili ayrıntıları, kitabın ‘şifalı bitkiler’ bölümünde bulabilirsiniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ağrı kesici ilaçlar&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hastalık belirtilerini tedavi etmeyi hedeflemediğimiz halde, ağrıları dindirmenin de tedavi etme sanatına dahil olduğunu unutmamalıyız. Romatizma gibi hastalıklarda bazen çok şiddetli olabilen ağrıların şifalı bitkilerle yatıştırılmasının, hastalığın genel anlamda tedavisi için uygulanan geniş kapsamlı tedavinin yalnızca bir bölümü olduğu bilinmelidir. İltihap giderici bitkiler ağrıları azaltabilir, ama ağrıların azaltılabilmesi veya sona erdirilebilmesi için tek çıkar yol, hastalığa yol açan nedenlerin ortadan kaldırılmasıdır. Böyle kapsamlı bir tedavinin uygulanması sırasında, kediotu kökü, sarı kantaron, ısırganotu, adaçayı, nane, oğulotu çaylarının içimi yoluyla ağrılar azaltılabilir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dıştan ise, beyaz lahana yaprağı kompresi, kantaron yağı, nane yağı, kekik yağı ve İsveç Şurubu ile yapılan friksiyonlar rahatlatıcıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sindirimi güçlendirici ilaçlar&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kas ve kemik sisteminin verimli çalışabilmesi için, sindirim işlevinin tam olarak gerçekleşmesi, besinlerin beden tarafından gereğince özümlenebilmesi gerekir. Acı madde içeren sindirim uyarıcı ilaçlar bu alanda öne çıkarlar: Centiyane kökü, pelinotu, eğir kökü, civanperçemi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kronik kabızlıklarda ise, aynı zamanda karaciğeri de uyaran ilaçlara öncelik verilmelidir: Sarısabır, barut ağacı kabuğu, ayrıkotu kökü, civanperçemi. Veya özel bir karışım kullanılabilir: Barut ağacı kabuğu, civanperçemi, sinameki, ince kıyılarak eşit oranda karıştırılır. Yarım tatlı kaşığı bitki, bir su bardağı dolusu suda 10-12 saat demlendirildikten sonra süzülür, ılıklaştırılır ve içilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kas ve Kemik Hastalıkları Belirtileri&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Romatizma ve eklem iltihabı (Artrit)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu bölümde, romatizmanın ve eklem iltihabının çeşitleriyle ilgilenmeyeceğiz. Bedenin bir bütün olarak tedavi edildiği yöntemler açısından, bu çeşitler arasındaki farklılıkların bir önem taşıyıp taşımadıkları tartışılabilir. Ama en önemlisi, genel ve kişisel nedenlerin ve kalıtımsal yapı etkisinin hastalığa katkısı hakkında araştırma yapılması ve gerçeğe yakın bir sonuca varılabilmesidir. Çünkü bu hastalıklar, belki yanlış beslenme, yanlış yaşam biçimi veya başka etkenlerin oluşturduğu baskıyla bedenin başa çıkamamasından kaynaklanırlar. Uygulanacak tedavinin amacı da, bedene eski sağlığını ve canlılığını yeniden kazandırarak, bedenin bu belirtilerle başa çıkabilmesini sağlamak olmalıdır; yoksa, belirtileri tedavi ederek sağlık ve canlılık kazandırmaya çalışmak değil!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu hastalıkların anlaşılabilmesinde, sürtüşme etkisinin çok önemli payı vardır. Eklem iltihabında, eklemlerde oluşan değişimler, kemiklerin birbirlerine sürtünmelerine, yani güçlü bir sürtünmeye yol açar. Bu fiziksel değişimlerden önce, genellikle bedensel değişimleri başlatan, başka tür bir sürtünmeler dönemi yaşanır. Bu dönemi başlatan neden, bazı bedensel çalışmalar olabilir. Örneğin, yıllardır omzunda saman balyası taşımış olan çiftçinin omuz ekleminde osteoartrit oluşur. Veya, eklemleri birbirlerine doğru çeken kas gerginlikleri bu tür bir hastalığa yol açabilir. Sözlük, sürtünme-sürtüşme kavramını şöyle açıklar: “Birbirine değen iki yüzeyden birinin, öbürünün bağıntılı hareketine karşı gösterdiği direnç...” Uyuşmazlık, anlaşmazlık! Romatizma ve artrit hastalıklarının kaynakları gözlemlendiğinde, yukarıdaki bu sözlük tanımı, tüm etki alanlarına açıklık kazandırıyor; bu iki yüzey ister kemik olsun, ister insan veya değişik duygular ve inançlar olsun, hiç fark etmez.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Uyuşmazlıklar ve onlardan kaynaklanan sürtüşmeler değişik belirtiler verebilirler, ama onlar öncelikle içsel deneyimlerdir. Bazıları için, karşıt düşünceli olmak bir dünya görüşüdür. Bu görüş aslında, sebebi her ne olursa olsun, kişinin kendisiyle barışık olmayışının ve kendi içinde süregelen bir savaşın belirtisidir ve bu savaşın kökleri genellikle ruhsal boyutun derinliklerine kadar uzanır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eğer hastalığın tedavisi için bedende uygun bir ortam oluşturmaya çalışıyorsak, beslenme ve şifalı bitki seçimine verdiğimiz önemi, duygusal ve ruhsal dengenin sağlanabilmesine de verebilmeliyiz. Eğer kişi dar görüşlü ve hep savunma durumunda ise, karşısındakini kırabilecek açık yürekliliğe ve cesarete sahip değilse, romatizmal hastalıkların oluşumu kolaylaşır. Ama eğer, duygusal sürtüşmeyi yumuşatan, insan ilişkilerinin oluşumunu kolaylaştıran, prensiplerin ve duyguların paylaşımını mümkün kılan bir içsel yumuşama süreci başlatılabilecek olursa, işte ancak o zaman, şifalı bitkilerin de destekleyebileceği, bedenin kendini iyileştirme mucizesinin yolu açılmış olur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Romatizma ve eklem iltihaplarının nedenlerinden biri de, ilgili dokularda metabolizma atıklarının ve zehirli maddelerin birikimidir. Ayrıca bu hastalıkların oluşmasında önemli bir etken de, ölçüsüzce yiyip içme alışkanlığı veya besleyici değeri çok az olan, kimyasal maddelerle zehirlenmiş ürünler olabilir. Bedende ekşime tepkileri oluşturan bu tür besin maddeleri genellikle tespit edilebilir. Sindirim problemlerine veya alerjik tepkilere yol açan besin maddeleri de aynı kapsamdadır. Kimyasal katkılı besinlerin yerine, elden geldiğince taze ve işlenmemiş ürünler tercih edilmelidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mide yanması veya şişkinlik gibi alerjik tepkiler, genellikle buğday ürünlerindeki yapışkan proteinden veya süt ve süt ürünlerinden kaynaklanabileceği için, bu ürünlerden kaçınılmalıdır. Ekşime tepkileri ayrıca kırmızı et, süt ürünleri ve yumurtadan; sirke veya turşulardan; rafine edilmiş karbonhidratlardan, rafine edilmiş şekerden ve baharat türlerinden kaynaklanabilir. Son olarak kahve, çay ve alkol gibi keyif verici maddelerin kullanımında dikkatli olunmalıdır. Şeker, tuz ve kara üzüm, zehirli maddelerin birikimine yardımcı oldukları ve beden temizliğini zorlaştırdıkları için kullanılmamalıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunların yerine bolca meyve (içerdikleri limon asidine rağmen, metabolizma üzerinde alkalik etkisi olan turunçgiller de dahil olmak üzere), yeşil yapraklı ve köklü olanlar tercih edilmek üzere taze sebze ve bedenin yıkanabilmesi için günde en az 1,5 litre sıvı içilmelidir. Sıvı olarak kaynak suyu, içine biraz elma sirkesi veya elma suyu eklenmiş olarak veya doğrudan içilebilir. Günlük vitamin dozu olarak da en azından 5oo miligram C Vitamini alınmalıdır. Balık eti ve beyaz et yenebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bedeni genel anlamda güçlendiren başka uygulamalarla birlikte kullanılan uygun şifalı bitkiler, romatizmal ve iltihabik gelişmelerin kaynaklarını büyük ölçüde kurutabilirler. Böyle bir tedavi yöntemi uzun süreli olmak zorundadır, çünkü bir süredir gelişmekte olan organik yozlaşmanın(dejenerasyon) 3-4 hafta içinde düzelmesi beklenemez. Ama doğru tedavi yöntemi uygulandığında belirtiler, ağrılar veya sertlikler henüz yok olmadan, günün birinde, “bugün kendimi çok iyi hissediyorum!” diyebilirsiniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Genel anlamda zorunlu olan, beden temizliğinin yanı sıra hasta, başka bir benzeri olmayan kendine özgü bir kişi olarak görülmeli ve özel ihtiyaçları araştırılmalıdır. Sindirim sisteminin desteklenmesi gerekir mi? Böbrekler iyi çalışıyor mu? Acaba fazlaca stres yaşanıyor mu? Endokrin salgı sistemi acaba uyumlu çalışıyor mu? Beslenme durumu acaba ne haldedir?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Romatizma ve eklem iltihabı hastalıklarında, tüm hastalıklarda olduğundan daha da öncelikle, insanın bir bütün olarak tedavi edilmesi kesinlikle gereklidir; aksi halde iyileşme şansı azalır veya etki kısa süreli olur. Ama hasta kişi, başka bir benzeri olmayan bir canlı olarak görüldüğünde, şaşırtıcı iyileşmeler gerçekleşebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu ayrıntılı açıklamaların sonunda, romatizma ve eklem iltihabı hastalıklarına karşı kullanılabilecek şu temel bitki karışımını tavsiye edebilirim: Acıyonca(suyoncası) 2 ölçü, keçisakalı(ergeçsakalı) 1 ölçü, civanperçemi 1 ölçü, kurtpençesi kökü(yılankökü) 1 ölçü, kereviz tohumu 1 ölçü, ısırganotu 1 ölçü. Bitkiler çok ince kıyılır, ölçülür ve iyice karıştırılır. Yarım tatlı kaşığı bitki, orta boy bir su bardağı dolusu kaynar suyla haşlanır ve 10 dakika demlendikten sonra süzülür. Uzun bir süre boyunca, günde 3 bardak taze demlenmiş çay, aç karnına veya öğün aralarında, soğutulmadan içilir. İçilen her bardak çaya, yarım veya bir tatlı kaşığı İsveç Şurubu eklenmesi tavsiye edilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu bitki karışımı, yapılabilecek pek çok seçimden yalnızca biridir. Bu bölümde adı geçen öteki bitkiler arasından da bir başka karışım, ihtiyaçlara göre oluşturulabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eğer ağrılar yüzünden uyku problemi çekiliyorsa, ayrıca uyku getirici bir karışım da hazırlanabilir, çünkü dinlendirici bir uyku sağlık açısından en önde gelen garantidir. Aşağıdaki gibi, ağrıları yatıştırıcı ve uyku getirici bir karışım çok yararlı olacaktır: Kediotu kökü, sarı kantaron, civanperçemi, mayıs papatyası, ince kıyılarak eşit oranda karıştırılır. Bir tatlı kaşığı dolusu bitki, orta boy bir su bardağı dolusu kaynar suyla haşlanır ve üstü kapalı olarak 10 dakika demlendikten sonra süzülür. Yatmadan yarım saat önce demlenen sıcak çay biraz balla tatlandırılarak içilir. Bitki dozajı bir misli arttırılabilir, hiçbir sakıncası yoktur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ayrıca, ağrıları ve iltihaplanmayı yatıştırmak, hasta bölgenin kan dolaşımını arttırarak zararlı maddelerin dışkılanmasını hızlandırmak için, dıştan uygulanacak tedavi yöntemleri de devreye sokulmalıdır. Böyle bir tedavi yalnız başına uygulandığında önemli değişiklikler beklenmemelidir, ama böylece genel durum desteklenmiş ve ağrılar azaltılmış olur. Güçlü bir ısıtıcı ve uyarıcı friksiyon sıvısı, acı biber (paprika) ve gliserinin eşit oranda karıştırılmasıyla elde edilebilir. Ama dikkat! Açık yaralara ve duyarlı bölge olan yüze sürülmemelidir! Kas veya sinir ağrılarına karşı kullanılabilecek en etkili friksiyon ilaçlarından biri de kantaron yağıdır. Kantaron yağının hazırlanışına kitabın ‘şifalı bitkiler’ bölümünde değinilmektedir. Romatizma ağrılarından etkilenen organlara, sinir ve siyatik ağrılarına ve hafif yanıklara kullanılabilir bu kan kırmızısı bitki yağı. Lavanta, nane, kekik ve biberiye yağları da aynı amaçla kullanılabilir; friksiyon için, 2-3 ml bitki yağı, biraz badem yağı, zeytinyağı veya ayçiçek yağına karıştırılır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ağrıların ve şişliklerin tedavisinde bir başka etkili uygulama da, soğuk ve sıcak kompreslerin değişimli olarak yapılmasıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bağdoku iltihapları&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Romatizma ve eklem iltihabına karşı uygulanan yöntemler bu konuda da geçerlidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kramplar&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Herhalde geçmişte hepimizin herhangi bir organına kramp girmiştir. Gerçi ağrılı bir durumdur ama genellikle önemli değildir. Ama kramplar sık sık yineleniyorsa, tedavi edilmelidir ve bu tedavi yalnızca hastalığın belirtisi olan krampları geçiştirmeyi değil, kan dolaşımını güçlendirmeyi hedef almalıdır, çünkü kramplar dokudaki oksijen yetersizliğinin bir habercisidir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Uzun süreli bir tedavide, şifalı bitkiler sayesinde bu sıkıntıdan kurtulmak mümkündür. Gilaburu ağaç kabuğu 6 ölçü, alıç 2 ölçü, zencefil 1 ölçü, anason 1 ölçü, mayıs papatyası 1 ölçü, ökseotu 1 ölçü, nane 1 ölçü, olarak bitkiler çok ince kıyılır, ölçülür ve iyice karıştırılır. Yarım veya bir tatlı kaşığı bitki, orta boy bir su bardağı dolusu kaynar suyla haşlanır, ağzı kapalı olarak 10 dakika demlendirilir ve süzülür. Günde 3-4 bardak taze demlenmiş çay, aç karnına veya öğün aralarında, soğutulmadan içilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mukoza kesecik iltihabı (Bursitis)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Diz ve dirsek eklemlerinde, kirişler arasında, kemiklerin yüzeyinde, ya da birbirleri üzerinde olan kasların arasında sıvı dolu kesecikler, organların kendi aralarında hızla hareket etmelerini sağlar. Bu kesecikler iltihaplanabilir. Dizde oluşan iltihaplar, ‘temizlikçi kadın dizi’ olarak tanımlanır, iltihap dirsekte oluştuğunda ise ‘tenisçi dirseği’ denir. Bu problemler sert darbelerin, kazaların veya zamanla gelişen değişimlerin sonucunda ortaya çıkar. Eğer hastalık zamanla gelişen bir özelliğe sahipse, ‘romatizma ve eklem iltihabı’ bölümünde tavsiye edilen yöntemlerle tedavi edilmelidir. Problem eğer aniden ortaya çıktıysa, dıştan bir kompres, örneğin İsveç Şurubu kompresi veya kan dolaşımını uyarıcı friksiyonlar yapılmalıdır. Uygulanacak olan yöntemler iltihabı ve ağrıyı azaltacaktır. Eğer şikayetler yine de devam ediyorsa, içten uygulanacak bir tedavi yöntemine başvurulmalıdır. Kompresler, friksiyonlar ve içten uygulanacak olan tedavilerle ilgili ayrıntılar, aynen ‘romatizma ve eklem iltihabı’ bölümünde de dile getirilmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gut (Damla hastalığı)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bedende ürik asit birikiminden kaynaklanan ve çok sancılı iltihaplara yol açan bir eklem hastalığıdır. Bedenin dışkılama işlevinde, özellikle de böbrekler üzerinden gerçekleşen dışkılama işlevinde desteklenmesi gerekir. Burada, idrar arttırıcı ve antiromatizmal bitkiler yardımcı olabilir. Etkili bir bitki karışımı: Isırganotu, fasulye kabuğu, civanperçemi, kereviz tohumu, çok ince kıyılarak eşit oranda karıştırılır. Bir tatlı kaşığı dolusu bitki, orta boy bir su bardağı dolusu kaynar suyla haşlanır, 10 dakika demlendikten sonra süzülür. 2-4 hafta boyunca, günde 3-4 bardak taze demlenmiş çay, aç karnına veya öğün aralarında, soğutulmadan içilmelidir. Ağrılar arttığında, bitki karışımına 1 ölçek zencefil eklenebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gut hastalığına karşı önlem olarak veya tedavi sırasında, beslenme biçiminin önemi çok büyüktür. Temel olarak asit içermeyen besinler benimsenmeli, pürin içerikli besinlerin tümünden uzak durulmalıdır, çünkü pürinler bedende ürik aside dönüşürler. Pürin içerikli başlıca besinler: Balıklar, kabuklu deniz ürünleri ve karides, karaciğer, böbrek, dana uykuluğu ve fasulye. Kahve ve çay içilmemeli, ölçüsüzce yiyip içmemeye özen gösterilmelidir. Alkolün her türü zararlıdır!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Lumbago (Bel ağrısı)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Pek çok hastalığın belirtisi olabilir. Genelde kas kökenlidir, ama ani hareketlere, yorgunluğa, üşütmeye ve romatizmal hastalıklara bağlı olabilir. Omurgada doğumsal oluşum kusurları, omurlar arası disk fıtıkları, böbrek hastalıkları, cinsel organ hastalıkları veya omurgaya ağır yük bindirmekten de kaynaklanabilir. Ağrıların gerçek nedeni teşhis edilmeli ve uygun bir tedavi uygulanmalıdır. Duruma göre bu tedavi şifalı bitkilerle yapılabilir veya bir kemik hastalıkları uzmanı (osteopat) veya bir uzman cerrah tarafından tedavi edilebilir. Romatizma için önerilen, ısıtıcı ve kan dolaşımını uyarıcı friksiyon ilaçları da bu durumda çok yararlı olabilir. Ayrıca sıcak kompresler de uygulanabilir. Bir atkuyruğu tam banyosu mutlaka denenmelidir; çok rahatlatıcı olabilir!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Siyatik ağrısı (Siyatalji)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Siyatik sinir kökleri üzerinde oluşan baskılardan kaynaklanan, ağrılı bir nevraljik hastalıktır. Çok şiddetli olabilen ağrılar, kaba etlerden kalçanın ve uyluğun arka bölgesine, bacağın arka dış yanına ya da ayak tabanına yayılır. Siyatik sinirinin gerilip ağrının daha da artmasını önlemek için hasta, dizlerini ve kalçalarını bükerek durur. Siyatik siniri, bedenimizdeki en uzun sinirdir; kalçaların arka bölgesinden ayak tabanına kadar uzanır. Siyatik kavramı, kalçalardan baldırlara vuran ağrıların tümü için kullanılır ama, gerçek nedenleri çok değişik olabilir. Ama genelde, omurlar arası diskin fıtıklaşması sonucu veya kalça kemiğindeki bir bozukluk yüzünden, siyatik siniri üzerinde baskı oluşmasından kaynaklanır. Bu durumlarda, hastalığın uzman doktorlarca tedavi edilmesi gerekecektir. Nevraljilerde, yani sinir ağrılarında, sinir sistemini güçlendirici ve yatıştırıcı(sinir sistemi bölümüne bakın) ilaçlar yardımcı olabilir. Bu ağrıların oluşmasında, alt karın bölgesindeki birikimlerin de ağırlıklı rolü olabilir. Bağırsaklarda tıkanıklık veya kronik kabızlık oluşmamasına ve böbreklerin düzenli çalışmasına büyük önem verilmelidir. ‘Romatizma ve eklem iltihabı’ bölümünde tavsiye edilen tedavi yöntemleri, siyatik ağrıları için de geçerlidir. Bele ve bacaklara yapılan masajlar da çok rahatlatıcıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Burkulmalar (Distorsiyon)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kazalar sonucunda, bir eklemin kapsül ya da bağ yapısında ortaya çıkan ağrılı şişliklerdir. Kan dolaşımını uyarıcı bitkilerin katkısıyla hazırlanan tam veya yarım banyolar veya el ve ayak banyoları, bölgenin kan dolaşımını hızlandırarak iyileşmeyi çabuklaştırır. Bu banyolarda kullanılabilecek bitkilerin en etkilisi kekiktir. Bir ayak banyosu veya tam banyo için, 30-60g kuru kekik, yarım veya bir litre kaynar suyla haşlanır, üstü kapalı olarak 15-20 dakika demlendikten sonra, kapakta biriken sıvı da eklenerek süzülür ve sıcak banyo suyuna eklenir. Banyo süresi 15-20 dakikadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama en kesin ve en kısa süreli tedavi yöntemi, burkulan eklemin üstüne bir İsveç Şurubu kompresi yapılmasıdır. Büyükçe bir pamuk şurupla ıslatılıp hafifçe sıkılır ve doğrudan burkulan eklemin üstüne çepeçevre yatırılır, pamuğun üstü bir naylon parçasıyla örtüldükten sonra, bandajla sıkıca sarılır veya burkulan diz veya dirsek eklemi ise, kompresin üstüne esnek bir dizlik veya dirseklik çekilir. Kompres saat başı tazelenir ve gece boyunca etkilemeye bırakılır. Genelde ertesi sabah şiş iner ve el veya ayak rahatlıkla kullanılabilir. Ancak, şurup kompresi bazı duyarlı derilerde kaşıntılara ve kızarıklıklara yol açabileceği için, burkulan bölge önceden aynısafa merhemi ile veya yağlı bir bitkisel merhemle ovalanmalıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Karakafesotu kök veya yapraklarının kaynama suyu ile yapılan sıcak kompresler etkilidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Aynısafa çayı ile yapılan sıcak kompresler de etkilidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Mercanköşk yağı veya merhemi ile yapılan friksiyonlar veya kompresler rahatlatıcıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Kantaron yağı ile yapılan friksiyonlar ağrıları dindirir ve iyileşmeyi hızlandırır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İç Salgı Sistemi (Endokrin Sistem)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ruhsal ve bedensel boyutun birbirine en çok yakınlaştığı alan, iç kontrol sistemimizin mükemmel bütünlüğüdür. Biz, bilincin beyinsel bir nitelik olduğunu düşünürken, sinir sistemi ve iç salgı sistemi işbirliği, bilinç ve beden arasında hemen bir köprü oluşturur. Önce düşünüp sonra hareket ederken, kaslarımızın isteğimiz doğrultusunda çalışmasını sinir sistemi yoluyla kontrol ederiz. Örneğin, tehlikeli bir durumda, adrenalin hormonu kalp atışlarımızı hızlandırır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu süreçlerin pek çoğu, doğrudan beynin kontrolü altında değil, sinir sisteminin ve hormonların içsel dengemizi sağlamasıyla gerçekleşir. Bedenimizin bilgeliği, bedensel dengenin sağlanmasında ve kendi kendine işleyen kontrol mekanizmasında kendini gösterir. Ama beynimizin etkisi genel anlamda belirgindir; iç salgı sisteminin ve sinir sisteminin yardımlarıyla, tüm bedensel işlevleri kontrol eden en önemli organdır o.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsan bedeninin işlevlerini tam olarak yerine getirebilmesi ancak, her organın kendi içinde özel dengesini koruyabilmesine, her dokunun ve her hücrenin bu yolla gözlemlenmesine ve kontrol edilmesine bağlıdır. Hareketlilik, büyüme ve dokuların yenilenmesi gibi, beslenmenin ve atıkların dışkılanmasının da düzenli biçimde sürdürülmesi gerekir. Sinir sistemi, iç salgı bezleri ile işbirliği yapar. Bedenin çeşitli yerlerindeki bu salgı bezleri, salgıladıkları hormonlarını doğrudan kana karıştırırlar. Böylece hormonlar, en kısa sürede bedenin tüm hücrelerine ulaştırılmış olur. Hormonların etkinlikleri, pek çok ilginç araştırmanın ağırlık merkezini oluşturur ve insan bedeninin kusursuzluğu ve güzelliği hakkında şaşırtıcı gözlemler yapılabilmesine yardımcı olur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Beyin, sinir sistemi ve hormonlar arasındaki mükemmel ilişkiyi biraz olsun anlayabilmek için, hipofiz hormonlarını ve hipotalamusun işlevlerini kısaca gözden geçirebiliriz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hipofiz bezinin salgıladığı hormonlar, ön, orta ve arka hipofiz hormonları olarak sınıflandırılır. Ön hipofiz hormonları şunlardır: Tiroit bezinin etkinliğini uyaran, tireotrop hormon (TSH); böbreküstü bezi dış bölümünden glikokortikol hormonların salgılanmasını uyaran, adrenokortikotrop hormon (ACTH); bedensel gelişmeyi etkileyen büyüme hormonu veya somatotrop hormon (STH); kadında yumurtalıklarda yumurta foliküllerinin olgunlaşmasını, erkekte ise sperm yapımını uyaran, folikül uyarıcı hormon (FSH); erkekte erbezi dokusu hücrelerini, kadında ise yumurtlamayı ve sarı cismin oluşumunu uyaran, lutein yapıcı hormon (LH); memedeki süt bezlerini ve sarı cisimden progesteron salgılanmasını uyaran, luteotrop hormonu (LTH), ya da öteki adıyla, prolaktin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Orta hipofiz hormonu olan, melanosit uyarıcı hormon (MSH), deriye rengini veren melanin pigmentinin yapımını uyarır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Arka hipofiz hormonları şunlardır: Bedenden su kaybını önleyen ve kılcal damarlarda büzülmeyi sağlayan, antidiüretik hormon (ADH); dölyatağının kasılmasını sağlayan oksitasin. ADH ve oksitasin aslında hipotalamustan salgılanmakta ve arka hipofizde depolanmaktadır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hipotalamus, istem dışı sinir sistemi işlevlerinin düzenlenmesinde önemli rol oynar. Beden ısısının, kan basıncının ve sıvı-tuz dengesinin sabit tutulmasını; alınan besin miktarının denetlenmesini; sempatik ve parasempatik sinir sistemleri arasındaki dengenin korunmasını sağlar. Ayrıca, bazı içgüdüsel ve davranışla ilgili etkinlikler de hipotalamusun denetimi altındadır; açlığın giderilmesi, cinsel içgüdünün doyurulması ve duyguların dışavurumu gibi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Merkez sinir sisteminin, talamus, beyin kabuğu, lentiküler(merceksi) çekirdek, rinensefalon(koku beyni) gibi çeşitli yerlerinden hipotalamusa lifler ulaşır. Bu bağlantılar aynı zamanda göz, kulak ve burun gibi duyu organlarından kaynaklanan uyarıları da hipotalamusa iletirler. Hipotalamusta değerlendirilen sinir uyarıları, hipotalamusu beyin ve omurilik çekirdeklerine bağlayan lifler aracılığı ile ilgili organlara iletilir. Hipotalamus, sinir ileti yoluyla yaptığı bağlantıların dışında, kan yoluyla iç salgı sisteminin etkinliğini de etkiler. Hipofizde üretilen serbestleyici etkenler kan aracılığı ile ön hipofize ulaşarak, burada ilgili oldukları hormonların yapımını ketleyerek ya da uyararak, hipofizdeki hormon üretimini denetler. Hipotalamusun gösterdiği öteki iç salgı etkinliği ise, antidiüretik hormon (vazopressin) ve oksitosin hormonu yapımıdır. Bu maddeler, üretildikleri hipotalamustan arka hipofize sinir lifleri aracılığı ile iletilerek buradan kana verilir. Sonuçta hipotalamus, sinir sistemi ve iç salgı sistemi etkinliklerini bütünleştirerek, iç salgı bezlerinin, organizmanın gereksinimi doğrultusunda çalışmasını sağlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sağlık ve İç Salgı Bezleri&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sağlıklı olmanın anlamı, uyumlu ve kusursuz işleyen bir iç salgı sistemine sahip olmaktır. Bu sağlıklılığı koruyabilmek için mutlaka, doğru beslenmeye, olumlu bir duygu ve düşünce dünyası oluşturmaya, hareketli ve amaçlı bir yaşam sürmeye çalışılmalıdır. Örneğin, akupunktur veya enerji dengeleyici yöntemler gibi alternatif tedavi yöntemlerinde, hep iç salgı sistemi hedeflenir; çünkü bu sistem sayesinde bedenin tümü tedavi edilebilir. Olası bir iç salgı sistemi dengesizliğinde, bu tür tedavi yöntemleri sayesinde çok olumlu sonuçlar alınabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İç salgı sistemi (endokrin sistem) rahatsızlıklarına yol açan, stres durumları gibi dışsal nedenler ve genetik bozukluklar gibi içsel nedenlere varana kadar, pek çok neden olabilir. Şifalı bitkiler bu konuda da yardımcı olabilirler. Bedenin eski gücünü ve canlılığını kazanabilmesi için, seçilen uygun bitkilerin gereğince kullanılması gerekir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerçek bir salgı bezi problemi değil de küçük bir salgı bezi dengesizliği olsa bile, bedenin genel dengesi bozulabilir; çünkü iç salgı sistemi bedenimizin en önemli temel taşlarından biridir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İç Salgı Bezleri İçin Şifalı Bitkiler&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Acı ilaçlar, iç salgı bezlerinin tedavisinde önde gelenlerdir. Bu bitkiler sindirimi destekleyici ve güçlendirici olarak tanındıkları için, ilk bakışta şaşkınlık yaratabilirler. Ama salgı sisteminde oynadıkları rol, tüm sistemlerde refleks benzeri bir uyarı başlatmalarıdır. Bu tür bir uyarıcı etki, sistemdeki fazla hareketliliği azaltır, yetersiz işlevleri güçlendirir ve beden dengesinin kusursuz işleyişine böylece katkı sağlar. Bu sonuç, hangi alanda olursa olsun, aksayan işlevleri şifalı bitkilerin her zaman destekleyebileceğinin bir göstergesidir. Bazı ilaçlar güçlü ve belirli etkiler içerirler, ama genelde şifalı bitkiler, bedenin zayıf ve aksayan bölgelerine ulaşır ve orada iyileşmeyi ve işlevlerin uyumunu desteklerler. Acı ilaçların yanı sıra, kan temizleyici bitkiler de bu konuda çok etkilidirler. İç salgı sistemi için en önemli acı ilaçlar: Pelinotu, civanperçemi, eğir kökü, hindiba. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Etkili kan temizleyici bitkiler ise: Yoğurtotu(yapışkanotu), hindiba, kırmızı yonca, adaçayı, biberiye, ökaliptus yaprağı, ısırganotu, atkuyruğu, huş ağacı yaprağı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İç salgı sistemi çok geniş kapsamlı olduğu için, örneğin böbrek ve karaciğer gibi organların tedavisinde öne çıkan bitkiler de içsel dengenin yeniden kurulmasına yardımcı olabilirler. Hiç unutmamamız gereken en önemli gerçek, bedenimizin bütünlüğüne her bitkinin katkı sağlayabileceğidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Salgı Bezi Sisteminde Hastalık Belirtileri&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Pankreas&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Karnın arka bölgesinde, omurganın önünde ve kendini hemen tümüyle örten midenin arkasında yer alır. Hem dış salgı, hem de iç salgı işlevi vardır. Dış salgı dokusu, organın büyük bir bölümünü oluşturur ve onikiparmakbağırsağına dökülen pankreas sıvısını salgılar. İç salgı bölümü ise, çapları yaklaşık 0,2mm olan küçük hücre adacıklarından oluşur. Bunlar yaygın olarak dağılmış olmakla birlikte özellikle organın kuyruk bölümünde yoğundur; farklı hormonlar salgılayan çeşitli hücre tiplerini içerir. Pankreasın iç salgı dokularından salgılanan insülin ve glükogan, şeker metabolizmasında son derecede önem taşır. İnsülin, karaciğer ve kaslardaki glikojen bireşimini ve hücrelerin glikoz kullanımını arttırarak ve proteinlerden glikoz yapımını engelleyerek, kandaki şeker düzeyini düşürür. Ayrıca, yağ metabolizmasında DNA ve RNA bireşimini ve aminoasitlerin kullanımını arttırarak ve proteinlerin kullanımını azaltarak, protein metabolizmasında rol oynar. İnsülin salgısı, doğrudan kandaki glikoz düzeyi ile düzenlenir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Pankreas iltihabı (Pankreatit)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Pankreasta akut ya da kronik gidiş gösteren iltihap halidir. Akut pankreatit, kabakulak iltihabı sırasında ortaya çıkabilir ve mide ağrısı, sindirim bozukluğu, bulantı ve kusmayla kendini gösterir. Yakın ya da uzak enfeksiyon odaklarından gelerek pankreasa yerleşen irin yapıcı mikropların oluşturduğu biçimleri daha ağırdır. Ayrıca, organın kendi kendini sindirmesi olarak da tanımlanacak biçimde, pankreasın salgıladığı sindirim enzimlerinin dönerek pankreasa saldırmaları söz konusudur. Bu saldırının sebepleri henüz tam bir açıklığa kavuşmuş değildir; ama bir varsayıma göre, safrakesesinin ve pankreasın ortaklaşa kullandıkları çıkış kanalını bir safrakesesi taşının tıkaması sonucunda gerçekleşebilir. Bazı olaylar da fazla alkol tüketiminden kaynaklanmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kitabın safrakesesi bölümünde dile getirilen beslenme biçimi ve şifalı bitki kullanımı ile ilgili açıklamalar gözden geçirilmelidir. Ama hastalığın çok önemli olduğu, ölümle sonuçlanabileceği unutulmamalı ve hasta mutlaka doktor kontrolüne girmelidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hastalığın tedavisinde kullanılabilecek şifalı bitki tavsiye edebilmek pek kolay değildir. Ama yine de, günde 2 bardak ökseotu çayı, içine 1 tatlı kaşığı İsveç Şurubu eklenerek, sabahları ve akşamları birer bardak olmak üzere, aç karnına içilebilir. Pankreas bölgesine uygulanacak uzun süreli İsveç Şurubu kompresleri de rahatlatıcı olabilir. Eğer mide bulantısı varsa, nane çayı rahatlık sağlayacaktır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şeker hastalığı (Diabetes mellitus)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şeker hastalığı, en sık rastlanan iç salgı sistemi aksaklıklarından biridir; batı ülkelerinde yaşayanların yüzde birinden daha fazlası bu hastalığı çeker. Diabet olarak da adlandırılan bu hastalığın temel problemi, kandaki şeker düzeyinin yüksek olmasına karşın hücrelerde bu oranın düşmesidir. Pek çok nedenden kaynaklanabilen bu durum, öncelikle atardamarlarda ve kılcal damarlarda etkili olan değişik komplikasyonlarla ortaya çıkar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Genelde şeker hastalığına yol açabilecek belirgin bir neden yoktur. Kalıtımsallıkla, yaşla, şişmanlıkla veya stresle ilgili olabilir. Bedenin strese karşı gösterdiği tepkilerden biri, böbreküstü bezlerinde aktivite artışıdır ve bu durum kandaki şeker düzeyinin yükselmesine yol açar. Fazla stres şeker hastalığına yol açabilen bir neden değildir, ama gizli bir eğilimin harekete geçmesine pekala yol açabilir. Sebep ne olursa olsun ortaya çıkan sonuç, yüksek bir kan şekeri düzeyi, şekere açlık çeken hücreler, kilo kaybı, aşırı susama, aşırı idrar dışkılama, güç kaybı ve komaya girme olasılığıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şeker hastalığının tedavisinde ve kontrol altında tutulmasında beslenme biçimi çok önemli rol oynar. Burada amaç, yalnızca bol karbonhidratlı besinlerden kaçınmak değil, aşamalı olarak kana glikoz karışımını önleyebilecek gerçek bir beslenme planı oluşturmaktır. Ama bu beslenme diyeti her hastanın özelliklerine göre oluşturulan, kişiye özgü bir diyet olmalıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şeker hastalığına yol açan nedenler çok çapraşıktır ve uygulanacak olan tedavinin de aynı doğrultuda planlanması gerekir. Tedavi biçiminin, hastalığın kişideki belirtilerine uygun olması gerektiği halde, biz burada genel anlamda, kandaki şeker düzeyini düşüren veya içerdikleri insülin benzeri maddeler sayesinde başarılı olabilen ve pek çok ülkede kullanılmakta olan bitkileri tanıyacağız: Yaban mersini yaprağı, ısırganotu, zeytin yaprağı, böğürtlen yaprağı, bezelye, arpa, yulaf, ginseng, ökseotu, ıspanak, pelinotu, enginar yaprağı, havuç, hindiba, fasulye kabuğu, çiğ lahana, çiğ soğan, adaçayı, kara üzüm yaprağı, ökaliptus yaprağı, maydanoz, prasa.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu bitkilerden oluşturulabilecek etkili bir karışım: Yaban mersini yaprağı 2 ölçü, zeytin yaprağı 1 ölçü, ısırganotu 1 ölçü, fasulye kabuğu 1 ölçü, böğürtlen yaprağı 1 ölçü, ökseotu 1 ölçü, çok ince kıyılarak ölçülür ve iyice karıştırılır. Bir tatlı kaşığı dolusu bitki, orta boy bir su bardağı dolusu kaynar suyla haşlanır, 10 dakika demlendikten sonra süzülür. Günde 1-2 bardak taze demlenmiş çay, soğutulmadan, öğün aralarında içilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bitki çayı ile kan şekerini düşürme uygulamasına başlandığında, kan şekeri düzeyi mümkün olduğunca sık aralıklarla ölçülür ve tutulan listeye tarihiyle birlikte sonuçlar yazılır. İhmal edilmemesi gereken doktor kontrolü sırasında bu listenin doktora gösterilmesi yararlı olacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu tür tedavilerin erişkin tipi şeker hastalığında uygulanabileceği ve uygulamadan önce doktor onayı alınmasının doğru olacağı unutulmamalıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tiroit Bezi&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tiroit bezi, metabolizma dengesinde çok önemli bir rol oynar. Salgıladığı hormonlardan en önemlileri olan ikisi, bedenimizdeki tüm biyokimyasal işlemlerin düzenliliğini ve devamlılığını sağlar. Problemler, tiroit bezinin çok (hipertiroidizm) ya da az çalışmasından (hipotiroidizm) kaynaklanır, duygusal ve bedensel rahatsızlıklara yol açar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tiroit bezinin çok çalışması (Hipertiroidizm)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gereğinden çok hormon salgılandığında, bu hormonların hücrelerdeki yakılma işlemi de normalde olduğundan daha uzun sürer. Gerçi iştah artar, ama aynı zamanda sürekli hareketlilik, korku ve gerginlik eşliğinde, kilo kaybı görülmeye başlar. Gerginlik ve sinirlilik halinin yatıştırılması için uygulanabilecek etkili bir tedavide, acı ilaçların yanı sıra, kediotu kökü, yulaf, arslankuyruğu ve sarı kantaron gibi yatıştırıcı bitkiler kullanılabilir. Belirtilerin yatıştırılabilmesi için uygulanan bu tedavinin yanı sıra, hormon benzeri maddeler içeren bitkilerin karışımıyla uzun süreli bir tedavi de mutlaka uygulanmalıdır. Aşağıdaki karışım bu tedavide başarıyla kullanılabilir:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Arslankuyruğu 2 ölçü, kediotu kökü 1 ölçü, civanperçemi 1 ölçü, ısırganotu 1 ölçü, yapışkanotu 1 ölçü. Bitkiler çok ince kıyılarak ölçülür ve iyice karıştırılır. Yarım veya bir tatlı kaşığı bitki, orta boy bir su bardağı dolusu kaynar suyla haşlanır, üstü kapalı olarak 10 dakika demlendikten sonra süzülür. Günde 3-4 bardak taze demlenmiş çay, uzun bir süre boyunca (6-8 hafta), aç karnına veya öğün aralarında, soğutulmadan içilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hastalık mutlaka doktor kontrolü gerektirir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tiroit bezinin az çalışması (Hipotiroidizm)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu hastalık belirtisinde ise tiroit bezinin çok çalışmasının belirtilerinin aksine, genellikle uyuşukluk ve umursamazlığın eşliğinde kilo artışları ve depresyona yatkınlık halleri görülür. Bu durumda rahatlıklar sağlayabilecek bitkiler acı madde içerenler, sinir sistemini güçlendirenler ve orman sarmaşığı gibi bol miktarda iyot içerenlerdir. Uygun bir karışım aşağıdaki gibi olabilir:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Orman sarmaşığı 2 ölçü, ısırganotu 1 ölçü, yeşil yulaf(veya sarı kantaron) 1 ölçü, pelinotu(veya eğir kökü) 1 ölçü, hindiba(kök ve yaprak) 1 ölçü. Bitkiler çok ince kıyılır, ölçülür ve iyice karıştırılır. Yarım veya bir tatlı kaşığı bitki, orta boy bir su bardağı dolusu kaynar suyla haşlanır, ağzı kapalı olarak 10 dakika demlendikten sonra süzülür. Uzunca bir süre boyunca(6-8 hafta), günde 3 bardak taze demlenmiş çay, soğutulmadan, öğün aralarında içilir. Ayrıca dengeli ve besleyici bir beslenme programı uygulanması doğru olur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hastalık mutlaka doktor kontrolü gerektirir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Guatr (Struma)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu hastalıkta, tiroit bezinin büyümesi nedeniyle, boğaz bölgesini çevreleyen bir şişkinlik oluşur. Genellikle tiroit bezinin az veya çok çalışmasından kaynaklanır, ama başlıca nedeni, besinlerden ve sudan yeterince iyot alınamamasıdır. İyot maddesi, bedende öncelikle tiroit hormonlarının üretilmesinde kullanılır, bu yüzden bu önemli maddenin her türlü eksikliği tiroit bezini etkiler. Bu konunun beslenmeyle olan ilişkisi anlaşılıncaya kadar bu belirti, genellikle toprağında ve suyunda çok az iyot olan, örneğin dağlık bölgelerde yaşayan kişilere özgü bir hastalık olarak bilinirdi. İyot genellikle sofra tuzuna ve bazı ülkelerde ekmeğe eklenir. İyot içerikli bitkiler, öncelik sırasına göre, orman sarmaşığı ve yulaf olarak bilinir. Ayrıca, ülkemizde bilimsel olarak tanınmayan bir deniz yosunu türü de iyot açısından çok zengindir ve batılı ülkelerde bu doğrultuda yaygınlıkla kullanılmaktadır. Bitkinin, Latince, Almanca, İngilizce ve Fransızca adları şöyledir: Fucus vesiculosus, Blasentang, Sea kelp, Varech vesiculeux.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama guatrın eritilmesinde yoğurtotu(yapışkanotu) bitkisinin çayı ile yapılan sürekli gargaralar ve arada birkaç yudum çay içimi çok olumlu sonuçlar verebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ayrıca, biraz tuz eklenerek lapa haline getirilen taze sinirliot lapa kompresleri doğrudan guatrın üstüne yatırılıp tespit edilebilir. Günde 2 kere, 2-3 saatlik lapa kompresleri öncesinde bölgeye yağlı bir bitkisel merhem veya krem sürülmesi, olası deri reaksiyonlarını ve kurumaları önleyebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu tedavilerin uygulanması için doktor onayı alınması doğru olur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Böbreküstü Bezleri&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Böbreklerin üst ucunun tepesinde yer alırlar ve çok değişik iki bölümden oluşurlar; kabuk bölümü (korteks) ve iç bölüm (medulla). Hipofiz bezinin salgıladığı hormonlarla uyarılan kabuk bölümü, üç değişik hormon grubu salgılar. Bir hormon grubunun uyarıları sayesinde, sodyumun bedende tutulması ve potasyumun bedenden dışkılanması sağlanır. Yani bu hormon doğrudan, bedenin değişmeyen tuz dengesinin kuruluşuna/sürdürülmesine katılır. İkinci bir hormon grubu, şeker, aminoasitler ve yağ metabolizmalarını düzenler. Bu gruplardaki steroit hormonları, tüm hücrelerde normal bir yenilenme(regenerasyon) ve sağlıklı bir gelişme sürdürülebilmesi için gerekli olan temel maddelerin ve besinlerin kesintisiz biçimde hedeflerine ulaştırılmasını sağlar. Bu hormonlar pek çok bedensel işlevde rol oynar ve iltihaplanmaları bile önlerler. Bu etki, tıpta yapay steroit ilaçlarının kullanımına da açıklık getiriyor. Bu yapay ilaçlar, iltihaplanmalara ve eklem iltihabı gibi hastalıklara karşı çok başarılıdırlar, ama çok önemli yan etkileri vardır. Bu yan etkilerden kaynaklanan hastalıklar, ilaç tedavisinin yan etkilerinden kaynaklanan hastalıkların en kötülerinden sayılabilir. Ancak, hasta özelliklerinin gerektirdiği bazı kaçınılmaz durumlarda, böyle bir ilaçtan kaynaklanabilecek rizikolar göze alınabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Böbreküstü bezinin kabuk bölümünde üretilen üçüncü hormon grubu (kortikosteroit), erkeklik hormonu (androjen) ve dişilik hormonu (östrojen) ile birleşerek, bir cinsiyet hormonu kimliği oluşturur. Her iki hormon türü erkeklerde de kadınlarda da üretilir ve bunların arasındaki oran farkı, cinslerin arasındaki fiziksel farklılığın oluşmasını sağlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Böbreküstü bezinin iç bölümü, dış bölümden bağımsız çalışarak, adrenalin ve noradrenalin hormonlarını üretir. Bu hormonlar, kavga veya kaçış durumları için gereken ani bedensel tepkileri oluşturur ve desteklerler. Ruhsal şoklar, ağrılar, yüksek dereceli ısılar veya kan şekeri düzeyinin düşmesi gibi stresli durumlarda, böbreküstü bezlerinin iç bölümüne sinirsel uyarılar göndermesi için, ara beyin uyarılır. Bu uyarıya yanıt olarak hemen, adrenalin ve noradrenalin doğrudan kana salgılanır. Bu hormonlar bileşiminin görevi, bedeni olağanüstü davranışlara hazır hale getirmektir; bu görev, solunumun hızlandırılması, kan basıncının yükseltilmesi ve kalp atımının hızlandırılmasıyla başlatılır. Kandaki şeker ve yağ asidi düzeyi de yükseltilerek, hücrelere enerji ulaşımı arttırılır, iç organlara ve deriye daha az kan gönderilerek kasların daha çok kanla beslenip güçlenmesi ve canlılık kazanması sağlanır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu tepki, stres durumunu yaratan etkenlerden bağımsız olarak oluşur. Ama oluşan tepki sonucunda ortaya çıkan enerjinin mutlaka kullanılarak tüketilmesi gerekir. Bu tepkinin bastırılması durumunda (ki genelde, duygusal nedenlerden kaynaklandıkları için bastırılmaya çalışılır) ortada kalan adrenali beden yadsıyamaz. Dışsal tepki bastırıldığı için, beden zorunlu olarak kendi içine yönelir. Süreklilik gösteren bu durum, güç kaybına yol açar ve büyük olasılıkla bedenin herhangi bir bölgesinde oluşabilecek kronik hastalıklara uygun bir ortam oluşturabilir. Böyle bir oluşum, kan şekeri düzeyindeki artışlar nedeniyle insülin üretimini arttırmak zorunda kalan pankreasta ortaya çıkabilir ve bu durum da diabet hastalığına yatkınlığın bir göstergesi olarak algılanabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Böbreküstü bezlerinin işlevlerini kusursuz yapabilmelerinin sağlanabilmesi için beslenmeleri ve kendilerini yenileyebilmeleri amacıyla kullanılabilecek şifalı bitkileri tanımak gerekir. Her ne olursa olsun alışılmış ölçülerin üstünde bir stres yaşandığında, böbreküstü bezlerinin desteklenmesi için şifalı bitkilerin yardımına başvurulmalıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bitkisel araştırma bulgularına göre pek çok bitki, böbreküstü bezi hormonlarının değişik aşamalarını içermektedir. Bu bitkilerin en önemlileri: Hodan(Borago officinalis), suteresi, karakafesotu yaprağı, ginseng, meyan kökü. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Stres baskısı altında olan herkes, uzun süreli bir bitki kullanımından yararlanmalıdır. Hodan çayının ve ginseng damlasının uzun süreli kullanımı özellikle önerilir. Yapay (sentetik) steroit hormonu ile tedavi edilen kişilerin, böbreküstü bezlerine yeniden canlılık kazandırılabilmesi için, 3-5 haftalık bir meyan kökü tedavisi uygulamaları yararlı olur. Çok ince kıyılan kökten yarım tatlı kaşığı, orta boy bir su bardağı dolusu kaynar suyla haşlanır, 5-6 dakika demlendikten sonra süzülür. Günde 2 bardak taze demlenmiş çay, öğün aralarında, soğutulmadan içilir. Yeni bir tedavi kürüne başlamak için 1-2 hafta beklenilmesi gerekir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cinsel Sistem&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu bölümde ağırlık noktası dişi cinsel sistem olacak, çünkü bu bedensel bölgede pek çok özel rahatsızlık oluşur. İnsan anatomisinin nitelikleri açısından erkek cinsel sistemi, yapısına ve işlevine göre, dişi cinsel sistem gibi karmaşık değildir. Kendine özgü gizleri olan doğum mucizesi dişi bedene aittir; erkek bedeniyle ilişkisi pek azdır. Erkek cinsel sisteminde genellikle prostat bezi ile ilgili problemler görülür ve bu konuya Üriner Sistem bölümünde değineceğiz. Erkek cinsel sisteminde ortaya çıkan enfeksiyonlarda da, dişi cinsel sistemde uygulanan enfeksiyon tedavileri geçerlidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cinsel sistemin sağlıklı olması ve dengeli bir bütünsellikle çalışabilmesi için, bedenin ve ruhun bir bütün olarak sağlıklı ve dinç olması gerekir. Beslenme yetersizliğinde, adet görme düzensizlikleri ve vajinal akıntılar görülebilir. Eğer yaşam biçimimize karamsarlık hakimse, yeni yaşamlar oluşturmaya hazır olan sistem bu durumdan olumsuz etkilenecektir. Bebeklerin her bakımdan sağlıklı olarak dünyaya gelebilmeleri için gebelik sürecinde kusursuz bir yaşam sürdürülmelidir! Genel sağlık durumunu kontrol et, ama yaşamla olan ilişkilerini de; sevgi dolu ve güçlendirici duygulardan yardım al! Düşüncelerini şöyle bir gözden geçir; olumlu mu düşünüyorsun? Ne tür kitaplar okuyor, hangi filmleri izlemekten zevk alıyorsun, politik amaçların nelerdir? Bedeninin içindeki güç, yalnızca seni çevreleyen güç tarafından etkilenmez, daha çok senin onu kullanım biçiminden etkilenir ve bu daha da önemlidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dişi Cinsel Sistem İçin Şifalı Bitkiler&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Pek çok şifalı bitki, dişi cinsel sistemi olumlu etkileyebilecek niteliklere sahiptir. Şifalı bitkilerle tedavinin daha iyi anlaşılabilmesi için, bitkileri, öne çıkan iyileştirici özelliklerine göre sınıflandırmak gerekir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dölyatağını güçlendirici bitkiler&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dölyatağını güçlendirici bu bitkiler, tüm hücreleriyle birlikte sistemi güçlendirip canlandırır ve organik işlevleri desteklerler. Her bitkinin etki biçimi değişik olduğu halde, bu bitkilerin tümü, dişi cinsel sistemi bütünüyle olumlu etkilerler. Arslanpençesi, civanperçemi, çobançantası, ökseotu, sarı kantaron, kediotu kökü, mayıs papatyası, hayıt meyvesi(tohumu), arslankuyruğu, keçisakalı, genel anlamda kullanılan bitkilerdir. Genellikle akut bir rahatsızlık olmasa da cinsel organların güçsüzlüklerinin tüm bedeni olumsuz etkilemelerini önlemek amacıyla kullanılabilirler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Adet kanamalarını güçlendirici ilaçlar (Emmenagoga)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu ilaçlar yetersiz kanamaları uyarıcı ve normalleştirici etkiler içerirler. Dölyatağını güçlendirici ilaçların pek çoğu da kanamaları normal düzeye çıkarır ve tüm sistemin dengelenmesinde etkili olurlar. Ama tüm sistemi etkilemeyip ancak sınırlı alanlarda etkili olan bitkiler de vardır. Hele öyleleri vardır ki, yaptıkları doğrudan etkiyle hatta bitkisel kürtajı gerçekleştirebilirler; ama biz bu konuyla ilgilenmeyeceğiz. Daha sonra, gebelik süresince kullanılmaması gereken bitkilerin bir listesini oluşturmaya çalışacağız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Adet kanamalarını güçlendirici ilaçların bir listesi: Yavşanotu, arslankuyruğu, civanperçemi, maydanoz, sedefotu, kekik, anason, eğir kökü, biberiye, pelinotu, sarı kantaron.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kendisine iyi gelecek bitkiyi bu liste içinde herkesin kendisinin seçmesi ve hatta bazı bitki karışımları oluşturması doğru olur. Ama bitkileri ve bitki karışımlarını yüksek dozda ve sürekli kullanmamak gerekir. Seçimlerinize örnek olabilecek bir bitki karışımı şöyle olabilir: Civapperçemi 2 ölçü, sarı kantaron 1 ölçü, biberiye 1 ölçü, maydanoz 1 ölçü, kediotu kökü 1 ölçü. Bitkiler çok ince kıyılarak ölçülür ve iyice karıştırılır. Yarım veya bir tatlı kaşığı bitki, orta boy bir su bardağı dolusu kaynar suyla haşlanır, üstü kapalı olarak 10 dakika demlendikten sonra süzülür. Günde 1-3 bardak taze demlenmiş çay, aç karnına veya öğün aralarında, soğutulmadan içilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çay içimi, adet görme tarihinden 5-6 gün önce başlar ve kanama sona erince bırakılır ve bir sonraki adet döneminden önce yine başlanır. Bu yöntemle uygulanacak 4-6 aylık bir tedaviden sonra büyük olasılıkla her şey yoluna girmiş olacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hormon dengesini normalleştirici ilaçlar&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hormon dengesini normalleştirici ilaçlar çok önemli bir grup oluştururlar. İç salgı sistemini dengeleyici ve normalleştirici etkileri sayesinde, cinsel sistemin önemli işleyiş biçimini de genel anlamda destekleyebilirler. Bu konuda önde gelen, yavşanotu(kara pelin), hayıt meyvesi(tohumu) ve şerbetçiotu bitkileridir. Çok değerli bir bitki olan hayıt meyvesi, ösrojen ve progesteron hormon aktivitelerini normalleştirerek, adet görme konusundaki düzensizliklerin sona ermesini ağlar ve ayrıca, menopoz dönemine özgü sıkıntılara karşı da başarıyla kullanılabilir. Şerbetçiotu östrojen benzeri maddeler içerir ve böylece östrojen hormon düzeyinin düşük olduğu hallerde ve menopoz dönemine özgü sıkıntılara karşı kullanılabilir. Erkeklerde de bazı cinsel bozukluklara, örneğin uykuda boşalmaya, erken boşalmaya karşı veya, eğer şikayet konusu oluyorsa, yoğun cinsel isteği bastırmak amacıyla kullanılabilir. Hayıt tohumu, hipofizi uyarır ve özellikle progesteron işlevini normalleştirir. Cinsel organları güçlendirir. Ama her şeyden önce dişilik hormonlarının dengesini düzenleyici olarak bilinir. Aynı zamanda afrodizyak ve anti afrodizyak olduğu söylenir. Kısaca o, gerekli düzenlemeleri yapabilecek yeteneklere sahiptir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sıkıştırıcı-büzüştürücü-gerdirici ilaçlar (Adstringentia)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Deri ve mukoza dokularını sıkıştırıcı, sağlamlaştırıcı ve yerel olarak damarları büzüştürücü etkiler içeren ilaçlar, cinsel sistemde yaygınlıkla kullanılır. Aşağıdaki bitkiler özellikle önerilir: Arslanpençesi, çobançantası, atkuyruğu, ceviz yaprağı, meşe kabuğu, cezayir menekşesi(Vinca minor veya major), yeşil yulaf, sarı kantaron, ebegümeci, ratanya kökü(Krameria triandra), atkestanesi, sinirliot, turnagagası(Geranium robertianum), beyaz ballıbaba(Lamium album). &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mukoza koruyucu ilaçlar (Demulcentia)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mukoza koruyucu ilaçlar, sistemin tümünde mukozayı yatıştıran, koruyan ve iyileştiren etkilere sahiptirler. İdrar yolları için geçerli olan bitkiler de cinsel sistem rahatsızlıklarında kullanılabilir. Bu bitkilerden bazı örnekler: Hatmi, mısır püskülü, kocayemiş yaprağı, aynısafa, ceviz yaprağı, mayıs papatyası.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Antiseptik ilaçlar (Antiseptika)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir hastalık belirtisinde antiseptik(mikrop kırıcı) ilaçlar gerektiğinde, genel anlamda veya idrar yolları için kullanılan antiseptik ilaçlara başvurulabilir. Bu ilaçlardan bazıları: Kocayemiş yaprağı, civanperçemi, kekik, sarmısak, ayrıkotu kökü, ardıç kozalağı, aynısafa, altınbaşak, kestane yaprağı, mayıs papatyası, ısırganotu, lavanta, echinacea kökü veya preparatları.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Etkili bir bitki karışımı: Kocayemiş yaprağı 2 ölçü, civanperçemi 1 ölçü, altınbaşak(veya ısırganotu) 1 ölçü, mayıs papatyası 1 ölçü, kekik 1 ölçü. Bitkiler çok ince kıyılır, ölçülür ve iyice karıştırılır. Yarım veya bir tatlı kaşığı bitki, orta boy bir su bardağı dolusu kaynar suyla haşlanır, ağzı kapalı olarak 8-10 dakika demlendikten sonra süzülür. Günde 2-3 bardak taze demlenmiş çay, aç karnına veya öğün aralarında, soğutulmadan içilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kocayemiş yaprağı, civanperçemi, kekik, mayıs papatyası, ısırganotu ve aynısafa oturma banyoları da, çay içiminin yanı sıra günde 1-2 kere yapıldığında, iyileşme süreci kısalacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kan temizleyici ve lenf sistemini güçlendirici ilaçlar&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cinsel sistem hastalıkları tüm bedeni etkileyebildiği için kan temizleyici ve lenf sistemini güçlendirici ilaçların da kullanılması yararlı olacaktır. Bu bitkilerden en etkili olanları: Yoğurtotu, aynısafa, ısırganotu, koçboynuzu(Melilotus officinalis), hindiba, civanperçemi, ayrıkotu kökü, böğürtlen yaprağı, ıhlamur, kereviz tohumu, sinirliot, çiğ soğan.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bitki çaylarının hazırlanışı ve kullanımı yukarda belirtildiği gibidir. Bitki karışımları geliştirilebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Başka ilaçlar&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cinsel sistem hastalıklarında ödemler de görülebildiği için gerektiğinde idrar arttırıcı ve ödem çözücü bitkiler kullanılmalıdır: Huş ağacı yaprağı, ısırganotu, altınbaşak, kereviz tohumu veya yaprağı, maydanoz, atkuyruğu, meyan kökü, hindiba, fasulye kabuğu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir bitki karışımı önerisi: Huş ağacı yaprağı(veya fasulye kabuğu) 2 ölçü, ısırganotu 1 ölçü, atkuyruğu 1 ölçü, kereviz tohumu(veya yaprağı) 1 ölçü, meyan kökü 1 ölçü. Bitkiler çok ince kıyılarak ölçülür ve iyice karıştırılır. Bir tatlı kaşığı dolusu bitki, orta boy bir su bardağı dolusu kaynar suyla haşlanır, üstü kapalı olarak 10 dakika demlendikten sonra süzülür. Günde 2-4 bardak taze demlenmiş çay, aç karnına veya öğün aralarında, soğutulmadan içilir. Ödem çözüldüğünde, 2-3 gün daha günde 1 bardak çay içilir ve bırakılır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Acı madde ilaçları da yardımcı olabilir, çünkü genel sağlığın başlıca kurallarından biri de sindirim sisteminin sağlıklı işlemesidir. Kullanılabilecek bitkiler: Pelinotu, eğir kökü, centiyane kökü, civanperçemi, hindiba, melekotu kökü, mercanköşk, mayıs papatyası, kekik.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1-2 bardak bitki çayı gün boyuna yayılarak, 3-5 günlük kürler halinde kullanılmalıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;GÜZELLİK ve ŞİFALI BİTKİLER&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;SAÇ&lt;br /&gt;  &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Canlı ve parlak saçlar için&lt;br /&gt; Ihlamur, ısırgan, şimşir&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Kepeklenen saçlar için&lt;br /&gt; Soğan&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Yağlı saçların temizliği için&lt;br /&gt; Biberiye&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Zayıf saçları güçlendirmek için&lt;br /&gt; Enginar, kekik&lt;br /&gt; &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;  &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;CİLT&lt;br /&gt;  &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Cildi canlı ve gergin tutmak için&lt;br /&gt; Biberiye, çilek, havuç, hıyar&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Yağlı ciltlerin temizliğinde&lt;br /&gt; Ayva&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Sivilceler için&lt;br /&gt; Elma, hindiba, şalgam&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Ergenlikler için&lt;br /&gt; Lavanta çiçeği&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;BİTKİLER VE SAÇLAR.KOZMETİK &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Saçlarınız devamlı zarif, sağlam, elastiki ve cazip parlaklıkta kalabilmesi için bakım gereklidir. Bu hususta bazı tavsiyelerimiz:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Saçlar haftada bir defa sıcak su ile yıkanmalı, kuru saçlar ise iki haftada bir. Açık renkli saçlar papatya veya ayçiçeğinin sarı çiçek yapraklarından elde edilen haşlama su ile yıkanmalı (durulanmalı)dır. Kuru papatya veya ayçiçeği yapraklarından 2 çorba kaşığı 1 litre suda 5 dakika kaynatılır. Eğer saçlarda bulunan fazla yağ giderilmek isteniyorsa, saçlar evvela meşe ağacı kabuğu suyu ile (3 çorba kaşığı meşe kabuğu, 1 It. suda 15 dakika kaynatılır.) yıkanmalıdır. Kuru saçlar ise yıkanmadan evvel hint yağı, badem yağı veya zeytin yağı ile yağlanmalıdır. Saçlar yağlandıktan sonra, sıcak suda ıslatılmış ve iyice sıkılmış havlu ile sarılır bir saat sonra yıkanır. Saçların kolay yıkanması için, saçlara yumurta akı veya yoğurt sürülür. Saçların kuvvetlenmesi ve parlaklık kazanması için demli çay suyu ile durulanması lazımdır. Şayet saçlar fazla yağlı değilse, şu karışım ile yağlanmalı: bir oran hint yağı, 3 oran badem yağı karıştırılır. Bu yağ avuç içine koyulduktan sonra hafif hareketlerle saç üzerine masaj yapılır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Saçlarda genellikle kepeklenme görülür. Kepeklenmeye karşı size birkaç reçete daha verelim: 100 g. ısırgan yaprağı, yarım litre su, 100 g. ispirto karıştırılıp 2 saat bekletilir. Sonra süzülür. Her gün dairevi hareketlerle ikinci yıkanmaya kadar sürülür. Aynı maksat için aynı ölçüde gaz ve ispirto karışımına soğan suyu sıkılarak kullanılır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Saç dökülmesi "seyrekleşmesi" çok sık rastlanan hallerdendir. Bu hususta birkaç reçete sunalım:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Saç Kremi: İnce kıyılmış dulavratotunun kökünden 3 çorba kaşığı 300 g. suda 15 dakika kaynatılır. Haşlama süzülür, içerisine 9 çorba kaşığı eritilmiş sığır iç yağı karıştırılır. Fırında hafif hararetde (23 saat) bırakılır. Karışım soğuduktan sonra fazla su atılır. Elde edilen krem ile her gün saç dipleri yağlanır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;20 g. kıyılmış dulavratotu kökü, 0,5 It. suda 15 dakika kaynatılır. Soğuyunca süzülür. Bu mayi ile saç dipleri oğuşturulur, sonra saçlar yıkanır. Haftada 34 defa tekrarlanır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Saç Yağı: 100 g.taze (yaş) dulavratotu kökü iyice kıyılarak 200 g. badem yağında 24 saat bekletilir. Sonra 15 dakika hafif ateşte kaynatılır. Soğuyunca kökler iyice sıkıldıktan sonra yağ süzülür. Saçların yıkanmasından 5 saat evvel saçlara sürülür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aşağıdaki bitkiler de saç dökülmesine karşı kullanılır:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1) 1 çorba kaşığı huş ağacı yaprağı (Betula pendula)300 g. kaynar suda 2 saat bekletilir, sonra süzülür. Saçlar yıkandıktan sonra bu terkip ile yağlanır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2) 2 baş soğan ince kıyılır. 300 g. isppirto içerisinde 10 gün bekletilir. Saçların yıkanmasından bir gün önce bu terkiple saç kökleri yağlanır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kepeklenmeye Karşı ve Saç Büyümesi Hakkında: 50 g. çöpleme (Veratrum lobelianum) kökü 250 g. su, 250 g. ispirto (ispirto yanıcı ve parlayıcıdır dikkat!) içerisinde mayi yarı kalıncaya kadar kaynatılır. Sonra süzülür. Haftada 3 defa saç köklerine sürülerek oğuşturulur. İki hafta devam edilir. Sonra yıkanmadan 1 gün evvel yalnız 1 defa sürülür. Aynı şekilde ısırgan kökleri de kullanılabilir. (Şifalı Bitkilerle Tedavi Atlası- Prof.Dr. Ivan Isaev'den alıntı)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rad. Hellebori (çöpleme, karacaot kökünden).................... 50 g.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rad. Althacae (tıbbi hatmi kökünden)................................... 25 g.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kullanılış Şekli: Çöpleme kökleri 250 g. sirke ile yarı kalıncaya kadar kaynatılır, sonra süzülür. (Hatmi kökleri 150 g. soğuk suda bir saat bekletildikten sonra süzülür.) elde edilen mayi diğer mayi ile karıştırılır. Bu karışım ile dökülen saç köklerine sabah akşam friksiyon (oğuşturma) yapılır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;KOZMETİKDE KULLANILAN DİĞER BİTKİLER&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hatmi Tentürü: 2 çorba kaşığı hatmi yaprağı veya ince kıyılmış kökü 300 g. soğuk suda 1 saat bekletilip, süzülür. Elde edilen tentür mantarlarla ve kuru cilde karşı kompres şeklinde kullanılır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Karahindiba Haşlaması: Bitkiden 2 çorba kaşığı 300 g. suda 10 dakika kaynatılır. Soğuduktan sonra süzülür. Elde edilen mayi ile sabah akşam yüz yıkanır. Yüzdeki küçük siyah lekeleri ve çilleri giderir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nane haşlaması: 100 g. nane yarım kova kaynar suda yarım saat bırakıldıktan sonra yorgunluktan dolayı şişmiş ayaklara banyo şeklinde uygulanır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gül Yaprakları İle Tütsülenmek (İnhalasyon): Hafif ateş üzerinde, su kaynatılan bir kab üzerine kevgir veya elek kapatılır. Eleğin kaidesine gül yaprakları serilir. Yüz gül yapraklarına 1520 cm. kadar yaklaştırılır, baş bir havlu ile örtülür. Güldeki eterik yağ cildi sağlamlaştırır ve yüze canlılık ve tazelik verir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yüzde Beliren Mantarlar: Tuzlu su ve kızıl ağaç veya huş ağacı yapraklarının haşlaması ile giderilir. Sati mantarlarda ise: Atkuyruğu veya büyük kuzukulağı haşlamasıyla kompres yapılır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dudaklarda Meydana Gelen Uçuklarda: Meşe kabuğu veya menekşe haşlanarak kompres yapılır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yüzde Çıkan Siyah Lekecikler: 2 çorba kaşığı mısır unu veya yulaf unu 1 yumurta akı ile köpükleninceye kadar çırpılır. Yüzdeki siyah lekelere sürülür. Kuruduktan sonra kuru, pamuklu bir bezle silinir. Sonra soğuk su ile yıkanır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yüze zeytin yağı ile hafif masaj yapılması tavsiye olunur. Yüz masajdan evvel, sabun kullanmadan sıcak su ile yıkanır ve soğuk su ile durulanır. Sonra da zeytin yağı ile yüze hafif masaj yapılır ve 20 dakika bekletildikten sonra tekrar sabun kullanılmadan sıcak su ile yıkanır, soğuk su ile de durulanır. Zeytinyağı dirsek ve tırnaklar içinde yararlıdır. Zeytin yağına taze fesleğen (100 g. fesleğen 1/2 It. zeytin yağı) karıştırılır. Bir hafta bekletilerek yapılırsa çok yararlıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yüzde beliren lekeler (siyah ve sarı lekeler). Taze (hıyar) salatalık püresi yüze devamlı sürülerek giderilir. Cilt yumuşak ve pürüzsüz olur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;YÜZ GÜZELLİĞİNİZİ DEVAM ETTİRME USULLERİ&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bitkisel maskeler&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1) Kuru Ciltler İçin Maskeler:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yulaf İçi Maskesi: 2 çorba kaşığı yulaf içi, suda veya sütde 15 dakika kaynatılır. Soğuduktan sonra mahlülle bir kaşık bal ilave edilir. Hafif sıcak vaziyette yüze sürülüp, 15 dakika bekletilir. Yüz ılık su ile yıkanır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kabak Maskesi: Pişirilmiş kabaktan 2 çorba kaşığı iyice karıştırıldıktan sonra, içerisine 1 çorba kaşığı zeytin yağı veya badem yağı karıştırılır. Elde edilen karışım yüze sürülür, 20 dakika sonra ılık su ile yıkanır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Havuç Maskesi: 2 havuç rendelenir, yumurta akı ile çırpılır, 1 tatlı kaşığı zeytin yağı veya süt ve az miktarda nişasta karıştırılır. Sonra yüz boyun ile birlikte yağlanır. 30 dakika sonra ılık su ile yıkanır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Marul Maskesi: Marul yaprakları ince ince kıyılır, üzerine zeytin yağı ve birkaç damla limon suyu sıkılır (lapa haline gelmesi için). Yüze sürülür. 20 dakika sonra yavaş yavaş evvela sıcak su ile, sonra soğuk su ile yıkanır. Marul yerine, rendelenmiş turp veya patates püresi de kullanılabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Muz Maskesi: Bir adet muz iyice dövüldükten sonra, içerisine 1 tatlı kaşığı süt veya kaymak katılarak karıştırılır. Sonra yüze sürülür. 20 dakika sonra ılık su ile yıkanır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Elma Maskesi: Bir elma iyice rendelendikten sonra, içerisine bir çorba kaşığı zeytin yağı, süt veya kaymak karıştırılır. Yüz ve boyuna sürülür. 20 dakika kadar bekledikten sonra ılık su ile yıkanır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şeftali Maskesi: OIgun bir şeftali iyice ezildikten sonra, haşlama papatya suyu ile lapa haline gelinceye kadar karıştırılır. Sonra yüze sürülür. 20 dakika bekletildikten sonra yüz, sıcak su ile yıkanır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hıyar (salatalık) Maskesi: Rendelenmiş hıyara birkaç damla limon suyu damlatılır. Yüz ve boyuna sürülür. 20 dakika sonra bir mendil veya bir bezle iyice temizlenir, yüz yıkanmalıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2) Yağlı Ciltler İçin Maskeler:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Badem Maskesi: Papatya, Ihlamur çiçeği, lavanta, mürver ağacı çiçeği ve çam filiz uçlarından eşit miktarda alınıp karıştırılır. Bu karışımdan 2 çorba kaşığı alınıp 150 g. kaynar su içinde haşlanır. Bu haşlamaya (50 grama 1 çorba kaşığı badem içi gelecek şekilde) badem içi ilâve edilip, haşlamaya devam edilir. Sonra haşlanmış terkibe (1 tatlı kaşığı un ve yarım tatlı kaşığı bal ilave edilir. Sıcak vaziyette yüze sürülür. (Sıcaklık dayanılacak gibi olmalıdır.) 30 dakika bekledikten sonra, evvela sıcak sonra soğuk su ile yıkanmalıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Elma Maskesi: 12 elma rendeledikten sonra, iyice çırpılmış yumurta akı ile karıştırılır. Elde edilen karışım yüze ve boyna sürülüp 20 dakika bekledikten sonra ılık su ile yıkanır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;BİTKİSEL BANYOLAR&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mantar ve Sivilcelere Karşı Banyo: Çok ince kıyılan mercan köşk saplarından 100 g. bir kaba konduktan sonra üzerine 2 It. kaynar su dökülür ve 30 dakika bekletilir. Haşlama süzüldükten sonra elde edilen mayi, banyo yapılacak kaba (küvet) boşaltılır. Banyo suyunun 37° hararetde olması lazımdır. Banyo kabı kâfi derecede doldurulur, Banyo müddeti 30 dakikadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ayakların Yumuşatılması İçin Banyo: Sıcak su ile dolu kap içerisine 100 g. deniz tuzu ve 500 g. at kestanesi haşlaması ilave edilir. Banyo müddeti 30 dakikadır. Banyodan sonra ayaklar ispirtolu kâfur ve zeytinyağı ile oğuşturulur. Banyo, nasırlaşmış, ayaklara tavsiye edilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ayaklarda Yorgunluk ve Terlemeyi Giderecek Banyo: Meşe kabuğundan elde edilen (yukarıda yazıldığı gibi) haşlama ve deniz tuzu ilavesiyle 37° sıcaklıkta su ile hergün banyo yapılır, sonra ayaklara zeytin yağı ile mesaj yapılır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Soğuk Ayaklara Banyo: Ayaklar sıcak (dayanılacak kadar) suda 2 dakika tutulduktan sonra çıkarılır ve hemen soğuk suya sokulur. 10 saniye tutulduktan sonra çıkarılır. Bu ameliya 5 defa tekrarlanır. Banyo suyuna yemişken çiçeği katılırsa (50 g. yemişken çiçeği 1 litre su ile 10 dakika kaynatılır) yararlıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yüze Yapılan Buharlı Banyolar: Bu banyo, cilt bünyesine göre çeşitli bitkilerden yapılır. Kuru, nazik, hassas ve kolayca iltihaplanabilecek ciltlerde eşit miktarda oğulotu, dereotu, lavanta çiçeği, papatya, aynısafa çiçeği ve öksürükotu karışımı kullanılır. Yağlı, ve aşırı terleyen ciltlere de yine eşit miktarda biberiye, papatya, ıhlamur çiçeği, nane yaprakları, meşe kabuğu, atkestanesi meyveleri, söğüt ve huş ağacı yaprakları karışımı çok etkilidir. Sarı, solgun ve yorgun ciltlere de kâfur, lavanta çiçeği ve oğulotu karışımı tavsiye edilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Geniş bir kap içerisine 1 çorba kaşığı ilave edilir, üzerine su konarak kaynatılır. Su buharlaşmaya başlayınca yüz 20 cm. kadar aralıkla buhara tutulur. Baş bir havlu ile örtülür. Bu banyo 15 dakika kadar devam eder. Sonra yüz soğuk su ile yıkanıp, bitki losyonu ile oğuşturulur ve bitkisel maske konur. (üst yazılara bakınız.)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yüze tatbik edilen banyolar kolay ve yararlıdır. Haftada bir defa yapılmalıdır. Yüze güzellik, tazelik, canlılık verir, yüzdeki siyah lekeleri, göze çarpan beyaz taneleri vs. yok eder.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3087259184057784916-8480011245914582285?l=saglik-kaynagi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3087259184057784916/posts/default/8480011245914582285'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3087259184057784916/posts/default/8480011245914582285'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://saglik-kaynagi.blogspot.com/2009/07/saglik-alternatif-tp.html' title='SAĞLIK / alternatif tıp'/><author><name>muhammetbektas</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16412053910753007465</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' hei
